Aylık arşivler: Ekim 2018

Kadınların Gözünden II. Meşrutiyet’in İlk Günleri

FullSizeRender (1)

 

Meşrutiyet gibi siyasal ve sosyal hayatta dönemeç oluşturmuş bir olayın, ilk örneklerinden beri toplumsal gelişmelere ilgi duyan romanımıza yansımaması imkânsızdı. Nitekim, romancılarımız bu elverişli malzemeyi 2000’lere gelinceye kadar işlemekten vazgeçmedi. Bunların bazılarında II. Meşrutiyet olayları, gerilimi sağlayan bir yan unsur olarak kullanılırken, bir kısmında da doğrudan doğruya ana konuyu oluşturuyor. Bu yazıda, ilanın üzerinden daha bir yıl geçmemişken II. Meşrutiyet’i işleyen ilk romandan söz edeceğim. İlginç olan bu yansıtmanın aculiyeti kadar, aktarıcıların kimliğidir de. Henüz dumanı tüten bir olayı bu kadar erken tarihte romana taşıma cesareti gösteren Saffet Nezihi, bu işi iki kadına vermiştir.

Kadınlar Arasında*adlı romanda Kanûn-ı Esâsî’nin ilanıyla birlikte İstanbul ve Adana’da yaşananlar birbirleriyle mektuplaşan iki genç kadının bakış açısıyla kaydedilir. 1909 Martında basılan bu küçük romanda ressam Sami ve Fahri beylerin o günlerin atmosferini yansıtan resimleri de yer alır.

İstanbul’dan Nüzhet’in, Adana’dan Sadiye’nin gönderdiği on bir mektuptan oluşan romanda birbirine paralel gelişen iki olay vardır. Kanûn-ı Esâsî’nin yeniden ilanı sonrası yaşananlar birinci düzlemi oluştururken, bu hürriyet ortamında kendi hakları ve mutlulukları üzerinde düşünmeye başlayan kadınların, birer istibdada benzettikleri evlilik ve nişanlılık bağlarından kurtulma çabaları ikinci düzlemi oluşturur. Böylece romanda II. Meşrutiyet, hem toplumsal uyanış, hem de kadınlar için bir başkaldırı fırsatı olarak işlenir.

Bâb-ı Âli caddesinde bir konakta yaşayan Nüzhet’in gözlemleri ile Adana’da yüksek bir devlet memuruyla evli olan arkadaşı Sadiye’nin aktardıkları, Kanûn-ı Esâsî’nin yeniden yürülüğe sokulduğu ilk günlerin bu şehirlerde yarattığı heyecanı yansıtma çabasıyla dikkat çeker. Mektuplar 11 Temmuz – 21 Eylül 1324 tarihleri arasında yazılmıştır.  Nüzhet’in babası saraya ve düzene bağlıdır. Hürriyet taraftarı bir genç olan oğluyla bu konuda çatışır. Onların tartışmaları Nüzhet üzerinde “aydınlatıcı” bir rol oynar. Ağabeyinin fikirlerinden etkilenen Nüzhet, pencereden seyrettikleri ve gazetelerden okuduklarını, ağabeyinin değişik çevrelerden getirdiği havadislerle birleştirip yorumlamaya çalışır. İşin içinden çıkamadığı zamanlarda ağabeyine başvurarak onun yardımıyla karışık düşüncelerine çekidüzen verir. Gözlemlerini, duyduklarını ve düşündüklerini mektuplarla arkadaşı Sadiye’ye aktararak onun da değişimini sağlar. Tabii bu fikir tartışmaları ve zihinsel değişme süreçleri romanda çok üstünkörü bir şekilde verilmiştir.

Nüzhet, 11 Temmuz gecesi yazdığı ilk mektuba “gaflet uykusu”ndan uyanış müjdesiyle başlar: “Temmuzun  onuna kadar İstanbul’da  biz uykuda idik. Nitekim Adana’da siz de uyuyordunuz. Hâb-ı gaflet üzerimize çökmüştü.  İster istemez uyuyorduk”(s.1). Ağabeyinin o akşam yemekte anlattıkları Nüzhet’teki uyanışın ilk belirtisidir: “Üçüncü Ordu ayaklanmış, Manastır, Selânik buhran içinde imiş. Kol ağası mıdır, binbaşı mıdır, kumandan mıdır ne olduğunu biraderim de pek iyi öğrenemediği bir zâbit askerle Resne’de dağa çıkarak hürriyet bayrağını açmış; ‘illâ Kanûn-ı Esâsî’ diyormuş. Heyet-i vükelâ şaşırmış, mabeyn halkı birbirine geçmiş”(s.1).Baba, duyduklarına şiddetli bir tepki gösterir. Ona göre herşey kabul edilebilir ama Kanûn-i Esâsi asla. Nüzhet, henüz dile dökemediği sorularını zihninden geçirmektedir: “Yirminci asırda acaba mütemeddin bir devlet için idare-i meşrûteden başka bir çare-i selâmet var mıdır?”(s.2)

Meşrutiyet’i desteklemek veya karşı olmak konusunda aile içinde çatışma çıkması, bu konuyu işleyen bütün romanlarda görülür. Genellikle babalar, amcalar veya damatların eski yönetimin devamı olarak Merşutiyet’e karşı tepki göstermesi, onların karşısında ise hürriyetçi fikirleriyle kızlarının, oğullarının, genç eşlerinin yer alması, romanlarda gerilimi sağlayan unsur olarak kullanılmıştır. Daha o gece ağabeyiyle babası arasında başlayan çatışmada ağabeyinin yanında yer alan Nüzhet, duyduklarından öyle etkilenmiştir ki gece bir türlü uyuyamaz. Gözünün önünde hayaller uçuşmakta, kendisini Resne dağına, “o cibale doğru kanat açmış uçuyor”sanmaktadır.

Nüzhet’in haber alma kaynaklarından biri de gazetedir. Sabah uyanır uyanmaz ağabeyi eline İkdam’ı tutuşturur. “Dört satırlık bir ilan-ı resmi” ile Kanûn-ı Esâsî’nin ilan edildiği yazılmıştır. Gazetede okuduklarını “pek sudan”  bulan Nüzhet gerçeği sokaklardan öğrenmek için pencereye koşar. Ancak, Bâb-ı Âli caddesinde hiç bir fevkalâdelik yoktur. Sokağın ve gazetenin cevaplayamadığı sorularını biraz sonra ağabeyinin getireceği haberler aydınlatacaktır. Gerçi, olan bitenler, yeni dönemin heyecanıyla dolup taşan ağabeyi gibi gençleri memnun etmeyen şeylerdir. Eski yönetim hâlâ yerindedir. Ferit Paşa sadaretten düşmüş yerine İlk Meclis-i Mebusan’ın da kapanmasında rol oynayan Said Paşa getirilmiştir. Bilgisi arttıkça Nüzhet’in aklı karışmaktadır. Ağabeyi, Nüzhet’in saflığına ve şaşkınlığına güler. Sarayın ince hesapları niyetlerini de ortaya koymaktadır ona göre: “-Sen gazetedeki ilanı-ı resmîyi gördün de onu hakikat mi zannettin?  Kanûn-ı Esâsî lütfen, inayeten iade edilmiş, öyle mi? Sen çocuk musun ayol. Üçüncü Ordu müttefiken kıyam  etmiş; Manastır’da, Selanik’te hürriyet ilan edilmiş. (…)‘Eğer İstanbul’da da Kanûn-ı Esâsî ilan edilmezse askerimizle, topumuzla, tüfeğimizle pây-i tahtın üzerine yürüyeceğiz’ tehdidi var  imiş”(s.3-4).

Nüzhet kadar babası da şaşkınlık içindedir. Yaşlı adamın havsalasının alamayacağı şeyler yaşanmaktadır. Nüzhet konuşmak istedikçe “kadınlar bu gibi şeylere karışmaz”diyerek onu başından savar. Nüzhet, “kadınlar bu mülkün eczâ-yı sekenesinden değil mi? Hukuk-ı içtimaiyeden biz nasibedâr değil miyiz?”(s.4)diye içerler bu duruma. Nüzhet’te toplumsal olaylar kadar kendi konumuna karşı da bir uyanış başlamıştır. Neyse ki ağabeyi babası gibi düşünmez. Kadınlara karşı yaklaşımıyla da yeni bir dönemin insanıdır o. Ağabeyi gibi sokağa çıkamayan Nüzhet, pencereden Bâb-ı Âli caddesini seyrederek olanları kavramaya çalışır. Romanda Nüzhet’in pencere gözlemleri önemli yer tutar. İlk gün sokaklara çıkanlar da onun gibi şaşkındır henüz: “Bâb-ı Âli caddesi  kalabalıklaşıyordu. Kaldırımlar üzerinde biriken halkın çehrelerinde hep alâim-i hayret var. Belli, herkes hâb-ı gafletten uyanmış; fakat hâlâ sersem. Nedir? Ne olacak? Kimse bunu lâyıkıyla kestiremiyor.” Nüzhet ilk mektubunu “umum Osmanlıların hürriyetini tebşir eder, kadınlarımızın da bundan nasibdâr olmasını Cenab-ı Hak’tan temenni ederim”(s.6)cümlesiyle bitirir. Böylece daha romanın başında Meşrutiyet’in kadın hayatını da ciddi şekilde değiştirmesi beklentisine dikkat çekilir.

Nüzhet beş gün boyunca her gece mektup yazar.  12 Temmuz tarihli ikinci mektubuna İkdam gazetesinden derlediği havadislerle başlar. Gazeteler nihayet istediği tepkileri vermeye başlamış, sütunlar Kanûn-ı Esâsî övgüleriyle dolmuştur: “Zavallı muharririn düne kadar boğazını sansürün pençesi sıkarmış. Şimdi ondan hele kurtulmuş… Ohhh! Ohhh! Ohhh! diye feryat ediyor. Biçare sahib-i kalem. (…) Meğer biz ne kadar musibetlere, fenalıklara maruz imişiz hemşire. (…)İkdam”daki o makaleyi dikkatle okumaklığını tavsiye ederim”(s.7).

Bu makaleler Nüzhet’in yeni dönemin neler getireceğini anlama çabasında en etkili kaynak olur. Kanûn-ı Esâsî ile birlikte adalet, hürriyet ve eşitliğe kavuşacaklarını, bir Meclis’in açılacağını, halkın kendi vekillerini seçeceğini, bu Meclis’in halkın menfaatlerini kollayacağını, devlet bütçesindeki soygunlara son verileceğini hep İkdam’daki makaleler sayesinde öğrenir. Nüzhet’in anlamadığı bir şey kalmıştır şimdi: Böylesine iyi işler yapacak olan  Meclis neden otuz yıl boyunca kapatılmıştır? Yazar onun bu safiyane sorularıyla toplumun yıllar süren “gaflet uykusu”nu vurgulamak ister.

Zaman ilerledikçe gazeteler gibi sokakların tepkisi de artmaktadır. İlk şaşkınlık ve ürkeklik geçmiş, giderek cüretli bir şımarıklığa kadar varacak olan sevinç dalgası şehre yayılmaya başlamıştır: “Servet-i Fünun idarehanesi bayraklarını açmış. Kapısının önünde bir çok halk. (…)Gazetenin tekrar tab’ını bekliyorlar. Gelip geçenlerden bazısının ellerinde ufak sancaklar var. Bu gün hele çok şükür, halka eser-i faaliyet gelmiş. Çehrelerde alâmet-i beşâret mevcut. Gülüp geçenler artıyor”(s.8).Öğlene doğru eve gelen ağabeyi, Nüzhet’in görüş alanına giremeyen yerlerdeki gelişmeleri aktarır. Nihayet “kanlar galeyana başlamış”tır. Yaşananları gelip geçecek bir hezeyan dönemi olarak gören baba yemekte oğluyla tartışır. Oysa olaylar hızla yol almaktadır. Nümayişlere Selanik’ten gelenler de katılmıştır. 13 Temmuz tarihli üçüncü mektubunda Nüzhet, Meşrutiyet’i hastayı dirilten bir seruma benzetir: “Hürriyet ‘serum’u damarlarımıza berîd-i manevî ile idhal edileli kırksekiz saat olduğu halde havf ü atâlet mikroplarını ancak yavaş yavaş öldürmeğe muvaffak oldu. Osmanlı kanındaki safiyet iade ediliyor, âsâr-ı faaliyet görünmeğe başlıyor”(s.13).

Yaşadıkları Nüzhet’i o kadar sarmıştır ki, canını sıkan nişanlılık durumunu bile unutmuştur. Daha önce hoşlanmasa bile ses çıkarmadığı bu nişana hürriyetten cesaret alarak, karşı çıkmaya kararlıdır. Nişanlısı  paşa babasının nüfuzu sayesinde daha on yedi, on sekiz yaşlarında Şûra-yı Devlet’e alınmış, çeşitli rütbelerle taltif edilmiş, doğru dürüst bir eğitimi olmayan süslü bir bebek’tir ona göre. Nüzhet o güne kadar üzerinde düşünmediği nişanlısına artık yeni dönemin ölçütleri içinden bakmaktadır. Özellikle eski dönemdekilerin hâlâ Meclis’te tutulmasına öfke duyan ağabeyinin bu paşalar ve çocukları hakkında söylediklerinden çok etkilenir. Ağabeyi onun üzerinde “husule getirdiği tesirattan memnun”dur. Ağabeyinin konuşmaları Nüzhet’i zaten sevmediği nişanlısından iyice uzaklaştırır. Onun gibi gençlerin yeni düzende yeri yoktur. Oysa nişanlı genç de yeni düzene derhal uyum sağlamış, ‘yaşasın Kanûn-ı Esâsî’ yazılı pankartlarla Bâb-ı Âli caddesinde dolaşmaya başlamıştır. Bu riyakârlık Nüzhet’i daha da soğutur. Tek çekincesi babasına karşı isyan edecek olmasıdır.  14 Temmuz tarihli dördüncü mektubunda artık dikkatini sokaklardan ve gazetelerden çok kendi istibdadına, yani nişanlılığına çevirmiştir. Babasını padişah, istemediği nişanlılık durumunu istibdad, mücadelesini ise yaşanan inkılâb ile özdeşleştirmektedir. “Bu inkılap günlerinde” o da artık uyanmıştır ve “isyana hazır”dır. Bu sırada nümayişçilerin başında gördüğü yakışıklı genç zabit de Nüzhet’in isyan duygusunu güçlendirir. Hareketleri ve nutuklarıyla kalabalığı mıknatıs gibi çeken bu çalâk gençten çok etkilenen Nüzhet, böylece züppe nişanlının karşısında ideal erkek modelini de bulmuştur. 20 Temmuz gecesi yazdığı beşinci mektubunda Nüzhet, babasına karşı verdiği hürriyet mücadelesini anlatır. Önceleri onunla yüzyüze konuşmaktan çekinmiştir. “İstibdadın tavr-ı mutlakiyetine alışmış olanlar için tarz-ı meşverete yanaşmak ne kadar güç”(s.27) diyerek bunu alışkanlıkla açıklar. Ancak, Meşrutiyet baba-kız arasındaki konuşma üslubunu bile değiştirmiştir. “Madem ki şimdi bir meşveret devresindeyiz, söyle bakalım bu izdivacı niçin bozmak istiyorsun?”(s.30)diye alaycı bir edayla konuşmaya başlayan babası da kızının cesaretini dönemin havasına bağlar. Nüzhet babasıyla uzun uzun konuşur ama onu etkileyemez. Zaferini eski bir yöntemle, üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesiyle kazanabilir.

Nüzhet cephesinde işler yoluna girmeye başlamıştır. Şimdi sıra, başka bir istibdad mücadelesinde, mutsuz evliliğinden kurtulma fırsatı bulan Sadiye’dedir. Çocukluk arkadaşı Nüzhet’in ağabeyine aşık olan Sadiye birkaç yıl önce bunu dile dökmüş, karşılık bulamayınca başkasıyla evlenip Adana’ya yerleşmiştir. Ne kadar uğraşsa da soğuk ve kaba bir adam olan kocasına yakınlık duyamaz Sadiye. Böyle yaşayıp giderken Kanûn-ı Esâsî’nin ilanı hayatını değiştirir. Görevini kötüye kullanmış bir memur olan kocasını cezalandırılma korkusu sarmıştır. Sadiye, nihayet kocasıyla yüzleşme imkânı veren yeni hadiselere şükreder: “Senden aldığım mektup burada da bir hadise-i içtimaiyeye sebebiyet verdi. Hayat-ı içtimaiye-i hususiyemizde istibdad ile hürriyet yek-diğere ilan-ı harb ettiler. Şu anda münasebâtımız pek gergindir”(s.35).

Sadiye’nin 21 Temmuz tarihli ilk mektubunda olayların Adana’da nasıl geliştiğini de anlatılır. Kanûn-ı Esâsî Adana’da Temmuz’un on dördüncü günü ilan edilmiştir. Hürriyetin böyle birdenbire kabulü “memurîn-i hükümeti” dehşete düşürdüğü için önce bunun halka nasıl tebliğ edileceğine karar veremezler. Otuz senedir “zulm ü taadî altında ezilen bu zavallı halkta” böyle bir müjdenin yol açacağı buhrandan korkarlar. Bu korkuya rağmen Adana yönetimi, Temmuz’un on dördünde sadaretin Kanûn-ı Esâsî’nin ilanına dair yolladığı telgrafı halka duyurmak zorunda kalır. Halk bu kanunun getirilerinden habersiz olduğu için padişaha dua edip dağılmakla yetinir. Vali ve memurlar fırtınayı atlattık diye sevinirlerken ertesi gün feveran başlar. Mektepli zabitlerlerden Kanûn-ı Esâsî’nin ne demek olduğunu öğrenen binlerce kişi “adalet isteriz” haykırışlarıyla hükümet dairesinin kapısına yığılır. Evinden çıkamaz hale gelen vali çareyi kaçmakta bulur. Mektepli zabitler halka sabır ve sükunet tavsiye ederler. Böylece Adana’da olaylar biraz yatışır. Ancak, halk ile hükümet arasındaki gerginlik ve çatışma evde, hürriyet taraftarı Sadiye ile kocası arasında da yaşanmaktadır. Aralarındaki bağ tamamen kopmuştur ama, “zulum ve istibdadı” biraz daha sürdürmek isteyen kocası boşanmaya yanaşmaz. Artık sadece “hürriyetin hayaliylemeşgul” olduğunu söyleyen Sadiye, boşanamazsa kaçacak, kendi deyimiyle “isyan etmiş bir kalb-i pakin bütün feveranına tabi olacak” tır.

Sadiye 2 Ağustos tarihinli ikinci mektubuna boşanma müjdesiyle başlar. Nihayet o da isyan etmiş, kendisini “bu murdarlıklara bağlayan zincir-i istibdadı” kırmıştır. Kocası, Vali’nin kaçmasından sonra derhal azılı bir hürriyet taraftarı kesilmiş, Sadiye’yi değilse bile bütün şehri kandırmayı başarmıştır. Tartıştıkları bir gün bardağın iyice taştığı sırada kocasının ağzından çıkan boş ol cümlesi Sadiye’nin kurtuluşu olur. Hemen evi terkeder.

Bundan sonraki mektuplarda Nüzhet’in  Sadiye’yi eski aşkı ağabeyiyle evlendirme çabasını görürüz. Ağabey, Sadiye’yi bir zamanlar reddetmiş olduğuna pişmandır. Onun hakkında yanıldığını itiraf eder. Romanda duygusal ilişkileri bile devrin siyasî ortamıyla ilişkilendirme çabası ilginçtir.  Şöyle diyor: O zaman “devr-i istibdada yakışacak surette anîfâne bir cevab-ı redde bulundum. Kusur etmişim. Şimdi devre-i inkılâba girdik. İkimiz de hürüz. Ben hatâmı tamire amâdeyim”(s.49). Nitekim aynı söylem Nüzhet’in ve Sadiye’nin mektuplarında da tekrarlanır. Nüzhet, arkadaşını ikna etmek için, “madem ki bir devre-i inkılâbdayız, madem ki hiç hayal ve hatıra gelmeyen bu kadar şeyler değişti ve sen de suret-i hayatını değiştirdin, kardeşimin senin hakkındaki hissiyatının da değişmiş olabilmesine ihtimal veremez misin? (s.49)derken, evlilik teklifini kabul eden Sadiye de inkılâp ile özel hayatları arasında bağ kurduğu şu cümleyle bitirir romanı: “Hatırat-ı maziyeyi unuttum. Şu devre-i inkılâbın bu kadarcık bir tebdil-i hissiyatı da bize nasib olsun”(s.51).

Acemice yazılmış küçük bir roman olan ve tür açısından sadece tarihî bir önem taşıyan Kadınlar Arasında, Meşrutiyet’in ilk günlerindeki iyimserliği yansıtan romanların ilk örneğidir. Özellikle 31 Mart olayından sonra gücünü giderek arttıran İttihat ve Terakki partisinin baskıcı yönetimi, dönemi işleyen romanların iyimser bakışını değiştirir. Meşrutiyet’in vaadlerini gerçekleştirmedikleri ve öncekinden daha baskıcı bir idare kurdukları ithamıyla eleştirilen İttihatçıların on yıllık iktidar dönemi Türk romanlarında geniş bir şekilde işlenmiştir. Öyle ki, bu ilk örnekler bir yana, “Türk romanında II. Meşrutiyet” temalı bir okuma, daha çok İttihat ve Terakki iktidarına yönelmiş eleştireleri ortaya çıkarır.

*Saffet Nezihi, Kadınlar Arasında-resimli roman-, Matbaa-i Hayriye, İstanbul , Mart 1325 (1909), 51s.

Handan İnci, Türk Edebiyatı (II. Meşrutiyet dosyası), sayı 417, Temmuz 2008, s.46-50.

 

 

Reklamlar