Orhan Pamuk’tan “Farklı” Bir Roman: Kırmızı Saçlı Kadın

 Her birini iyi edebiyatın tadını çıkararak okusam da bazılarını daha çok sevdiğim romanlarına geçtiğimiz günlerde bir yenisini ekledi Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın. Kitabı yayımlayacağı tarihi bir yıl kadar önce basılan Kafamda Bir Tuhaflık için yaptığı söyleşilerinde bildirmişti. Bu nedenle kimsenin “Bu kadar kısa zamanda yeni bir roman mı?” diye şaşırmasına gerek yoktu Şimdi de bir sonraki romanının tarihini veriyor bize: 2017 sonbaharı. Pamuk’un bir yazar olarak işini bu kadar planlı, programlı yürütmesi hayranlık uyandırıyor. Son romanında anlattığı kuyucu gibi, o da toprağını ustalıkla derinleştiriyor. Konuları farklı olduğu halde ortak temalarla birleştirdiği romanlarından  büyük bir yapı inşa ediyor. Başka bir ifadeyle, yazarın arkasında usta bir zenaatkar da çalışıyor. Bugüne kadar, “saf ve düşünceli romancı”yı her zaman ince bir dengede tutmayı başardı Orhan Pamuk. Metnin arkasına çelik bir konstrüksiyon gibi yığdığı bilgi ve araştırmanın, edebiyatın hassas perisini uçurmamasına özen gösterdi. Hem etkileyici anlatımıyla yoğun edebi tadlar yaşattı bize, hem de arka plandaki çalışma ve bilgi zenginliğiyle şaşırttı. İşte bu hassas denge, son romanında ikincisi lehine biraz bozulmuş gibi.  Pamuk’un  daima geride tutmaya özen gösterdiği araştırma ve düşünce yığını Kırmızı Saçlı Kadın’da epece öne geçmiş görünüyor. Kendisi de bu romanı “felsefi roman” olarak sundu okura.

Orhan Pamuk, otuz yıldır biriktirdiği malzemesini on dört ay önce kurgulamaya başladığında kısa bir roman yazmak amacıyla çıkmış yola. Kitabın ilk dikkate çarpan yönü kısalığı. Ancak Beyaz Kale’yi hatırlatarak, bu romanın Pamuk külliyatındaki  farkının kısalığında değil, anlatım biçiminde olduğunu söyleyeceğim. Hacim bir yana, cümlelerde de kısa yazmayı tercih etmiş Pamuk. Alışık olduğumuz uzun, betimleyici dili bırakmış, işlek, kısa, bildirme cümleleri kullanmış bu defa.

Romanın merkezinde, oğulların üzerindeki baba kompleksini, Doğu ve Batı kültürlerinin kadim anlatılarından yola çıkarak yorumlama düşüncesi var. Bunun yanı sıra, 12 Eylül ve öncesine ait eleştirel dokunuşlar,  İstanbul’un çarpık kentleşmesi, bir delikanlının yaşadığı ilk aşkın ve cinsel deneyimin etkileri gibi her biri başlıbaşına önemli konulara da yer verilmiş. Bu yoğunluk, kendisine durmadan “iki yüz sayfayı aşma” telkinleri yapan yazarı hayli zorlamışa benziyor. İçindeki “öteki Orhan”ın  yazma sürecinde bu duruma sık sık isyan ettiğini hayal ettim.

Romanın bakış açısı öncekilerde olduğu gibi olayları yaşayan erkek anlatıcıya göre kurulmuş. Kitap, yine ironisini ancak romanın sonunda tattıran çarpıcı bir cümleyle açılıyor: “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.” Bu sözler, elimizde tuttuğumuz romanın anlatıcısına ait olunca daha başlar başlamaz merak duygumuzu ele geçiriyor Pamuk. Bir mühendisi yazarlığa götüren süreçte hikâyeye ne taklalar attıracağını düşünerek heyecanla sürdürüyorsunuz okumayı. Ben de öyle yaptım. Ama sayfalar ilerledikçe elimde çok farklı bir Orhan Pamuk romanı tuttuğumu da anlamıştım. Pamuk, kendisini kimi okurların gözünde “zor yazar” yapan, kimi okurlarına da edebi hazlar yaşatan tarzından epeyce uzaklaşmış görünüyor bu kitapta. Romanın kısa cümleleri bir yana, olayların hızla gelişmesi ve sonuçlanması da Pamuk’un alışageldiğimiz ağır tempolu, dolambaçlı metinlerinden çok farklı.

Pamuk çapındaki bir romancı bunu elbete planlayarak yapacağından, işin içinde bir “neden” aramaya başladım ben de. Acaba bütün bunlar, hikâyenin sonunda ortaya çıkan anlatıcının gerçek kimliğiyle açıklanabilir miydi? Roman, hapisteki bir gence kendini temize çıkarması amacıyla yazdırılmıştı. Bize anlattıkları, kendisine  aktarılan bilgiden ibaretti  ve bu durum kimi zaman özetleme tekniğiyle hızla ilerleyen metnin özellikle ikinci bölümde yoğunlaşan kuru ve didaktik üslubunu da anlaşılır kılabilirdi. Ne var ki yazarla yapılan söyleşilerden, hızlı ve kısa yazmaktaki amacının sürükleyici bir roman kurgulamak olduğunu öğrendik.

Romanın merkezinde, Doğu ve Batı toplumlarında birey olma sürecinin nasıl geliştiği sorusu var. Bunun için baba-oğul arasındaki iktidar mücadelesini anlatan iki eski  metinden (Oedipus ve Şehname) hareket etmiş Orhan Pamuk. Sanki, yazmaya başlamadan önce bu ve benzeri metinlerden, efsanelerden, bilinç altına sızmış davranış modellerinden, Freud ve Jung’un teorilerinden süzüp çıkardığı bir “fikir” oluşturmuş da diyebiliriz. Daha sonra,  Kemal Tahir’in romanlarında olduğu gibi bu fikri somutlaştıracağı bir hikâye kurgulamış. Başka bir ifadeyle, romanda sık sık sözü edildiği  gibi, hayatın toplumsal bilinçaltına sızan efsaneleri taklit ederek tekrarladığı düşüncesini yansıtabileceği kişiler yaratmış. Olaylar, tekrar tekrar anlatıldığı için  zihnimize yerleşen bu fikir kalıbının içinde rahatça akıp gidiyor. Babalar ve oğullar arasındaki iktidar savaşından söz edildikçe kitabın sonunda bu tüfeğin patlayacağından öylesine emin oluyoruz ki ortaya bir “oğul” çıktığında Cem gibi biz de fazla  şaşırmıyoruz. Kısacası, romanı kurgularken yaşantıdan çok fikirlerden yola çıkmış Orhan Pamuk. Hikâyenin akışında da yaşantıdan çok fikirlere yer vermiş. Oysa, Cem’in babasından aldığı yüzme dersi gibi, teorinin neredeyse beş duyu organını harekete geçirerek yaşantıya evrildiği bölümleri daha fazla okumak isterdim.  Romanın hızına ve kısalığına en çok hayıflanma nedenim de bu oldu.

Bildiğim kadarıyla baba-oğul arasındaki iktidar ilişkisinin kültürel bilinçaltını gösteren ve bunu metinlerarası karşılaştırma yöntemiyle ele alan bir başka romancımız yok. Bireyleşme sancıları, babalık kurumu ve iktidar, ülkemizde bu kadar sorunluyken yani Pamuk’un kalemi bu kadar derinleşmeye müsait bir toprak üzerindeyken bu konuyu daha ağır tempoda ve uzun uzadıya yazmasını isterdim.

Bir söyleşisinde, Doğu’yu ve Batı’yı simgeleyen bu iki temel anlatıyı ancak bir “Türk yazar”ın bir arada işleyebileceğini ileri sürmüş Orhan Pamuk. Gerçekten de böyle bir romanı toplumsal kültürün arketipleriyle ve eski metinlerle uğraşmayı onun gibi seven bir yazar kaleme alabilirdi ancak. Romancının toplum adına aradığı bir hakikat varsa, oradadır çünkü. Edebiyatçının doğrudan doğruya gündelik siyasetle uğraşması şart değildir. Yazarlar, evrensel veya yerel temaları derinlemesine işleyerek hayatımızdaki sorunlara daha anlamlı yorumlar getirebilirler. Nitekim, sınırlandırılmış da olsa, Orhan Pamuk’un bireyleşme arzusu ile otoriteye itaat eğilimi üzerine bu kitapta söyledikleri, kültürel alt yapımızı kurcalamak isteyenlere zengin bir malzeme sunuyor. “Saf okur”u fazlaca mutlu etmese de “düşünceli okur” Kırmızı Saçlı Kadın’ın bu yönünden bolca yararlanacaktır.

Pamuk’un bir kadın karaktere bu kadar geniş ve işlevsel söz vermesi de romanı başlı başına dikkate değer kılıyor. Kitabın adını da belirleyen Gülcihan’ın, klasik tiyatrodaki koro gibi sahnenin sonunda ortaya çıkıp acı hakikati nakletmesi ve yaşananları özetlemesi, eski trajedilerin tekniğinden incelikli bir yararlanma şekli. Öyle anlaşılıyor ki, Batılı ressamlar gibi Orhan Pamuk da baba oğul arasındaki kanlı hesaplaşmayı resmetmek istememiş.

Romanda çatışma baba-oğul arasında yaşanıyor görünse de perde arkasında iktidarı elinde tutan ve olayları yönlendiren kişinin anne, yani tiyatro oyuncusu Gülcihan olduğu da söylenebilir. Babasına aşıkken (Akın) oğluyla (Cem) sevişmesi, baba-oğul  efsanesinin sonunu gayet iyi bildiği halde oğlu Enver’i planlı bir şekilde babasıyla (Cem) karşı karşıya getirmesi,  tutkuyla sevdiği oğlu hapisteyken,  gayet dişli bir şekilde miras hakkının peşine düşmesi, öte yandan sadece oğlunu “temize çıkamak” amacıyla değil, sanki kendisini de istediği gibi kurgulayabilmek için bu romanı yazdırması, erkek hikâyelerinde kadının ve annenin ne kadar güçlü bir rol oynadığına işaret ediyor.

İlk defa bu romanında okurun özdeşleşebileceği kimseye yer vermemiş Pamuk. Bir ara, sözlü kültürün soyu tükenmiş örneği gibi duran Mahmut Usta bu rolü oynayacak gibi görünse de bu ilginç kuyucunun metindeki varlığı ne yazık ki fazla sürmüyor.

Kitabın bir başka önemli teması Orhan Pamuk romanlarının vazgeçilmez unsuru haline gelen İstanbul. Özellikle son iki romanında şehirdeki çarpık yapılaşmanın izini süren Pamuk, bu sorunun arkasında Mevlüt ve akrabaları gibi (Kafamda Bir Tuhaflık) Anadolu’dan gelmiş, geçim ve eğitim sorunları olan kişiler kadar, hatta onlardan daha çok, gözlerini kazanç hırsı bürümüş, eğitimli, modern şehirlilerin olduğunu gösteriyor bize.

Sonuç olarak Kırmızı Saçlı Kadın, önemli bir konuyu ele almakla birlikte Pamuk’un romancılığında özellikle anlatım biçimi ve diliyle çok konuşulacak gibi görünüyor. Orhan Pamuk’un kendine has anlatım tarzını sergilediği, okuru zaman zaman derinlere çeken girdaplar yarattığı uzun soluklu metinlerini sevdiğim için bu yeni üslubun beni yadırgattığını söylemeliyim. Ama ne de olsa bir anlatı ustasının kalemi dolaşıyor sayfalarda. En azından, Mahmut Usta’nın çırağıyla birlikte kuyu kazdığı bölümden aldığım edebi tad avutucuydu. Üstelik, Pamuk benim alışık olduğum romanlarından farklı bir kitap yazdı diye kederlenecek de değilim. Kütüphanemde her birini ayrı ayrı sevdiğim romanları, önümde hevesle beklediğim yazacakları var… Varsın bu “kısa” ve “sürükleyici” kitaptan Pamuk’un romanlarını bitirememekten şikâyet edenler nasiplensin.

Milliyet Kitap, Şubat 2016

Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, YKY 2016, 204s.

FullSizeRender

Fotoğraf: H. İnci, Mayıs 2016

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s