Haydarpaşa Garı: İstanbul’un Eşiğinde Edebiyat

haydarpaşa

İşleviyle, görüntüsüyle İstanbul’un en ‘romanesk’ binalarındandır Haydarpaşa Garı. Sadece yolcu/yük taşıyan trenlerin değil, İstanbul’un da Doğuya açılan kapısıdır. Anadolu İstanbul’la, İstanbul Anadolu’yla bu kapıdan geçerek yüzleşir. Edebiyat da bir yüz yıldır bu yüzleşmenin fotoğrafını çekiyor. Ne iyi ki, edebiyatın böyle bir gücü de var. Anekdot, birgün Paris yıkılırsa Balzac’ın romanlarına bakarak yeniden inşa edilebileceğini söylüyor. Bu kadar iddialı olmasa bile, bizim edebiyatımız da İstanbul’a  az çok ayna tutmuştur. Bugün siyah-beyaz Yeşilçam filmlerini seyrederken bakışlarımız nasıl hayret ve hüzünle şehrin tenha sokaklarına, Boğaziçi’nin yeşil tepelerine, Hisarların etrafındaki boşluklara takılıp kalıyorsa  Reşat Nuri’nin, Halide Edib’in, Refik Halid Karay’ın, Orhan Kemal’in, Sait Faik’in romanlarını, öykülerini okurken de bilincimiz aynı heyecanla çalışıyor.

Değişim kaçınılmazdır ama yaşadığımız İstanbul ile okuduğumuz, dinlediğimiz, seyrettiğimiz İstanbul arasındaki uçurum gerçekten de korkutucu. Bu uçurum sadece şehri değil, toplumsal belleğimizi yutuyor, bizi yoksullaştırıyor. Kuşkusuz bugün Haydarpaşa Garı ve çevresine zarar gelmemesi için uğraşanların amacı da sadece güzelliği kimilerince tartışılır bir binayı korumak değil, şehrin belleğine sahip çıkmak, bu yoksullaşmaya karşı durmaktır.

Haydarpaşa Garı bir “bellek bina”dır. Gar ile Anadolu arasında gidip gelen her tren, Türkiye’nin toplumsal tarihini, kültürel, ekonomik çözülüş ve yapılanışlarını, yani bir başka yolculuğu da yaşamıştır. Garın saati, Türkiyenin saatidir bu anlamda. Haydarpaşa Garı’nın toplumsal hayatımıza katıldığı yüzyılı düşünürsek, modernleşme tarihimizin hemen hemen bütün ana duraklarının bu raylar üzerinde yer aldığını görürüz: II. Meşrutiyet yıllarının karmaşasını, İttihatçılar’ın gadrine uğramış siyasi sürgünleri, Birinci Dünya Savaşı’nın cephe yolcularını, Kurtuluş Savaşı’nın güç koşullarını, Cumhuriyet heyecanını, İstanbul merkezinden Anadolu’ya doğru yola çıkan umutları, İkinci Dünya Savaşı’nın yoksulluklarını, Varlık Vergisi’nin Aşkale’ye sürüklediği talihsiz yolcuları, Anadolu’dan İstanbul’a açılan göç yollarını, bu yoldan şehre uçan gurbet kuşlarını, giderek kalabalıklaşan şehirde yalnızlaşan, kurtuluşu kaçıp gitmekte bulan  modern hayat yorgunlarını… Hepsini Haydarpaşa Garı’nda karşılayıp oradan uğurladık bir yüz yıldır.

Peki, edebiyat şehri görüntülerken Haydarpaşa Garı’nı ve yolcularını nasıl kaydetmiş? Ya da şöyle soralım: Yazarlarımız için ne ifade ediyor Haydarpaşa Garı? Enis Batur’un dediği gibi  bir “gam lekesi” mi, Tanpınar’ın öyküsündeki gibi “lahit” mi, Yahya Kemal’in gözündeki gibi, “müstekreh depo”mu, Ahmet Haşim’in denemelerine yansıdığı şekliyle  ülkenin etnografik haritası mı, yoksa Haydar Ergülen’in dediği gibi “İstanbul’da zamanın edebi kapısı”mı?

Enis Batur, garı kavuşmadan çok ayrılığın tanığı olarak görüyor, bunun için bir “gam lekesi”dir o: “Ayrılmalar, kopuşlar, geri dönüşsüz yola çıkışlar, kavuşmaları gölgelerin altında hep ezmiştir. Gecenin sonunda kıpırdanır, gün boyu dolar ve boşalır, en gergin anlarını karanlığa saklar, sonra soluk alır biraz, ama hiç uyumaz. Gardan açıldıkça içlere sokuldukça genişler organları: Her gar gövdesinden kat be kat iri gölgesiyle kendini tamamlar. Haydarpaşa başka hiçbir kardeşine benzemez: Bozkırdan gelen, iskelesinden denize açılır, gider karşı kıyıla, kıtaya ayak basar.”[1]

Ahmet Haşim ise “her sabah Haydarpaşa’ya gelen posta trenlerinden çıkan yolcu kafileleri”nde yaşadığımız toprakların etnografik haritasını bulur. Gara yığılan “eşya tâ ilkel kabile hayatından en son asırlara kadar bütün tarihi merhalelerin ayrı ayrı yaşayış tarzını ibret ve hikmet gözüne nakl ve hikâye eder.”[2] Bazen de gar, Ahmet Haşim’in tanıklığında siyasetçi ve bürokrat yolcularla bir Ankara karnavalına dönüşür. Böyle günlerde gar “garip ve korkunç bir manzara”ya bürünür. “İstasyonun geniş taşlığı devlet adamlarıyla ağzına kadar dolu”dur. “Kalpaklarının ihtişamı, çehrelerinin şiddeti ve bilhassa etraflarında durmaksızın selamlayan ahbaplarının çokluğundan mebus, vekil, müsteşar veya vali oldukları anlaşılan birçok kişi; saygılı maiyetlerinin ortasında büyük paşalar; çeşitli rütbelerde askerler, polis üniformalı belediye memurları, asker üniformalı polisler ve bütün bunların içinde her tarafı parıl parıl yanan, vezir kıyafetinde, rugan çizmeli, apoletli, kordonlu, tuğlu, büyük, gösterişli başkomiserler” garın “bu sakin sabahında devletin ezici manzarası” Ahmet Haşim’e “cidden titretici” görünür.[3]

Çağdaşı Yahya Kemal’in gözü ise garın yolcularında değil, mimari yapının üzerinde dolaşır. Ona göre Haydarpaşa Garı, İstanbul’un en kötü yapılarından biridir. “Kör Kazma” adlı yazısında bu kanaatine bir “ecnebi mimar”ı da ortak eder: “Dört sene evvel bir ecnebi mimarla Haydarpaşa vapurunda idim. Vapur denize açıldıktan sonra Anadolu sahili görünür görünmez bu ecnebi mimar ‘ne güzel mimari’ dedi. Ben Haydarpaşa Garı’ndan bahsediyor sandım. ‘Son senelerde yapıldı’ dedim. Yüzüme hayretle baktı. ‘Hayır o müstekreh [iğrenç] anbarı kastetmiyorum. Şu dört köşe kuleli bina güzel’ diye Selimiye Kışlası’nı gösterdi. Bütün Türkler bu şehirde herhangi bir binayı bu kışladan fazla beğenir, çünkü beyinlerinde ‘yeni’ dedikleri mikropla aşılanmış bir neslin çocuklarıdır.”[4]

Garın yapısına İstanbul’un mimari geleneği içinden baktığı için belki de, Yahya Kemal’inki anlaşılabilir bir tutumdur. Ama Haydarpaşa Garı, tam da bu yapısal özelliği yüzünden Anadolu’dan gelenler için İstanbul masalının şatosu değil midir? Görkemli ve yadırgatıcı…  Oysa aynı zamanda (belki de Anadolu toprağından olmasından) ne kadar da kendi halinde ve içe dönüktür. Onu bu açıdan Sirkeci Garı’yla karşılaştıran Haydar Ergülen şöyle diyor:

“İstanbul’dan kalkan trenler iki kapıya götürüp bırakıyor yolcularını; Doğu kapısına gidenler, Haydarpaşa çıkışlılar, hasrete kavuşturuyor; Batı kapısından gidenler, Sirkeci çıkışlılar, ayrılığa kavuşturuyor. Ece Ayhan’ın deyişiyle ‘Sirkeci Cumhuriyeti’nden gidenler, zamanın hiçbir zaman beklemedikleri. Sirkeci Garı’yla Haydarpaşa Garı’nı karşılaştırın; ilkinde raylar üzerinde bile olsa zamana koşanları göreceksiniz, ikincisinde ise ‘bu da geçer yahu’ sabrıyla, içine kurulu saatin ayarını başkalarının saatine bakarak yapanları. İstanbul’un tren garlarında bilhassa Haydarpaşa’da yalnızlığı yalnızca Allah’a mahsus bir hal olarak bilenler, zamanın sınavından bu dünyada da geçmek üzere bekliyorlar. Başkalarıyla beraber ve içlerinde taşıdıkları bir yakınlığa göre biliyorlar ve bekliyorlar ‘zamanın vakti’nin gelmesini.”[5]

Haydarpaşa ve Sirkeci arasındaki kişilik farkı ne olursa olsun, tren garları ayrılık ve kavuşma gibi iki ağır ruh halinin mekânı olarak her zaman trajiktir. Attila İlhan’ın “İstanbul Ağrısı” şiirinde görüntülediği gibi, trenler Sirkeci Garı’ndan çığlıklar atarken, Haydarpaşa’da intihar dumarlarına gömülmüştür:

Eğer sen yine İstanbul’san

Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan

Sirkeci Garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp

İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa’dan

Anadolu üstlerine bakıp bakıp

Ağlayan

Sen eğer yine İstanbul’san[6]

 Haydarpaşa Garı’ndan kalkan trenlerin çığlığını bir başka İlhan şiirinde de duyarız:

Bir katar kaybolur Haydarpaşa Garı’ndan

Bırakıp gümüş çığlıklarını tel tel ardında[7]

İçinden Haydarpaşa Garı ve trenlerinin geçtiği birçok şiir, öykü, roman yazılmıştır ama Haydarpaşa garı ve edebiyat denince herkesin aklına ilk gelecek olan hiç şühpe yok ki  Gurbet Kuşları (Orhan Kemal) ile Memleketimden İnsan Manzaraları’dır (Nazım Hikmet). Ama ben daha öncelere gideceğim, romanımızın ilk “İstanbul kaçağı” Ahmet Cemil’e (Mai ve Siyah, H. Z. Uşaklıgil).

Romanın sonunda bir intihara benzeyen o büyük kaçışından önce,  zaman zaman kendi siyah dünyasından arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin mavi dünyasına sığınırken yardımcısı Haydarpaşa’dan kalkan trendir: “Haydarpaşa’dan katara atlamak, Erenköy’de inmek; istasyondan epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi’nin gök rengi boyalı, bahçesi demir parmaklıklı zarif köşkü”nde kendini unutmak.[8] Bir “kaçış edebiyatı” için trenlerden daha güzel ne olabilir? Ancak Ahmet Cemil romanın sonunda İstanbul’dan trenle değil, vapurla uzaklaşır. Güvertede şehrin silüetini seyrederken, Çamlıca’yı, Üsküdar’ı dolaşan bakışlarının Haydarpaşa Garı’nı görmeyerek birdenbire Fener ve Moda’ya atlaması da acaba “mavi ev”in yolunu bir an önce unutmak için midir?

Sessizliğin ardındaki fırtınaya benzeyen II.Meşrutiyet’in çılgın  temposu ile Birinci Dünya Savaşı’nın ağır yıllarına paralel olarak edebiyatın coğrafyası da dışa açılır. Haydarpaşa Garı bu süreçte en hüzünlü günlerini yaşar. Bir yanda İstanbul yönetimi “sakıncalı”ları trenlerle Anadolu’da çeşitli sürgün yerlerine gönderirken bir yandan da cephelere kata katar asker taşınır. Uğurlayanların geri dönmesi çok zordur artık. Gar bu ayrılışların gizlenmiş acısını bütün ağırlığıyla içinde tutar. Hiçbir savaş günlüğü yoktur ki Haydarpaşa Garı’ndan başlayan yolculuğu anmadan geçsin. Ömer Seyfettin, “Kaç Yerinden” adlı öyküsünde cepheden cepheye nakledilen bu gençlerden birine Haydarpaşa Garı’nda rastlamış, garın geniş merdivenlerinde elini sıkarak kaçınılmaz bir ölüme doğru yolculamıştır.[9]

Savaşın sonu, İstanbul’un işgal yılları… Anadolu hareketinin başladığı günlerde şehrin kapısı işgal güçleri tarafından sıkı bir denetim altındadır. Haydarpaşa Garı, harekete katılmak için Anadolu’ya geçmeye can atanlara kapatılmıştır. Dönemi anlatan romanlara garın tehlikeli durumu da yansır. Ateşten Gömlek’te (Halide Edib Adıvar) İhsan, “İngilizler, Türkler’den kuşkulu gördükleri adamları Haydarpaşa treniyle geziye çıkarmadıkları” için karadan kaçıp gider.[10] Yorgun Savaşçı’da (Kemal Tahir) Cemil, garda çalışan işgal memurlarının kaba hareketlerine öfke doludur. Refik Halid Karay’ın anılarında ise, işgal güçlerinin garda uyguladığı baskı ve sıkıntılı hava yer eder. Giriş çıkışlarda kuş uçurmayan işgal askerleri, garın ritüellerini bile değiştirirler. Tren kalkışlarında yıllardır alışıldığı gibi kampana çalınıp “tamam!” diye bağırılması, nedendir bilinmez, yasaklanıverir.[11]

Bu yıllarda Anadolu’ya başka kutsal amaçlarla gitmeye çalışanlar da vardır. Vurun Kahpeye (Halide Edib Adıvar) romanının talihsiz Aliye’si mesela… “Nihayet hiç kimsenin gitmediği …kasabasının açık bulunan öğretmenliğini kendisine verdikleri zaman” Aliye bir başka savaşın, bağnazlıkla savaşın kurbanı olacağı macerasını yaşamak üzere “tek ve eski bir sandıkla Haydarpaşa’dan trene binecek”tir.[12]

Bu yıllarda cephelere asker taşıyan vagonların pek azı dolu dönebilir. Bir zafer duygusu yaratsa bile bu dönüşte asıl görüntü, savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisidir.  Eski Hastalık (Reşat Nuri Güntekin) romanında Züheyla, babasının “başındaki heybetli kalpak, yakasındaki miralay nişanları, göğsündeki İstiklal madalyası” ile görkemli dönüşünü hayal ederken, Haydarpaşa’da trenden “soluk elbiseli, soluk benizli, ak saçlı bir hasta” iner. [13]

Bu tarihi dönemeçten sonra Hayradpaşa Garı’ndan kalkan trenlerin Anadolu ile kurduğu bağa bambaşka bir anlam yüklenir. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Görmüş geçirmiş İstanbul, yüzyıllardır biriktirdiği kazançlarını başta Ankara olmak üzere Anadolu’yla paşlaşacaktır şimdi. Haydarpaşa’dan Ankara’ya, Anadolu’ya kalkan trenler artık sadece yolcu değil bir misyonu da taşıyordur. Yazılarında simgesel konuşmayı çok seven Yakup Kadri’nin Ankara romanında Haydarpaşa’dan kalkan treni “kervan”a, Anadolu’yu “çöle” benzetmesi anlamlıdır bu yüzden.[14]

İstanbul’dan Anadolu’ya açılan “medeniyet treni”nin yolcuları çeşit çeşittir. Halide Edib, Zeyno’nun Oğlu romanındaki Haydarpaşa Garı sahnesiyle bu çeşitliliği birkaç çarpıcı detayla aktarır. Yolculardan Züppe ve kibirli Mesture Hanım, “Diyarbakır’a medeniyet götürmek’ amacıyla yola çıkan bir kaymakamın karısıdır. Aynı trendeki Zeyno ise yöre insanıyla kuracağı sıcak ilişkilerle yazarın “İdeal kadın”ını temsil eder. Onları uğurlamak için Haydarpaşa Garı’na gelenler de hal ve tavırları, dilleriyle bambaşka dünyaların insanlarıdır.[15]

Bu yıllarda Haydarpaşa Garı’ndan kalkan trenler İstanbul-Ankara arasında bir bürokrat/politikacı “servis aracı” gibi işler. Ahmet Haşim’in de dediği gibi garda Ankara yöneticilerinin bütün rütbelerini görmek mümkündür. Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyan bürokratlardan biri Bekir Sıtkı Kunt’un “Yataklı Vagon Yolcusu” öyküsünde çıkar karşımıza. Garda rasladığı tanıdık bir odacı tarafından dolandırılan bürokratın öfkesini tatlı tatlı anlatan öykü Haydarpaşa’dan Ankara’ya yol alan bir trende geçer.[16]

İstanbul’dan Ankara’ya, oradan Anadolu’ya akması beklenen “medeniyet” bir türlü kendisinden bekleneni gerçekleştiremimiş olmalı ki bi süre sonra trenler aynı hızla Anadolu insanlarını “medeniyet”e, “umut kapısı” İstanbul’a akıtmaya başlayacaktır. Haydarpaşa Garı bir daha asla eskisi gibi olmayacak hayatların kapısıdır artık. Tahta bavullu Anadolu’nun İstanbul’la macerası bu eşikte başlar.

“Tahta bavul” Haydarpaşa Garı’nın yoksul yolcularını anlatmak için en çarpıcı simge bana göre.  Denizde boğulmamak için yapışılmış tahta parçaları gibi sımsıkı tutulur sapları; şehirle kıran kırana geçecek bir yaşama savaşı kapıdadır. Adapazırı’ndan İstanbul’a gelirken parası yetmediği için Pendik’te inmek zorunda kalan köylünün de dediği gibi, “Tren adamı Haydarpaşayacak babasının hayrına götürmez” çünkü.[17]

Haydarpaşa trenleri, Bugünün Saraylısı (Refik Halid Karay) romanındaki  Atâ Bey’i de yoksul bir köy çocuğu olarak getirip bırakmıştır İstanbul’un kapısına. Yıllar sonra Atâ Bey, aynı yerde Adapazarı’ndan gelecek yolcusunu beklemektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın yoksulluk yıllarıdır. Pahallılık yüzünen garın büfesinde birkaç kadeh atamayan Atâ Bey, sıkıntıyla zamanın geçmesini beklerken yıllar önce aynı trenle şehre gelişini hatırlar: “Gar o sırada yeni yapılmıştı; Birinci Harpte cephaneler patlamış, binaların bir kısmı uçmuştu. Bak, yine orada duruyor; şalvarlı ufak köylü çocuğun yerine kırçıl saçlı, bıyıkları matruş efendiden bir adam gemiş; başka bir köy çocuğunu beklemektedir.  Ne tuhaf şu dünya…”[18]

Anadolu’dan gelmiş insanların garın denize açılan geniş merdivenerinden inerek İstanbul’la karşılatığı an, göç temasını işleyen pek çok romanda bulunabilir. Ancak bu romanların en etkili örneği hiç kuşkusuz Orhan Kemal’in sinemaya da aktarılmş olan Gurbet Kuşları’dır. Bu roman ve filmi çoğumuzun hafızasında Haydarpaşa Garı sahnesiyle yer etmiştir olmalıdır. Kuş, kuşluk treni, gar, gurbet motifleri roman içinde şiirsel bir ritimle terarlanırken Haydarpaşa Garı göç duygusunun heyecan ve ümitlerle yoğunlaştırıldığı bir sahneye dönüşür:

“Taa Kurtalan’dan kalkıp, yolu üzerindeki irili ufaklı istasyonlardan topladığı çeşitli yolcularla tıka basa dolu ‘Kuşluk treni’ Haydarpaşa Garı’na çığlık çığlığa girdi. Ağırlaştı. Sonra da ıslak fısıltılarla rayların üzerine upuzun serildi kaldı. Koşanlar, koşuşanlar… Koşan, koşuşanların arasında istasyon görevlilerinden başka  gar hamalları, yolcuları karşılamaya gelmiş fötr şapkalılar, mantolu tayyörlüler, ilk şaşkınlık, ilk heyecandan sonra her şey durulur gibi oldu. Vagonlardan bavul, sepet, heybeleriyle inenler, öteberilerini vagon pencerelerinden hamallara uzatanlar… Gurbet kuşları katarın en arka vagonlarından iniyorlardı, kara kara, kuru kuru. Ne karşılamaya gelenler vardı, ne de çoğunun bavullarıyla sepeti, hatta yorganı. Yorganı olanlar, yorganlarını birer er kaputu gibi dürmüş, kınnapla çeke çeke bağlamışlardı. Bir, beş, on değil, yirmi, otuz, kırk, elli belki de daha çoktular. Anadolu içlerinden kopup gelen her tren, her ‘Kuşluk treni’, her gelişinde gurbet kuşlarını toparlayıp getiriyordu İstanbul’a. (…) Haydarpaşa Garı o gece, sabahleyin gara çığlık çığlığa girip raylar üzerine serile kalacak bu trenlerden, bu “Kuşluk trenleri”nden birini bekliyordu. Bundan öncekiler gibi bu da gelecek, raylarda serilip kalacak, fötr şapkalı, tayyörlü, mantolu karşılayıcıları olmayan kara, kuru sevimsiz ‘Gurbet kuşları’, Haydarpaşa Garı’nın yabancıya çok muhteşem gelen çekinme, hatta korku veren yüksek çatılarıyla büyük yapılarına hayran hayran bakacaklardı.”[19]

Tren yıllarca Haydarpaşa Garı’na Anadolu’nun dört bir yanından topladığı gurbet kuşlarını taşır durur… Sait Faik’in kalemine bunlardan bir İstanbul yılgınının geri dönüşü takılmıştır. “Haydarpaşa” adlı öykü/röportajında “İstanbul nemize gerek?” diye tahta bavuluyla ve çocuklarıyla gara koşan bir aileyi görüntüler.[20]

Haydarpaşa Garı’ndan dolu dolu vagonlarda İstanbul’a giren her tren şehrin çehresini biraz daha değiştirir. Hayatın ritmini arttırması, hızlı kara yolu araçlarının, otobüslerin ağırbaşlı tenlerin yeri almaya başlamasıyla Haydarpaşa Garı’nın yolcuları da değişmeye başlar. Artık gideceği yere bir an önce ulaşmak isteyenlerin değil, belki daha çok yolculuk sürecini yaşamak isteyen yalnız ve yorgun bireylerin seçeneğine dönüşür trenler. Hatta giderek yalnızlık, kenara itilmişlik ya da bilinçli bir kaçışın  romaneskini simgeler. Haydarpaşa ise görkemli binasının suskun yüzüyle nasıl da denk düşer bu kaçışlara. Bulunduğu yere ait değilmiş gibi tedirgin durmaz mı suyun kenarında? Boğaziçi’nin dokusuna en aykırı bina da o değil midir? Toplum içinde yalnız, tedirgin bireylerin dilinden de en iyi o anlayacak, kaçış yollarını o açacaktır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bir Yol” öyküsü bu insanlardan birini anlatır. Öykü kişisi hayatın sıkıştırdığı, bireyselliği toplumsal kurumların zorunlulukları içinde örselenmiş bir “yalnız adam”dır. Sevincini de karamsarlığını da Haydarpaşa Garı’yla paylaşacak kadar bina ile özdeşleşmiştir. Kaçışın hiçbir zaman gerçekleşemeyceğini sezdiği gün gar kendisine bir “lahit” gibi görünür. “Her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa Garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit’e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. hiçbir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler.”[21]

Sürat çağının temposundan uzakta, buharlar içinde savrulup giden “yalnızlar” için garlar ve trenler bambaşka bir anlam yüklenir edebiyatta. Çılgın kalabalıktan kaçan yorgun bedenlerin yavaşlamış ritmine uygun tekdüze akıp giderler. Selim İleri’nin Hayal ve Istırap romanında “kendisi için yapabileceği hiçbir şey kalmamış insanın kayıtsızlığı”yla İstanbul’dan Anadolu’ya kaçan Mediha, kırgınlığını, küskünlüğünü Haydarpaşa Garı’nda yolcu uğurlamaya gelmiş insanlara da yansıtır. “Bütün bu kalabalık buruk gülümsemeli, gözü yaşlı, birbirine veda etmekteyken” Mediha hepsini “tiksintiyle” seyreder. ikiyüzlülükle suçladığı bu kalabalık karşısında, yalnızlığının, kimsesizliğinin “belki de hiçbir zaman” kendisine acı vermediğini düşünür, avunur.[22]

Yaşadığı hayatın dar çemberinden kaçmak için trene atlayıp uzaklaşanlardan biri de Tomris Uyar’ın  “Sonuncu Belki” adlı öyküsünde çıkar karşımıza. Haydarpaşa’dan kalkıp Ankara’ya giderken kar yüzünden yolda kalan bir trende geçen öykü, sonlarına doğru fantastik bir havaya bürünürken tren kaçışın, onun önünü kesen raylardaki kar ise imkansızlığın simgesine dönüşür.[23]

Özen Yula’nın “Deniz Gören Odalar” adlı öyküsü de bütünüyle Haydarpaşa Garı’ndan kalkan bir trende kurgulanmıştır. Kırık dökük insanların, hayata bir yerden tutunma umuduyla bindikleri tren kaza geçirince bütün planlar bozulur, niyetler yarım kalır. Uyar’ın öyküsünde olduğu gibi, burada da yerine ulaşamayan tren ile hayat ve yolculuk arasında paralellik kurulur.[24]

Mekân olarak Haydarpaşa Garı’ndan kalkan treni seçen öykülere ilginç bir örnek de Jaklin Çelik’in “Sevişme” adlı öyküsüdür. Genç bir kadının karşısındaki erkekle diyaloğu şeklinde kurgulanmış öykünün sonunda, sıkı bir hesaplaşmaya girişen yolcunun aslında trenle söyleştiğini fark ederiz. Tren, yolcunun kendisiyle yüzleşmesi için yükselen iç sesidir ve onu gitmek / kalmak / bağlanmak / alışkanlıklar / hiçleşme… etrafında didikler durur. Öykü bu yönüyle bir bakıma “trenle kaçanlar”ın da iç portresini çıkarmaktadır.[25]

Bütün bu öykülerin dikkat çeken yönü, tren yolcularının içe dönüklüğü ve onları ister istemez saran hüzünlü havadır. Neşe ve sevinç hiç bulaşmamış gibidir tren yolculuklarına.

Yüzyılı aşkın süredir Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinden trene binip gidenler, garın büyük kapısından şehrin büyülü silüetiyle karşılananlar çok değişti. Sürgüne gidenler, cepheye gidenler, Ankara’yı kurmaya gidenler, Anadolu’ya ‘medeniyet’ götürmeye gidenler; oradan kalkıp taş ve toprakta altın aramaya gelenler… Sonra kaçış: şehirden kaçanlar, toplumdan kaçanlar, kendinden kaçanlar… Haydarpaşa Garı’nın yolcularındaki bu değişim sürecek mi; gar İstanbul’un eşiği olarak şehrin/toplumun değişimine tanıklık edecek mi yine? Kim bilir, belki de son yolcularını taşıyor bu günlerde. Ancak kendisini hiç terk etmeyecek bir dostu hep kalacak yanı başında. Merdivenden inip çıkan o renkli kalabalığı olmadan neye benzeyeceği bilinmez ama Nazım Hikmet’in de dediği gibi, bahar Haydarpaşa Garı’na hep “balık kokusu”yla gelecek:

Denizde balık kokusuyla

Döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar

Sepetler ve heybeler

Merdivenlerden inip

Merdivenlerden çıkıp     

Merdivenlerde duruyorlar[26]

Eşik Cini, sayı 1, Ocak-Şubat 2006, s.127-133

[1] Enis Batur, “Haydarpaşa”, Sahici Trenler İçin Oyuncak Kitap, YKY, 2003, s.23.

[2] Ahmet Haşim, “Yolcu Eşyası”, Gurabahane-i Laklakan /Diğer Yazıları, (Haz. İ.Enginün, Z.Kerman), Dergah, 1991, s.280.

[3] Ahmet Haşim, “Çok! Ne Kadar Çok!”, Gurabahane-i Laklakan/Diğer Yazıları, s.280.

[4] Yahya Kemal, “Kör Kazma”, Aziz İstanbul, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, 1974, s.145-146.

[5] Haydar Ergülen, “İstanbul’da Zamanı Bekleme Salonları”, İstanbul, sayı:51, Ekim 2004, s.116.

[6] Attila İlhan, “İstanbul Ağrısı”, Ben Sana Mecburum, Bilgi Yayınevi, s.129-141.

[7] Attila İlhan, “Söyler”,  Ayrılık Sevdaya Dahil, Bilgi Yayınevi, 1993, s.41.

[8] Halid Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah, İnkılap ve Aka, 1980, s.51.

[9] Ömer Seyfettin, “Kaç Yerinden”, Beyaz Lale, Bilgi Yayınevi, s.129-141.

[10] Halide Edib Adıvar, Ateşten Gömlek, Atlas Kitabevi, 1971, s. 46

[11] Refik Halid Karay, “Şimendifercilik Oynadığımız Zamanlar”, Bir Ömür Boyunca, İletişim, 1996, s.71-74.

[12] Halide Edib Adıvar, Vurun Kahbeye, Remzi Kitabevi, 1995, s.6.

[13] Reşat Nuri Güntekin, Eski Hastalık, İnkılap ve Aka, 1970, s.28.

[14] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, Remzi Kitabevi, 1972, s.147.

[15] Halide Edib Adıvar, Zeyno’nun Oğlu, 1967, s.50.

[16] Bekir Sıtkı Kunt, “Yataklı Vagon Yolcusu”, Yataklı Vagon Yolcusu, Varlık, 1948.

[17] Reşat Nuri Güntekin, Kızılcık Dalları, 1957, s.8.

[18] Refik Halid Karay, Bugünün Saraylısı, Çağlayan Yayınevi, 1954, s.12-13.

[19] Orhan Kemal, Gurbet Kuşları, Varlık, 1962, s.3, 193.

[20] Sait Faik Abasıyanık, “Haydarpaşa”, Açık Hava Oteli, Bilgi Yayınevi, 1980, s.119-123.

[21] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Bir Yol”, Bütün Öyküleri, YKY, 2003, s.82.

[22] Selim İleri, Hayal ve Istırap, Doğan Kitap, 2003, s.82.

[23] Tomris Uyar, “Sonuncu Belki”, Gece Gezen kızlar, Can Yayınları, 1991, s.7-18.

[24] Özen Yula, “Deniz Gören Odalar”, Arızalı Kalpler, Doğan Kitap, 2002, s.23-31.

[25] Jaklin Çelik, “Sevişme”, Yılanın Yolu, Aras Yayıncılık, 2003, s.93-99.

[26] Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları (İkinci Kitap), Bütün Şiirleri, YKY, 2007.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s