Aylık arşivler: Kasım 2017

Ah, Şöyle İyi Bir Ahmet Midhat Biyografisi…

0000000433359-1

Rüyasını gördüğüm  kitaplardan biridir dört başı mamur bir Ahmet Midhat Efendi biyografisi. Ama öyle ansiklopedik bilgi sunan kuru bir çalışma değil istediğim. Hem en ayrıntılı bilgiye kadar bu mucizevi hayatın köşe bucağını tanıtacak hem de roman okurcasına keyif verecek… Hani, Ahmet Midhat’ın romanlarıni kaleme alırken niyetlendiği gibi.

Bu biyografi aslında Ahmet Midhat’ın da değil, bütün bir Osmanlı modernleşmesinin biyografisi olacaktır. Ahmet Midhat, bir merkez kuvvet gibi Osmanlı modernleşmesine ait ne varsa etrafında toplamıştır. Bir Ahmet Midhat biyografisi yazmak demek, eğitim/öğretim kurumlarıyla, matbaacılık tarihiyle, aile yapısıyla, kadın hayatındaki dönüşümleriyle, Batılılaşma eksenininde yeni bir yola giren edebiyatıyla, özellikle roman türünün başlama ve gelişmesiyle, Osmanlı’da çocuk olmaktan, ticaret hayatına kadar bütün bir 19. yüzyıl modernleşmesini yazmak demektir.

İşte bu yüzdendir ki “şöyle iyi bir Ahmet Midhat biyografisi” çıkarmak ortaya, imkânsız görünmese de, ha deyince olacak iş değildir. Neden mi? Birkaçını sıralayalım:

Bu çok uzun, meşakkatli çalışmayı göze alacak olan, 1860 sonlarından başlayarak Bağdat’tan Tuna’ya Ahmet Midhat’ın kalem oynattığı bütün dergi ve gazete koleksiyonlarını elden geçirmelidir, bir.

Çeşitli devlet memurlukları da yapmış yazarın OsmanlıArşivi’nde nesi var nesi yok ortaya çıkarıp incelemelidir, iki.

Osmanlı edebiyatını özellikle 1860’lardan itibaren çok iyi bilmeli, bu dönemin  literatürüne hakim olmalıdır, üç.

Sadece bir edebiyat tarihçisi olarak değil, bir “kültür tarihçisi” olarak hareket etmeli; ekonomiden, İslam tarihine, 19. yüzyıl İstanbul’unun köşe bucağından, modernleşme eşiğinde kadın meselelerine, Osmanlının yakın dönem siyasi yapısından özellikle eğitim/öğretim kurumlarındaki dönüşümlere kadar birçok kültürel/sosyal/siyasi alana girebilmelidir, dört.

Çağdaşlarının 40 beygir kuvvetinde yazı makinasına benzettiği Ahmet Midhat’ın elinden çıkmış binlerce sayfalık yazıyı okumalı, değerlendirmelidir, beş.

Diyelim ki hepsini göze aldınız, bu da yetmez. Bir de talihin size yardım etmesi gerek. Kütüphanede koleksiyonlar elinize eksiksiz ulaşacak, vesikalar firesiz bulunacak… Evet, imkânsız değil, ama tam anlamıyla bir “adanma” işi…

Belki de bu yüzden Ahmet Midhat’ın biyografisi bir türlü yazılamıyor, onun kültürümüz, edebiyatımız için ne denli önemli ve değerli bir figür olduğunu bilenler, bu biyografiyi hep özlemle ve geleceğe ötelenmiş bir temenni olarak anıyorlar. Oysa Ahmet Midhat’ın hayatını, şöyle adam akıllı bir biyografiyle ortaya çıkarabilirsek bir gün, bakın neler dökülecek önümüze:

Kafkas Göçmenleri..

Biyografik romanımız, 1829’da Rus işgali yüzünden Kafkaslardan Anadolu’ya göç eden bir kadının dramınıyla başlar.  Gözü yaşlı kadın, dört yaşındaki oğlu ve onları korumakla görevli kahyalarıyla birlikte göç kervanında yol almaktadır. Bir daha hiç göremeyeceği kocası savaşmak için cephede kalmıştır, üstelik hamiledir. Zorlu yolculuk İstanbul’da, Tophane’de son bulacak, iki katlı eski bir eve yerleşen Nesime Hanım, bir süre yaptığı elişlerini çarşı pazarda kahya Süleyman Efendi’ye sattırarak geçinecektir. Kocasından uzun süre haber çıkmayınca öldüğüne kanaat getiren konu komşu Naime Hanım’ı kahya Süleyman’la evlendirmeyi uygun bulacak ve  Ahmet, 1844 yılında bu evliliğin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelecektir.

Hayat, daha ilk cümlesinde bir roman gibi başlamıştır.

İlk Ocak: Çarşı

İkinci sahne 1850’lerin başına açılır… İstanbul’da yoksul bir ailenin geçim sıkıntısı, anne-baba kardeş ilişkileri, mahalle hayatı… Tophane’nin Karabaş mahallesinde konu komşuyu yaramazlıklarıyla illallah dedirten haşarı bir oğlan… Şikâyetlerden bunalan  babası, haylazlıktan kurtulsun diye Ahmet’i Mısır Çarşısı’nda bir aktara çırak verir. Her sabah öfkeli bir küçük çocuk, karnı aç, yalın ayak Köprü’den çarşıya yürümektedir… 19. yüzyıl ortasında, Osmanlı esnaf dünyasındayız. Tanpınar’ın deyimiyle, uzun yazı hayatında “esnaf”lıktan hiç kopmayacak, Orhan Okay’ın benzetmesiyle “entelektüelliğinde bile esnaf” kalacak olan Ahmet, yetişeceği ilk ocağı bulmuştur.

Şühpesiz o dönemlerde çarşıda birçok çırak vardır, ancak Ahmet’in, onu giderek Osmanlı edebiyatının en önemli figürlerinden biri haline getirecek olan “kendini yetiştirme” bilinci, yoksa içgüdüsü mü demeli, öyle kolay kolay bulunacak cevherlerden değildir. Dükkanın önünü temizleme karşılığında komşu esnaftan okuma-yazma öğrenen, kazancını Galata’da da bir frenkten Fransızca ders almak için harcayan, yıllar sonra çevireceği bir kitabın adıyla söylersek, “Bir Fakir Delikanlının Hikâyesi”dir bu. Okumaya, öğrenmeye karşı dinmeyen bir iştah… Kendini yoktan var etme savaşında çıkış yolunu bulmuştur.

Bu noktada biyografimize, Ahmet Midhat’ın hayatı boyunca en temel mesele olarak üzerinde duracağı eğitim/öğretim girecektir. Okumanın, çalışmanın, bilginin mucizevi etkisini önce kendi hayatında şahsi bir tecrübe olarak edinecek, ardından romanlarında ibret dersi vermek için bol bol örnekleyecektir Ahmet Midhat.

  Balkanlarda Esen Gençlik Rüzgârı…

Sonraki durağımız Balkanlar ve Osmanlı memuriyet hayatıdır. Babanın ölümünden sonra aile, 1857’de Vidin’de memur olan üvey ağabeyi Hafız İbrahim Ağa’nın yanına taşınır. Böylece hem coğrafya değişir, hem sosyal yapı. Ahmet burada okulla tanışır. Önce sıbyan, ardından birincilikle bitirdiği rüşdiye… Midhat Paşa Niş valisi olunca İbrahim Ağa’yı da yanına alır. Zeki, meraklı bir çocuk olan Ahmet burada ona kendi adını verecek olan Midhat Paşa’nın dikkatini çeker, himayesine girer. Böylece Osmanlı’da yetişmenin ilginç yollarından birine şahit oluruz.  Liyakate değer veren, zeki çocukları koruyan ve kollayan, ancak ne yazık ki kişisel dikkate bağlı olduğu için bir “şans”a dönüşebilen yetişme yollarından biridir bu. Tabii bu sırada, yakın dönem Osmanlı siyasetinin en ilgi çekici isimlerinden olan Midhat Paşa da girecektir biyografiye.

Midhat Paşa’nın himayesinde tahsilini tamamlayan ve vilayet merkezi Rusçuk’da memuriyete başlayan genç Ahmet Midhat’ın hayatına bu defa çapkınlıklar ve gönül maceraları eklenecektir. Daha sonra bazı örneklerini romanlarında göreceğimiz bu gençlik serüvenleriyle biyografimizin bir Ahmet Midhat romanı tadı alması kaçınılmazdır artık.

Bir süre sonra Ahmet Midhat, Alman mühendislere tercümanlık yapmak üzere ağabeyiyle birlikte Sofya’ya gönderilir. Burada Rusçuk’dan daha serbest bir ortamla karşılaşmış, kendi ifadesiyle bir “çılgın genç” olarak derhal ortama uymakta kusur etmemiştir. “Sefahat” hayatı annesini, özellikle ağbeyini üzmeye başlayınca evlenmeye zorlanır. Neyse ki en azından eşini seçme özgürlüğü elinden alınmamıştır. Bu yeni düzen önceleri hoşuna gidese de çok geçmeden  yine o “perişanî” hayata bırakır kendini. “Ahmet Midhat romanı”, ihmal ettiği evliliği, aile kavgaları ve  Menfa adlı anı kitabında tatlı tatlı anlattığı, o hiç inandırıcı olmayan intihar teşebbüsüyle doludizgin sürmektedir.

Yeniden Rusçukta’yız. Burada tanıdığı bazı insanlar Ahmet Midhat’ı Batı kültürüne açacaktır. Evlerine girip çıktığı modern aileler, onda Batılı yaşama biçimlerine karşı ilgi uyandırır. Özellikle Şakir Bey ve Bükreşli eşinin, keman çalınan, tiyatro oyunları yazılıp okunan, geniş kütüphaneli evi, hayatan beklentisini şekillendirecek kadar etkileyecektir Ahmet Midhat’ı. Bu kütüphanede eline geçen bir Moliere kitabını hevesle çevirmeye koyulur. Bir yandan da Tuna gazetesine yazılar yazmaktadır. Ahmet Midhat’ın bir “koca muharrir”e dönüşmesinin ilk kıpırtılarını gördüğümüz yerdir burası.

 Bağdat Yollarında…

Derken imparatorluğun en Batısından en doğusuna geçiyoruz. Ahmet Midhat, Bağdat valiliğine atanan Midhat Paşa’nın ekibiyle yoldadır. Görevi bölgede bir matbaa kurmak ve gazete çıkarmaktır. Önce deniz, sonra kara yoluyla devam eden bu meşakkatli seyahat, yol arkadaşları ve konaklamalarla ilginç bir yol hikayesi ekleyecektir biyografiye.

Bağdat hayatı bize sadece Ahmet Midhat’ı değil, Osmanlı toplumunun değişik aydın tiplerini vermesiyle de önemli bir  bölüm olacaktır.  Özellikle Batıda yetişmenin sağladığı bilgi üstünlüğüyle Ahmet Midhat’ı her fikir tartışmalasında yenen, böylece onu öfkeden deliye çeviren Osman Hamdi üzerinde durulacaktır.

Osman Hamdi’nin Ahmet Midhat’ın yetişmesinde çok olumlu bir etkisi olduğunu söylemeliyiz. İstekli, zeki ancak bilgisiz, birikimsiz bulduğu bu gence, Avrupa’dan getirtip okuması için bir kitap listesi hazırlamıştır. Ahmet Midhat anılarında Osman Hamdi’yle tartışmalarını uzun uzadıya anlatmasına rağmen ne yazık ki listedeki kitaplardan söz etmez. Buna rağmen hiç şüphe yok ki, Ahmet Midhat ile Osman Hamdi arasındaki bu fikir tartışmaları biyografik romanımızın en çarpıcı sayfaları olacaktır.

Bağdat günlerinde, üzerinde Osman Hamdi kadar etkili olacak ancak onun tam zıddı biriyle daha tanışacaktır Ahmet Midhat. Hapisten kurtardığı bir “meczub” olan Can Muattar, neredeyse bütün dinlere girip çıkmış, sonunda İslamiyet’te karar kılmış ilginç bir Doğulu bilgedir. Ahmet Midhat anılarında Can Muattar’ın dersleri sayesinde çok eksik olan din kültürünün nasıl geliştiğini minnet duygularıyla anlatır. Biyografik romanımızın mistik bir havaya bürüneceği bu bölüme sağlam bir din bilgisinin eşlik etmesi gerekecektir.

Ahmet Midhat, Bağdat’taki bekâr evinde üç arkadaşıyla birlikte kalmaktadır. Evde bol bol kitap okunur, piyano çalınır, hattâ fotograf çekilip banyo edilir. Böylece modern hayatın çeşitli yönleri imparatorluğun en doğusunda bile Ahmet Midhat’ın gündelik hayatına karışmaktadır. Ahmet Midhat, paylaşma heyecanıyla dolduğu bilgilerle donanmakta, kendini yazıya hazırlanmaktadır.

Bağdat, bu yönüyle bir “koza-mekân” olarak Ahmet Midhat biyografisinin en dikkate değer bölümü olacaktır. Bir yandan okuduklarından ve tanıştığı kişilerden edindiği bilgilerle durmadan kendini geliştirmeye çabalayan bir genç, öte yandan bunları kitaba dökmek için sabırsızlanan, yavaş yavaş kalem denemelerine girişen bir yazar adayı vardır şimdi önümüzde. İstanbul’dan getirdiği baskı aletleriyle hemen bir matbaa kurmuş, gazeteyi neredeyse tek başına çıkarmaya başlamıştır. Okumak, yazmak ve basmak… Ahmet Midhat artık yolunu çizmiş görünmektedir.

“İstanbul’da Bir Donkişot”

İlk okullar için hazırladığı Hâce-i Evvel adlı ders kitabının, Maarif Nezareti’nin yeni metodları teşvik amacıyla açtığı yarışmada beğenilmesi fitilin ateşlenmesidir diyebiliriz. Ahmet Midhat, bu başarının yarattığı özgüven sayesinde artık sadece kalemiyle geçinebileceğine inanmış,  Midhat Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen istifasını verip İstanbul’a gelmiştir. Bütün hayali, ağabeyi ölünce bütün geçim yükü üstüne kalan kalabalık ailesini sadece kalem gücüyle geçindirebilmektir. Hem yalnız ders kitabı yazmak da değildir amacı, daha ‘çılgınca’dır: Osmanlı topraklarında yeni yeni tanınan roman türünde kitaplar yayımlayacak,  Bağdat’ta başladığı Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivayat serisiyle toplumu bu tür kitaplara alıştıracaktır.

Böylece, Ahmet Midhat’ın İstanbul’da yazar olarak tutunma savaşı başlar. Evde bir matbaa kurulmuş, aile bireylerini matbaa işçisi gibi işe koşmuştur. İşte tam da burada, Tanpınar’ın ailece hasat kaldırmaya benzettiği bu sahnelerde, biyografimiz bir ‘Ahmet Midhat romanı’ kıvamına bürünecektir. Şöyle bir göz önüne getirin: El yordamıyla tanımaya çalıştığı, Türkçede ilk örneklerini karaladığı bir türün ürünlerini derme-çatma bir matbaada bastıktan sonra ailesiyle ciltleyen ve kendi eliyle tomar tomar tütüncü dükkânlarına dağıtılan yazar, ‘var olmayan’ okurunu aranmaktadır… Bu sahneleri kaleme getirmek de artık sadece biyografi yazarının değil, bir romancının harcıdır. Bu bölümde söz, İstanbul’un henüz tanıştığı yeni bir kurgu türünün serüvenine gelecek ve roman, Ahmet Midhat’ın yanıbaşında kendi hikâyesini de anlatmaya başlayacaktır…

Ahmet Midhat’ın roman yazarak geçinememesi tabii hiç şaşırtıcı olmayacaktır bizim için. İstemeye istemeye gazete ve dergilerde çalışmaya başlayınca biyografik romanımız da önemli bir konuya demir atacaktır: Türk edebiyatında gazete ve dergilerin yeri ve rolü…

Bu gazete ve dergilerde tartışılan meseleler, özellikle Yeni Osmanlılar’ın 1870 sonrasında İstanbul’da oluşturduğu elektrikli hava biyografimize de hız katacaktır. Ahmet Midhat’ın İstanbul’daki ilk iki yılı, imparatorluğun en hareketli yıllarındandır. Avrupa’ya kaçmış olan Namık Kemal dönmüş, arkadaşlarıyla yeni bir gazetenin hazırlığına girişmiştir.

Ahmet Midhat günden güne geliştireceği matbaasında bir yandan piyasaya iş yapmakta, bir yandan da kendi kitaplarını ve daha ilk sayılarında sansür kurbanı olan gazete ve dergilerini basmaktadır. İbret’teki muhalif yazılarıyla yeniden parlamaya başladığı günlerde Namık Kemal’le tanışır. Mizacına ve amacına hiç uymadığı halde Namık Kemal’in ve Yeni Osmanlıların yarattığı bu elektrikli havanın etkisiyle olacak, Ahmet Midhat da suya sabuna dokunan yazılar kaleme almaya başlar. Namık Kemal’in Beylerbeyi’ndeki evinde sabahlara kadar süren fikir tartışmalarına girişirler. Tanpınar, “birisi ferdi hayatı ve iktisadi inkişafı esas olarak almış görünen, öbürü bütün davaların hallini bir rejim meselesi gibi gören” bu iki aydın arasındaki anlaşmazlığın, dönemin en dikkate değer olaylarından olduğunu söyler. Namık Kemal ile Ahmet Midhat’ın karşı karşıya geldiği ve uzun uzun tartıştığı bu sayfaların ilgiyle okunacağına hiç şüphe yok.

Sürgünde…

Derken, ateşle oynamanın, (ona göre olsa olsa Namık Kemal ile arkadaşlığının, Tanpınar’a göre elbette gazete yazılarındaki netameli konuların) ceremesi olarak Ahmet Midhat’a da pek çok çağdaşı gibi sürgün yolu açılır. Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Menapirzâde Nuri ve Hakkı Bey’lerle birlikte, “muzır neşriyat” gerekçesiyle tutuklanır ve Rodos’a sürülür.

Bu ikinci deniz yolculuğu, sebebine ve yol arkadaşlarına bakılınca ilkinden daha heyecan verici olacaktır Ahmet Midhat için. Bizim için asıl heyecan verici olansa sürgünlerin bu yolculuğu ayrı ayrı dikkatlerle yazıya dökmesidir. İkisi yazar, biri yayıncı beş “menfi”nin kalemden aktarılan bir sürgün hikâyesi biyografi için gerçekten müthiş bir malzemedir: Tutuklanmalar, Büyük Hapishane’de geçen bir-iki gün, yürüyerek konvoy halinde Sirkeci’ye inişleri, gemi yolculuğu, sürgün yerlerinde ilk günler….

Biyografi yazarımızının işi buraya kadar nisbeten daha kolaydır, diyebiliriz. Ahmet Midhat, üç yıl iki ay devam eden sürgün yıllarını anlatmak için kaleme aldığı Menfa adlı anılarını çocukluğundan alıp bu noktaya kadar getirmiştir. Her anı kitabını şüpheli kılan “öznel bakış açısı” bir yana bırakırsak, yazar elinden biyografına verilen bu destek gerçekten de çok değerlidir. Menfa’nın bu dönemde türünün ilk örneği  olması kaynağın önemini  daha da arttırır üstelik.

Bu aşamadan sonra biyografi Osmanlı siyasetindeki gelişmelerle atbaşı ilerleyecektir: Abdülaziz’in halli, V. Murat meselesi, II. Abdülhamid’in tahta çıkma macerası, sürgünlerin dönüşü, Kanun-i Esâsî çalışmaları, düşünce farklarının iyice belirginleştiği tartışmalar sürerken sarayın dizginleri ele alması,  kapıda bekleyen savaş, Yıldız mahkemesi, yeni sürgünler…

Ancak bu defa Ahmet Midhat İstanbul’da kalmayı başarır. Devam eden günlerde yeni padişahı kollayacak şekilde düzenlenmiş bir ısmarlama tarih kitabı dahi (Üss-i İnkılâp) kaleme alacaktır. Kimilerinin “ihanet” kimilerinin “özüne dönüş” olarak göreceği, ancak dedikodusu, en azından Namık Kemal üzerindeki olumsuz etkisi, sürüp gidecek bir kopuştur bu. Tanpınar’ın zalim imasına bakılırsa, Üss-i İnkılâp’tan ve Midhat Paşa’nın sürgüne gönderildiği mahkemedeki şahitliğinden sonra Ahmet Midhat’ın hayatı “gittikçe artan bir refahın” hikâyesi olacaktır. İşte yakın dönemin gölgelerine ışık düşürmek için bir fırsat daha. Sahi, Tanpınar Ahmet Midhat’ı bu kadar hırpalamakta haklı mıdır?

Yüksel ki Yerin Bu Yer Değildir…

 Görülen odur ki, Ahmet Midhat bundan sonra yüksek memuriyetlere atanacak, Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurarak dönemin önde gelen edebiyat otoritelerinden biri olacak, kısacası çok çalışmasının karşılığını maddî, manevî devşirecektir.

Bu manzara, özellikle her fırsatta dile getirdiği Sultan II. Abdülhamid hayranlığı, sonraki neslin bazı edebiyatçılarında Ahmet Midhat’a karşı bir antipati uyandırır. Oysa, toplumu yazı/edebiyat yoluyla eğitmek misyonunu üstlenmiş olan Ahmet Midhat,  belki de  onun maarif alanındaki icraatında idealine uygun bir lider bulmuştu, o kadar.

Evet, 1876 sonrası taşlar biraz oturduktan sonra Ahmet Midhat’ın asıl konuşmak istediği konulara gelir sıra: bireye, çocuğa, kadına, eve, şehre ve edebiyata… Böylece, Beykoz’daki yalısından, mahallesinden, vapur yolculuklarından, eğlence yerlerinden, Beyoğlu sokaklarından… gözlediklerini, çocukken dinlediği halk hikâyeleri ve Fransız romancılarından okuduklarıyla harmanlayıp peşpeşe romanlar yazmaya başlar. Bir yandan giderek kıvam kazanan bir roman okuru oluşturmakta, bir yandan  da adeta bir edebiyat okulu gibi işlettiği Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle dönemin edebiyatına yön vermektedir. Bu bölümde Ahmet Midhat’ın çalışma gayretinin uzanabildiği her alanda gerçekleştirdiği ‘ilk’ler teker tek  göz önüne serilecektir.

1870 başlarında İstanbul’da henüz var olmayan bir roman okuru için yola çıkan, bulamayınca yaratmak için donkişotça yazıp duran Ahmet Midhat, yirmi beş yıl boyunca yayımladığı ciltler dolusu romanla türü adeta tek başına inşa etmiştir.

Yıllar geçer… Onun işe giriştiği günlerde doğan, yazdıklarını okuyarak beslenen, Ahmet Midhat’ın kendi edebiyatı için kullandığı metaforla söylesek, “ekmek” yiyerek büyüyen neslin zevki değişmiş, edebiyat yeni bir döneme girmiştir. Genç okurlar artık “pasta”nın peşindedir. Sahnede, bir zamanlar tutkuyla okudukları Ahmet Midhat’ın en sıkı muhalifleri olan Servet-i Fünuncular vardır.

Şimdi biyografik romanımız bir edebiyat tarihi gibi ilerlemektedir. Ahmet Midhat’ı yazmak demek, Namık Kemal’den Halide Edib’e kadar çok önemli onlarca yazarımızdan da bazen tam merkeze oturtarak, bazen dokunup geçerek söz etmek demektir. Bunlar içinde özellikle kadın yazarların ayrı bir yeri olacaktır. Çalışan, okuyan kendi ayakları üzerinde duran kadınlara sadece romanlarında yer vermekle kalmamış, edebiyat hayatında da kadın yazarların tutunması için ciddi bir çaba harcamıştır Ahmet Midhat. ‘Manevi kızım’ dediği ilk kadın romancılarımızdan  Fatma Aliye bunların başında gelir. Halide Edib hakkındaki ilk yazı bile onun elinden çıkmıştır. Nigâr Hanım, Fitnat Hanım, Gülnar Hanım… Kısacası kadınlarla olan ilişkileri için duruma göre hâmi, yakın arkadaş, dost ve kimi zaman maşuk olarak biyografisinde kayda değer bir bölüm ayrılacaktır.

1890’ların başları… Servet-i Fünun edebiyatı sırasında yaşanan tartışmalar, II. Abdülhamid döneminin sıkıntıları, Jön Türk’lerin giderek kesifleşen faaliyetleri ve Paris’e kaçmış edebiyatçılar fondadır. Merkezde ise bir “koca muharrir”in genç edebiyatçılarla kavgası vardır. Her zaman yeniliklere açık bir kafası olan Ahmet Midhat’ın Servet-i Fünunculara verip veriştirmesinde, ‘mevzi kaybı’nın yarattığı bir can sıkıntısı da yok mudur acaba? Halid Ziya ile Ahmet Midhat arasında çıkan roman tartışması işte bu noktada biyografide çok önemli bir bölümü oluşturacak ve romanımızdaki ilk baba-oğul kavgası olarak türün en büyük kopuşunu vurgulayacaktır.

Biyografinin sonlarına yaklaşıyoruz. Servet-i Fünun kuşağı da edebiyat tarihine izini bırakıp çekildinde II Abdülhamid iktidarı sallanmaya başlamıştır. II. Meşrutiyet, 31 Mart Vak’ası… İmparatorlukta sonun başlangıcı olacak yeni bir döneme girilir.  Biyografik roman, bu son durakta biraz buruk, hattâ acı bir tad alacaktır. Yeni dönemde tutunma çabası Ahmet Midhat’a övgü dolu bir Jön Türk romanı dahi kaleme aldırmıştır ama inandırıcılıktan uzak bu girişim işe yaramaz. Dönemin dergilerini dolduran karikatürlerin de anlattığı gibi, piyasa kendi değerlerine göre “eskimiş” olana rağbet etmez.

Romanların son sahneleri her zaman önemlidir; metnin anlamı çoğu kez bu sahnenin sırtına yüklenir. Ahmet Midhat romanının sonu da adeta yazarı tarafından kurgulanmış gibi, bütün hayat hikâyesini taçlandıracak bir perdeyle kapanır.  Ölüm bu eğitim-öğretim mistiğini,  bir okulda, yoksul çocuklara parasız ders verirken bulur. “Hâce-i Evvel” olarak başladığı hayatını Dârülfünûn hocalığı ile noktalasa da o, kendi doğrularıyla yönlendirmek istediği bir toplumun (okurlarının), kendi kabiliyetleriyle şekil vermek istediği bir türün (romanın) “ilk öğretmen”i olarak, ayrılır sahneden.

Tabii sadece ana hatlarıyla çizilen bu biyorafik romana, kimi okuru gülmekten kırıp geçirecek, kimi uzun uzun düşündürtecek nice ayrıntı, nice hoş anekdot da eklenecektir: Muallim Naciler, Beşir Fuadlar, Lastik Saidler, Rodos’taki hücresini, Beykoz’da evini okula çeviren öğrenciler, iki karılı, on çocuklu aile ortamının yarattığı görüntüler, Müsteşrikler Konrgresi’nin delegesi olarak Avrupa’da yaşadıkları….

Hülasa, yetmiş yıla sığmış bu hayat içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi bütün toplumsal meseleleri, siyasi gerilimleri, sosyal dönüşümleri günlük hayatın renkleriyle birlikte tatlı tatlı anlatılacak, adeta bir roman gibi kurgulanacaktır.

Söyleyin, böyle bir  biyografi heyecanla beklenmez de ne yapılır?

 

Kaynaklar:

Ahmet Midhat, Menfa (Hazırlayan: Handan İnci),  Yayınları, 2002; 2.bsk: Kapı Yayınları, 2013.
A.H.Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, 2006.
Bir Jübilenin İntıbaları / Ahmet Midhat’ı Anıyoruz (Hazırlayan: Hakkı Tarık Us),
“Orhan Okay ile Ahmet Midhat Üzerine”, Tarih ve Toplum, sayı:203, Kasım 2000.
Handan İnci, “Bir Sürgünün Beş Hikâyesi”, Kitap-lık, sayı:34, Güz 1998, s.194-203.

 

Türk Edebiyatı, (Başkasının Hayatı-biyografi özel sayısı),sayı 437, Şubat 2010

 

 

 

 

 

Reklamlar