Aylık arşivler: Haziran 2017

Beşir Fuad Hakkında Yeni Bilgiler

Beşir Fuad Hakkında Yeni BilgilerIMG_0920IMG_0921IMG_0923IMG_0924Beşir Fuad Hakkında Yeni BilgilerIMG_0939

Reklamlar

25. Yılında Kara Kitap’ı (Yeniden) Okumak için 25 Neden

kara kitap

Kara Kitap yayımlandığında doğanlar şimdi  yirmi beş yaşındalar. O günlerde genç olanlar ise orta yaşı geçti, geçiyor. Yirmi beşinci yılı için yapılan özel baskı Kara Kitap’ı ilk defa okuyacak gençler için de,  nicedir okunacaklar listesinde bekletenler için de güzel bir fırsat yarattı. Ama asıl tadı “yeniden” okuyanlar çıkaracak. Çünkü Kara Kitap tek okumayla üzerinden geçip gidebileceğiniz bir roman değil. Bir çiçek dürbününü her sallayışta yeni şekillere bürünmesi gibi Kara Kitap da her okumada yeni hayaller, düşünceler açıyor önümüze. Bu romanı hem bir an önce okumak, hem de dönem dönem yeniden okumak gerek. Size bunun için en az yirmi beş neden sıralayabilirim:

1

Edebiyatımızda pek az roman tekrar okunacak güçte ve zenginliktedir. Bu tür kitaplar hakkında konuşurken “ilk okuduğumda…” diye kurulur cümleler, çünkü aradan bir süre geçtikten sonra yeniden okuma isteği uyandırırlar, tüketilemezler. Bunlara zaten “klasik” diyoruz. Kara Kitap Türk edebiyatının klasiğidir ve Calvino’nun da dediği gibi klasikler, insanların, hiçbir zaman ‘okuyorum’ demedikleri, genellikle ‘yeniden okuyorum’ dedikleri kitaplardır.” Kara Kitap’ı  yeniden okumaya zaten ilk okumanın sonunda karar vermişsinizdir.

2

Kara Kitap’ın parçalı yapısı sadece yeni okumalar için değil “seçilmiş” okumalar için de elverişlidir. Bir senfonide daha çok sevdiğiniz bölümünü tek başına dinleyebilmeniz gibi, Kara Kitap’ı da tadı damağınızda kalan bir bölümünden okuyabilirsiniz. Bir gün “Boğazın Suları Çekildiği Zaman”da dolaşmak için, bir başka gün Bedii Usta’nın mankenler galerisini gezmek için alabilirsiniz elinize. Bu defa önemli olan romanı kavrama çabası değil, kelimelerin zihninizde yarattığı büyüleyici resmi tekrar seyretme isteğidir.

3

Kara Kitap okurunu kendine hapsetmez, aksine başka okumalara yönlendirir. Öncelikle Doğu’nun büyük kültürüne açar. Şart değildir ama Kara Kitap’tan daha yoğun tad alabilmeniz için örneğin Hüsn ü Aşk’ı, Mantıku’t-tayr’ı da okumanız, Binbir Gece Masalları ve Muhayyelat’ı da elden geçirmeniz iyi olur. Bu demektir ki, bu kitaplarla kuracağınız her okuma deneyimi dönüp dolaşıp yolunuzu yeniden Kara Kitap’a getirecek, okumanızı tazeleyecektir.

4

Bu anlamda Kara Kitap, Türk romanının eve dönüşüdür. Benim çok önemsediğim bir yönü de budur. Kendisini Muhayyelat yazarı Aziz Efendi’nin torunu olarak gören Orhan Pamuk, çağdaş romanı Türkçenin yüzlerce yıllık hikâye geleneğine büyük bir ustalıkla bağlar. Kara Kitap’tan sonra romancılar dededen kalma sandığı karıştırmaya daha büyük bir cesaret gösterdiler. Bu dönüştürücü gücü bile Kara Kitap’ı edebiyatımızın en önemli romanlarından biri yapmaya yeter. Kitabını, New York’ta bir üniversite kütüphanesinde Mesnevi’yi, Hüsn ü Aşk’ı ve benzerlerini okurken kurgulayan Pamuk, kendisinden yaklaşık yüz yıl önce Paris kütüphanelerinde divan şiirini keşfeden Yahya Kemal gibi geleneksel hikâyeyi keşfetmiş ve yine onun şiire yaptığı gibi bu kaynağı yenileyerek Türk romanında bir dönem başlatmıştır.

5

Kara Kitap, hikâyeye övgüdür. Namık Kemal ve Ahmet Midhatların pozitivist Batı romanını yerleştirmek için anlatı dünyasından söküp atmak istedikleri geleneksel hikâyeye itibarını iade eden ilk “edebi metin”dir. Gerçekçi ve öğretici olmaya şartlanmış romancıların güdümündeki okur için büyülü bir bahçeye çıkmak gibidir. İçinden atamadığı olağanüstü hikâye dinleme ihtiyacını “yüksek edebiyat” içinde rahatça giderebilen okur, suçluluk duygusundan da arınır böylece. Bunun içindir ki sonunu bildiğimiz halde tekrarlatmaktan bıkmadığımız çocukluk masalları gibi, satır satır bildiğimiz Kara Kitap’ı da okumaktan bıkmayız.

6

Kara Kitap çıktığı günlerde yazarı sık sık okumak ile panayır ve eğlence kelimeleri arasında ilişki kurmuş olabilir ama çok da kulak asmamak gerek söylediklerine. Uzun okuma yolculuğunun sonunda sadece iyi edebiyatın hazzıyla dolmayacak, aynı zamanda  yaşadığınız topluma ve kendinize dair nice durum üzerine düşüncelere  dalacaksınız. Kara Kitap’ı okumak, hayata dair sorular uyandıran bir sürece katılmaktır. Pamuk’un bütün kitaplarında ama öncelikle Kara Kitap’ta kurcaladığı  konular arasında, Doğu Batı  kültürlerinin bir karmaşa içinde gündelik hayatımıza yansıması da vardır.  Bu tür sorunlar çağlar içinde bizimle birlikte yol aldıkça, Kara Kitap da yeniden okunabilme potansiyelini koruyacaktır.

7

Kara Kitap, okurunu sadece Doğu’nun değil dünya kültürünün büyük anlatıları arasında da dolaştırır. Attar’dan Dostoyevski’ye, Şeyh Galib’den Dante’ye kadar  dünyanın “edebiyat” denilen ortak bir coğrafyası olduğunu hatırlatan Kara Kitap’ı bu özel coğrafyanın defalarca dolaşabileceğiniz zenginlikteki bir ülkesi gibi de düşünebilirsiniz.

8

Kara Kitap için kullanılabilecek bir niteleme de “büyük roman”dır. Büyük roman dediğimde, yazıldığı edebiyatta romanı dönüştüren, ele aldığı konuya yeni bir boyut kazandıran, ait olduğu dilin anlatım olanaklarını geliştiren, yararlandığı kültürel kaynakları yeni bir işleyişle güncelleyen,  farklı dillerin edebi metinleriyle konuşan, çok katmanlı kitapları düşünüyorum. Bu romanlar aynı zamanda yazarın edebiyatçı kimliğinin de damgası olurlar. Bana göre Huzur ve Tutunamayanlar’dan sonra Kara Kitap  da Türkçenin daima başucunda duracak “büyük roman”larından biridir.

9

Kara Kitap, anlattığı ile anlatma biçimi arasındaki eşsiz uyumla da ayrı bir okuma tadı verir. Pamuk’un paramparça, grotesk ve karanlık bir dünyada çıkış yolu arayan bireyi anlatırken kurduğu parçalı yapı, dolambaçlı dil ve kapalı atmosfer göz kamaştırıcıdır. Geçmişle güncelin arasına sıkışmış İstanbul sokaklarını arşınlayan Galib’in yaşadığı kültürel kimlik ve varoluşsal anlam sorunları aslında tam da Türkiye’nin ruhunu yansıtmaktadır. İçerik, dil ve kurgudaki bu çarpıcı bütünleşmeleri zevkle tatmak için dahi kitap tekrar tekrar okunabilir.

10

Kara Kitap’ın çok katmanlı yapısı tek okumayla ele geçirilemeyecek kadar zengindir. En dikkatli okurlar bile kışkırtıcı bir kazı alanı gibi önünde duran metni yeniden dolaşma ihtiyacı duyarlar. Bu defa suları çekilmiş Boğaz’ın dibindeki balçıkta yürürcesine dikkatle yol alınmalıdır. Zamanın adeta fantastik bir dizilişle yan yana getirdiği değerli, bayağı, eski, yeni yığın yığın nesnenin arasındaki bağları nasıl ustaca gösteriyorsa yazar, okur da romandaki bütün unsurların birbiriyle ilişkisini aynı dikkatle görebilmeli, yorumlayabilmelidir. Bu da ancak yazma sürecinde metni defalarca kurup bozan yazar gibi, okurun da  gözünü Kara Kitap üzerinden defalarca geçirerek edineceği bir okuma ustalığı gerektirir.

11

Bütün büyük romanlar böyledir ama, Kara Kitap’ın iyi okuru yazara dönüştüren gücü üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Okumanın yazmak kadar ciddi bir eylem olduğunu ve güçlü yazarların ancak büyük okurlardan çıkabileceğini kanıtlayan Kara Kitap’ı okuduktan sonra kaleme sarılan yazarlar, ilerisi için iyi bir araştırma konusudur. Kara Kitap bu yönüyle bir yaratıcı yazarlık kursuna benzer ve iyi yazmak için, iyi kitapları tekrar tekrar okumak gerektiğini söyleyenlerin her zaman liste başında yer alacaktır.

12

Kara Kitap, okuruna zevk verir, düşündürür, yetiştirir ama sevecen bir metin değildir hiç, adı gibi karanlıktır. Metnin merkezini hemen kavramaya hevesli okuru oynak ve akışkan yapısıyla tedirgin edebilir. Bir kısım okur ise civa gibi başka tarafa kaydıkça kendisini de peşinden sürükleyen bu belirsizliğin ardında sürüklenmekten keyif  duyacaktır. Bu anlamda Kara Kitap okurunu klasik bir sona ulaştırmaz, kurduğu labirentten çıkarmaz ama daha değerli bir kazanç sağlar sonunda. Okur, Mantıku’t-tayr’ın kuşları gibi onca gayreti boşuna göstermemiş olduğunu anlar. Kısacası Kara Kitap, menzili olmadığını bildiğiniz halde tekrar çıkmaya can atacağınız maceralı bir yolculuğa benzer.

13

Buna göre (ve bana göre) Kara Kitap’ın okuruna hayatla ilgili fısıldadığı en etkileyici cümle romanın sonundadır: Tek teselli yazıdır. Orhan Pamuk, yazarak o teselliye ne kadar yaklaşmışsa biz de okuyarak onunla aynı çizgiye çıkar, bize sunduğu teselliden payımızı alırız. Sadece bu teselli payı bile Kara Kitap’ı tekrar okutacak güçtedir. Hayat kafanızı karıştığında bir köşeye çekilip neyse ki iyi kitaplar var, yazı var, edebiyat var demek için de yeniden okunabilir Kara Kitap.

14

Bu madde biraz “seçmeci” olacak ama, doğrusu da budur: Kara Kitap’ı en çok İstanbul tutkunları sevmiştir, sevecektir. Merkezine bir şehri yerleştiren romanların sayılı iyi örneklerindendir Kara Kitap. Şehirle romanın yapısı arasındaki benzerlik ise hayranlık verir. İstanbul’un dolambaçlı, sürprizli, nerede çıkmaza dönüşeceği, nerede birden bire ana yola bağlanacağı bilinmeyen ara yollarında dolaşır gibi okursunuz kitabı. Okumak bir yürüyüşe dönüşür Kara Kitap’ta. Her şeye rağmen büyüleyici İstanbul’u  arşınlamaktan nasıl bıkmazsak, kimi yerde İstanbul gibi zorlayıcı bir metne dönüşen Kara Kitap’ı da tekrar tekrar okumaktan bıkmayız.

15

Söz konusu İstanbul ise, Kara Kitap’ı yeniden okumak için bir başka önemli neden Pamuk’un şehirle kurduğu ilişkiyi anlattığı kitabı olacaktır. Kara Kitap’tan sonra yayımlanan İstanbul/Hatıralar ve Şehir’de Pamuk, İstanbul’un kişiliğinde ve edebiyatındaki etkisini uzun uzun anlatır.  Bu demektir ki Kara Kitap, bu kitapla arasındaki bağları keşfetmek için de ayrıca okunmalıdır.

16

Ve bu ikili etkileşim, doğrudan doğruya Huzur ile Beş Şehir arasındaki ilişkiyi düşündürüyor bana. Kara Kitap bağlamında Tanpınar ve Pamuk’un anlattığı İstanbulları karşılaştırmak da çoğu edebiyat tutkununun aslında tadını çoktan çıkardığı bir başka okuma deneyimi olacaktır.

17

Tanpınar demişken listeye bu konuda iki madde daha eklemek isterim, çünkü bana göre Pamuk’un Tanpınar’la nasıl konuştuğunun izini sürebilmek için Kara Kitap’ın kilit metni saydığım “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” adlı köşe yazısı ile Tanpınar’ın “Lodosa Sise ve Lüfere Dair” adlı gazete yazısını karşılıklı okumak gerek. Türkçede Boğaz için yazılmış en etkileyici metinlerden olan bu iki yazıda Tanpınar’ın renkli, aydınlık Boğaz’ı  Pamuk’un kaleminde ışıkları söndürülmüş,  suyu çekilmiş bir çamur yığınına dönüşür. Bizi bir aynanın sırlı yüzü ile karanlık arka yüzeyi arasında bırakan bu iki metin, yazarların benzer ve farklı yönlerini yorumlamak için çok verimli bir fırsat yaratır.

18

Kara Kitap’ı Huzur’la birlikte yeniden okuma isteği uyandıran  bir başka tema, aynı şekilde bir zıtlık ilişkisine dayanır. Öyle sanıyorum ki birbirinden bu kadar farklı söyleyişlerle bu kadar derinden konuşan iki roman daha yoktur Türkçe’de. Pamuk, Kara Kitap’ta Tanpınar’ın İstanbul’unu kendi çağına, diline, edebiyat anlayışına büyük bir özgünlükle çevirmiştir. Mümtaz’la Galib arasındaki benzerlik ile Hüsn ü Aşk’ı kullanma yöntemleri bile başlıbaşına bir inceleme konusu olacak kadar önemlidir. Ama asıl dikkate değer olan, Kara Kitap’ın Mümtaz’daki bütünlük ve saflık arayışına kapkara bir cevap vermesidir. Kara Kitap, kişinin ne yaparsa yapsın tamlığa ve saflığa kavuşamayacağını söyler. Huzur’un sonunda Mümtaz’ın bir kabus gibi farkettiği, hayatın paramparça ve karmaşık bir süreç olduğu gerçeği Kara Kitap’ta gelip tam kalbine yerleşir Galib’in.

19

Kara Kitap’ı yeniden okumanız için bir neden de edebiyat sosyolojisiyle ilgilidir. Türk edebiyatında pek az roman edebiyat çevrelerini birbirine katacak kadar geniş çaplı bir tartışmanın konusu olmuştur. Bu tartışma metinlerinden ayrı bir kitap yayımlandığını da düşünürsek, Kara Kitap’a kayıtsız kalmak imkansızlaşır. Romanı bir defa kendiniz için okuduysanız, bir defa da hakkındaki eleştirileri yeniden gözden geçirmek için okumalısınız demektir.

20

Kara Kitap tartışmalarının önemli bir ekseni postmodernizmdir. Yazarı ister kabul etsin, ister çoğunlukla yaptığı gibi reddedsin, Kara Kitap, çağın etkin edebiyat kuramı Postmodernizmin içinden yazılmıştır ve bu kuramı Türkçede örnekleyen en yetkin romanlardan biridir. Üstelik kitapta “Borges’in, Calvino’nun, Amerikan postmodernizminin de etkisi”  olduğunu bizzat yazarın kendisi söyler. Kara Kitap’ı postmodern tekniklerin nasıl kullanıldığını usta işi bir örnek üzerinden görmek için de  tekrar elinize alabilirsiniz.

21

Bir dilde bu tür romanlar ancak birkaç tane yazılabilir desem abartmış olmam sanırım. Yazarı dahi Kara Kitap’ı nasıl kaleme aldığına şaşırır bazen. “Belki de kitabın başarısının sırrı da bu. Kitabı yazarken ne yaptığım bana da karanlıktı. Hâlâ da öyle” diyor Pamuk. Hiç kuşkusuz Türk edebiyatının  ağır yazarlarından /tezli romanlarından sıkılmış okuru için Kara Kitap’ı  çekici kılan noktalardan biri de Pamuk’un kitabıyla kurduğu bu ilişki biçimi olsa gerektir.

22

Kara Kitap, Pamuk külliyatının “kara kutu”sudur, bizzat yazarının “kendi sesimi bulduğum romanım” dediği kitaptır. Kara Kitap’ı bütün romanlarını birbirine bağlayan ‘kilit taşı’na da benzetebiliriz. Her büyük romanıcının kendisini temsil eden sesini, üslubunu, dünyasını yansıtan böyle tipik bir romanı vardır. Pamuk ilk romanından itibaren dokuz roman boyunca aynı temaları çoğaltarak, derinleştirerek yazmaktadır ve Kara Kitap giderek genişleyen bu yapının temel direğidir. Demem o ki, Orhan Pamuk okudum diyebilmek için, başka ne okumuş olursanız olun, Kara Kitap’ı mutlaka ve hatta yeniden okumalısınız. Daha doğrusu her yeni Orhan Pamuk kitabında dönüp tekrar Kara Kitap’a da bakmalısınız.

23

Sadece romanları değil, Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabını da daha iyi anlamak için tekrar okunabilir Kara Kitap. Yazarın roman türünde neyi neden nasıl yaptığını açık seçik gösteren bu metnin kılavuzluğunda Kara Kitap biraz daha aydınlanacaktır. Saf ve Düşünceli Romancı’da bizi mutfağına sokan Pamuk, özellikle romanlarla teorik açıdan ilgilenenlerin Kara Kitap’dan alacağı zevki ikiye katlayacaktır.

24

Kara Kitap’ı yeniden okumanız için çok keyifli bir neden daha var: Darmin Hadzibegoviç’in hazırladığı Kara Kitap’ın Sırları. Neleri kaçırdığınızı, nelerin farkına vararak, tadını çıkara çıkara okuduğunuzu görmek için önce Kara Kitab’ın Sırları’nı ardından Kara Kitap’ı yeniden okumak gerekir. Tıpkı DVD’lerdeki “film arkası”nın filmi yeniden izleme isteği uyandırması gibi, romanın nasıl oluştuğunu anlatan bu çalışma da okuru yeniden Kara Kitap’a döndürecek ilginç bilgilerle doludur.

25

Kara Kitap’ı okumak veya “yeniden okumak” için belki de en temel neden, Orhan Pamuk’a niçin Nobel ödülü verildiğini anlamak olacaktır. Ödül gerekçesi sanki sadece Kara Kitap düşünülerek kurulmuş gibidir. “Şehrin melankolik ruhunun izlerini sürerken birbirleriyle çatışan ve içiçe geçen kültürlerin yeni simgelerini bulmuştur” cümlesinin Pamuk külliyatındaki tam karşılığı Kara Kitap’tır. Romanı benim gibi çok sevebilir ya da sadece beğenebilirsiniz ama her insaflı okur, Kara Kitap’ı elinden bıraktıktan sonra Pamuk’a gelişigüzel yöneltilen eleştirilerin önünde taş gibi bir metnin durduğunu ve edebiyat dışı ölçütlerle bu gerçeğin değiştirilemeyeceğini  görecektir.

  Cumhuriyet Kitap, 22 Mayıs 2015

Haydarpaşa Garı: İstanbul’un Eşiğinde Edebiyat

haydarpaşa

İşleviyle, görüntüsüyle İstanbul’un en ‘romanesk’ binalarındandır Haydarpaşa Garı. Sadece yolcu/yük taşıyan trenlerin değil, İstanbul’un da Doğuya açılan kapısıdır. Anadolu İstanbul’la, İstanbul Anadolu’yla bu kapıdan geçerek yüzleşir. Edebiyat da bir yüz yıldır bu yüzleşmenin fotoğrafını çekiyor. Ne iyi ki, edebiyatın böyle bir gücü de var. Anekdot, birgün Paris yıkılırsa Balzac’ın romanlarına bakarak yeniden inşa edilebileceğini söylüyor. Bu kadar iddialı olmasa bile, bizim edebiyatımız da İstanbul’a  az çok ayna tutmuştur. Bugün siyah-beyaz Yeşilçam filmlerini seyrederken bakışlarımız nasıl hayret ve hüzünle şehrin tenha sokaklarına, Boğaziçi’nin yeşil tepelerine, Hisarların etrafındaki boşluklara takılıp kalıyorsa  Reşat Nuri’nin, Halide Edib’in, Refik Halid Karay’ın, Orhan Kemal’in, Sait Faik’in romanlarını, öykülerini okurken de bilincimiz aynı heyecanla çalışıyor.

Değişim kaçınılmazdır ama yaşadığımız İstanbul ile okuduğumuz, dinlediğimiz, seyrettiğimiz İstanbul arasındaki uçurum gerçekten de korkutucu. Bu uçurum sadece şehri değil, toplumsal belleğimizi yutuyor, bizi yoksullaştırıyor. Kuşkusuz bugün Haydarpaşa Garı ve çevresine zarar gelmemesi için uğraşanların amacı da sadece güzelliği kimilerince tartışılır bir binayı korumak değil, şehrin belleğine sahip çıkmak, bu yoksullaşmaya karşı durmaktır.

Haydarpaşa Garı bir “bellek bina”dır. Gar ile Anadolu arasında gidip gelen her tren, Türkiye’nin toplumsal tarihini, kültürel, ekonomik çözülüş ve yapılanışlarını, yani bir başka yolculuğu da yaşamıştır. Garın saati, Türkiyenin saatidir bu anlamda. Haydarpaşa Garı’nın toplumsal hayatımıza katıldığı yüzyılı düşünürsek, modernleşme tarihimizin hemen hemen bütün ana duraklarının bu raylar üzerinde yer aldığını görürüz: II. Meşrutiyet yıllarının karmaşasını, İttihatçılar’ın gadrine uğramış siyasi sürgünleri, Birinci Dünya Savaşı’nın cephe yolcularını, Kurtuluş Savaşı’nın güç koşullarını, Cumhuriyet heyecanını, İstanbul merkezinden Anadolu’ya doğru yola çıkan umutları, İkinci Dünya Savaşı’nın yoksulluklarını, Varlık Vergisi’nin Aşkale’ye sürüklediği talihsiz yolcuları, Anadolu’dan İstanbul’a açılan göç yollarını, bu yoldan şehre uçan gurbet kuşlarını, giderek kalabalıklaşan şehirde yalnızlaşan, kurtuluşu kaçıp gitmekte bulan  modern hayat yorgunlarını… Hepsini Haydarpaşa Garı’nda karşılayıp oradan uğurladık bir yüz yıldır.

Peki, edebiyat şehri görüntülerken Haydarpaşa Garı’nı ve yolcularını nasıl kaydetmiş? Ya da şöyle soralım: Yazarlarımız için ne ifade ediyor Haydarpaşa Garı? Enis Batur’un dediği gibi  bir “gam lekesi” mi, Tanpınar’ın öyküsündeki gibi “lahit” mi, Yahya Kemal’in gözündeki gibi, “müstekreh depo”mu, Ahmet Haşim’in denemelerine yansıdığı şekliyle  ülkenin etnografik haritası mı, yoksa Haydar Ergülen’in dediği gibi “İstanbul’da zamanın edebi kapısı”mı?

Enis Batur, garı kavuşmadan çok ayrılığın tanığı olarak görüyor, bunun için bir “gam lekesi”dir o: “Ayrılmalar, kopuşlar, geri dönüşsüz yola çıkışlar, kavuşmaları gölgelerin altında hep ezmiştir. Gecenin sonunda kıpırdanır, gün boyu dolar ve boşalır, en gergin anlarını karanlığa saklar, sonra soluk alır biraz, ama hiç uyumaz. Gardan açıldıkça içlere sokuldukça genişler organları: Her gar gövdesinden kat be kat iri gölgesiyle kendini tamamlar. Haydarpaşa başka hiçbir kardeşine benzemez: Bozkırdan gelen, iskelesinden denize açılır, gider karşı kıyıla, kıtaya ayak basar.”[1]

Ahmet Haşim ise “her sabah Haydarpaşa’ya gelen posta trenlerinden çıkan yolcu kafileleri”nde yaşadığımız toprakların etnografik haritasını bulur. Gara yığılan “eşya tâ ilkel kabile hayatından en son asırlara kadar bütün tarihi merhalelerin ayrı ayrı yaşayış tarzını ibret ve hikmet gözüne nakl ve hikâye eder.”[2] Bazen de gar, Ahmet Haşim’in tanıklığında siyasetçi ve bürokrat yolcularla bir Ankara karnavalına dönüşür. Böyle günlerde gar “garip ve korkunç bir manzara”ya bürünür. “İstasyonun geniş taşlığı devlet adamlarıyla ağzına kadar dolu”dur. “Kalpaklarının ihtişamı, çehrelerinin şiddeti ve bilhassa etraflarında durmaksızın selamlayan ahbaplarının çokluğundan mebus, vekil, müsteşar veya vali oldukları anlaşılan birçok kişi; saygılı maiyetlerinin ortasında büyük paşalar; çeşitli rütbelerde askerler, polis üniformalı belediye memurları, asker üniformalı polisler ve bütün bunların içinde her tarafı parıl parıl yanan, vezir kıyafetinde, rugan çizmeli, apoletli, kordonlu, tuğlu, büyük, gösterişli başkomiserler” garın “bu sakin sabahında devletin ezici manzarası” Ahmet Haşim’e “cidden titretici” görünür.[3]

Çağdaşı Yahya Kemal’in gözü ise garın yolcularında değil, mimari yapının üzerinde dolaşır. Ona göre Haydarpaşa Garı, İstanbul’un en kötü yapılarından biridir. “Kör Kazma” adlı yazısında bu kanaatine bir “ecnebi mimar”ı da ortak eder: “Dört sene evvel bir ecnebi mimarla Haydarpaşa vapurunda idim. Vapur denize açıldıktan sonra Anadolu sahili görünür görünmez bu ecnebi mimar ‘ne güzel mimari’ dedi. Ben Haydarpaşa Garı’ndan bahsediyor sandım. ‘Son senelerde yapıldı’ dedim. Yüzüme hayretle baktı. ‘Hayır o müstekreh [iğrenç] anbarı kastetmiyorum. Şu dört köşe kuleli bina güzel’ diye Selimiye Kışlası’nı gösterdi. Bütün Türkler bu şehirde herhangi bir binayı bu kışladan fazla beğenir, çünkü beyinlerinde ‘yeni’ dedikleri mikropla aşılanmış bir neslin çocuklarıdır.”[4]

Garın yapısına İstanbul’un mimari geleneği içinden baktığı için belki de, Yahya Kemal’inki anlaşılabilir bir tutumdur. Ama Haydarpaşa Garı, tam da bu yapısal özelliği yüzünden Anadolu’dan gelenler için İstanbul masalının şatosu değil midir? Görkemli ve yadırgatıcı…  Oysa aynı zamanda (belki de Anadolu toprağından olmasından) ne kadar da kendi halinde ve içe dönüktür. Onu bu açıdan Sirkeci Garı’yla karşılaştıran Haydar Ergülen şöyle diyor:

“İstanbul’dan kalkan trenler iki kapıya götürüp bırakıyor yolcularını; Doğu kapısına gidenler, Haydarpaşa çıkışlılar, hasrete kavuşturuyor; Batı kapısından gidenler, Sirkeci çıkışlılar, ayrılığa kavuşturuyor. Ece Ayhan’ın deyişiyle ‘Sirkeci Cumhuriyeti’nden gidenler, zamanın hiçbir zaman beklemedikleri. Sirkeci Garı’yla Haydarpaşa Garı’nı karşılaştırın; ilkinde raylar üzerinde bile olsa zamana koşanları göreceksiniz, ikincisinde ise ‘bu da geçer yahu’ sabrıyla, içine kurulu saatin ayarını başkalarının saatine bakarak yapanları. İstanbul’un tren garlarında bilhassa Haydarpaşa’da yalnızlığı yalnızca Allah’a mahsus bir hal olarak bilenler, zamanın sınavından bu dünyada da geçmek üzere bekliyorlar. Başkalarıyla beraber ve içlerinde taşıdıkları bir yakınlığa göre biliyorlar ve bekliyorlar ‘zamanın vakti’nin gelmesini.”[5]

Haydarpaşa ve Sirkeci arasındaki kişilik farkı ne olursa olsun, tren garları ayrılık ve kavuşma gibi iki ağır ruh halinin mekânı olarak her zaman trajiktir. Attila İlhan’ın “İstanbul Ağrısı” şiirinde görüntülediği gibi, trenler Sirkeci Garı’ndan çığlıklar atarken, Haydarpaşa’da intihar dumarlarına gömülmüştür:

Eğer sen yine İstanbul’san

Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan

Sirkeci Garı’nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp

İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa’dan

Anadolu üstlerine bakıp bakıp

Ağlayan

Sen eğer yine İstanbul’san[6]

 Haydarpaşa Garı’ndan kalkan trenlerin çığlığını bir başka İlhan şiirinde de duyarız:

Bir katar kaybolur Haydarpaşa Garı’ndan

Bırakıp gümüş çığlıklarını tel tel ardında[7]

İçinden Haydarpaşa Garı ve trenlerinin geçtiği birçok şiir, öykü, roman yazılmıştır ama Haydarpaşa garı ve edebiyat denince herkesin aklına ilk gelecek olan hiç şühpe yok ki  Gurbet Kuşları (Orhan Kemal) ile Memleketimden İnsan Manzaraları’dır (Nazım Hikmet). Ama ben daha öncelere gideceğim, romanımızın ilk “İstanbul kaçağı” Ahmet Cemil’e (Mai ve Siyah, H. Z. Uşaklıgil).

Romanın sonunda bir intihara benzeyen o büyük kaçışından önce,  zaman zaman kendi siyah dünyasından arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin mavi dünyasına sığınırken yardımcısı Haydarpaşa’dan kalkan trendir: “Haydarpaşa’dan katara atlamak, Erenköy’de inmek; istasyondan epeyce uzak olan Hüseyin Nazmi’nin gök rengi boyalı, bahçesi demir parmaklıklı zarif köşkü”nde kendini unutmak.[8] Bir “kaçış edebiyatı” için trenlerden daha güzel ne olabilir? Ancak Ahmet Cemil romanın sonunda İstanbul’dan trenle değil, vapurla uzaklaşır. Güvertede şehrin silüetini seyrederken, Çamlıca’yı, Üsküdar’ı dolaşan bakışlarının Haydarpaşa Garı’nı görmeyerek birdenbire Fener ve Moda’ya atlaması da acaba “mavi ev”in yolunu bir an önce unutmak için midir?

Sessizliğin ardındaki fırtınaya benzeyen II.Meşrutiyet’in çılgın  temposu ile Birinci Dünya Savaşı’nın ağır yıllarına paralel olarak edebiyatın coğrafyası da dışa açılır. Haydarpaşa Garı bu süreçte en hüzünlü günlerini yaşar. Bir yanda İstanbul yönetimi “sakıncalı”ları trenlerle Anadolu’da çeşitli sürgün yerlerine gönderirken bir yandan da cephelere kata katar asker taşınır. Uğurlayanların geri dönmesi çok zordur artık. Gar bu ayrılışların gizlenmiş acısını bütün ağırlığıyla içinde tutar. Hiçbir savaş günlüğü yoktur ki Haydarpaşa Garı’ndan başlayan yolculuğu anmadan geçsin. Ömer Seyfettin, “Kaç Yerinden” adlı öyküsünde cepheden cepheye nakledilen bu gençlerden birine Haydarpaşa Garı’nda rastlamış, garın geniş merdivenlerinde elini sıkarak kaçınılmaz bir ölüme doğru yolculamıştır.[9]

Savaşın sonu, İstanbul’un işgal yılları… Anadolu hareketinin başladığı günlerde şehrin kapısı işgal güçleri tarafından sıkı bir denetim altındadır. Haydarpaşa Garı, harekete katılmak için Anadolu’ya geçmeye can atanlara kapatılmıştır. Dönemi anlatan romanlara garın tehlikeli durumu da yansır. Ateşten Gömlek’te (Halide Edib Adıvar) İhsan, “İngilizler, Türkler’den kuşkulu gördükleri adamları Haydarpaşa treniyle geziye çıkarmadıkları” için karadan kaçıp gider.[10] Yorgun Savaşçı’da (Kemal Tahir) Cemil, garda çalışan işgal memurlarının kaba hareketlerine öfke doludur. Refik Halid Karay’ın anılarında ise, işgal güçlerinin garda uyguladığı baskı ve sıkıntılı hava yer eder. Giriş çıkışlarda kuş uçurmayan işgal askerleri, garın ritüellerini bile değiştirirler. Tren kalkışlarında yıllardır alışıldığı gibi kampana çalınıp “tamam!” diye bağırılması, nedendir bilinmez, yasaklanıverir.[11]

Bu yıllarda Anadolu’ya başka kutsal amaçlarla gitmeye çalışanlar da vardır. Vurun Kahpeye (Halide Edib Adıvar) romanının talihsiz Aliye’si mesela… “Nihayet hiç kimsenin gitmediği …kasabasının açık bulunan öğretmenliğini kendisine verdikleri zaman” Aliye bir başka savaşın, bağnazlıkla savaşın kurbanı olacağı macerasını yaşamak üzere “tek ve eski bir sandıkla Haydarpaşa’dan trene binecek”tir.[12]

Bu yıllarda cephelere asker taşıyan vagonların pek azı dolu dönebilir. Bir zafer duygusu yaratsa bile bu dönüşte asıl görüntü, savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisidir.  Eski Hastalık (Reşat Nuri Güntekin) romanında Züheyla, babasının “başındaki heybetli kalpak, yakasındaki miralay nişanları, göğsündeki İstiklal madalyası” ile görkemli dönüşünü hayal ederken, Haydarpaşa’da trenden “soluk elbiseli, soluk benizli, ak saçlı bir hasta” iner. [13]

Bu tarihi dönemeçten sonra Hayradpaşa Garı’ndan kalkan trenlerin Anadolu ile kurduğu bağa bambaşka bir anlam yüklenir. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Görmüş geçirmiş İstanbul, yüzyıllardır biriktirdiği kazançlarını başta Ankara olmak üzere Anadolu’yla paşlaşacaktır şimdi. Haydarpaşa’dan Ankara’ya, Anadolu’ya kalkan trenler artık sadece yolcu değil bir misyonu da taşıyordur. Yazılarında simgesel konuşmayı çok seven Yakup Kadri’nin Ankara romanında Haydarpaşa’dan kalkan treni “kervan”a, Anadolu’yu “çöle” benzetmesi anlamlıdır bu yüzden.[14]

İstanbul’dan Anadolu’ya açılan “medeniyet treni”nin yolcuları çeşit çeşittir. Halide Edib, Zeyno’nun Oğlu romanındaki Haydarpaşa Garı sahnesiyle bu çeşitliliği birkaç çarpıcı detayla aktarır. Yolculardan Züppe ve kibirli Mesture Hanım, “Diyarbakır’a medeniyet götürmek’ amacıyla yola çıkan bir kaymakamın karısıdır. Aynı trendeki Zeyno ise yöre insanıyla kuracağı sıcak ilişkilerle yazarın “İdeal kadın”ını temsil eder. Onları uğurlamak için Haydarpaşa Garı’na gelenler de hal ve tavırları, dilleriyle bambaşka dünyaların insanlarıdır.[15]

Bu yıllarda Haydarpaşa Garı’ndan kalkan trenler İstanbul-Ankara arasında bir bürokrat/politikacı “servis aracı” gibi işler. Ahmet Haşim’in de dediği gibi garda Ankara yöneticilerinin bütün rütbelerini görmek mümkündür. Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyan bürokratlardan biri Bekir Sıtkı Kunt’un “Yataklı Vagon Yolcusu” öyküsünde çıkar karşımıza. Garda rasladığı tanıdık bir odacı tarafından dolandırılan bürokratın öfkesini tatlı tatlı anlatan öykü Haydarpaşa’dan Ankara’ya yol alan bir trende geçer.[16]

İstanbul’dan Ankara’ya, oradan Anadolu’ya akması beklenen “medeniyet” bir türlü kendisinden bekleneni gerçekleştiremimiş olmalı ki bi süre sonra trenler aynı hızla Anadolu insanlarını “medeniyet”e, “umut kapısı” İstanbul’a akıtmaya başlayacaktır. Haydarpaşa Garı bir daha asla eskisi gibi olmayacak hayatların kapısıdır artık. Tahta bavullu Anadolu’nun İstanbul’la macerası bu eşikte başlar.

“Tahta bavul” Haydarpaşa Garı’nın yoksul yolcularını anlatmak için en çarpıcı simge bana göre.  Denizde boğulmamak için yapışılmış tahta parçaları gibi sımsıkı tutulur sapları; şehirle kıran kırana geçecek bir yaşama savaşı kapıdadır. Adapazırı’ndan İstanbul’a gelirken parası yetmediği için Pendik’te inmek zorunda kalan köylünün de dediği gibi, “Tren adamı Haydarpaşayacak babasının hayrına götürmez” çünkü.[17]

Haydarpaşa trenleri, Bugünün Saraylısı (Refik Halid Karay) romanındaki  Atâ Bey’i de yoksul bir köy çocuğu olarak getirip bırakmıştır İstanbul’un kapısına. Yıllar sonra Atâ Bey, aynı yerde Adapazarı’ndan gelecek yolcusunu beklemektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın yoksulluk yıllarıdır. Pahallılık yüzünen garın büfesinde birkaç kadeh atamayan Atâ Bey, sıkıntıyla zamanın geçmesini beklerken yıllar önce aynı trenle şehre gelişini hatırlar: “Gar o sırada yeni yapılmıştı; Birinci Harpte cephaneler patlamış, binaların bir kısmı uçmuştu. Bak, yine orada duruyor; şalvarlı ufak köylü çocuğun yerine kırçıl saçlı, bıyıkları matruş efendiden bir adam gemiş; başka bir köy çocuğunu beklemektedir.  Ne tuhaf şu dünya…”[18]

Anadolu’dan gelmiş insanların garın denize açılan geniş merdivenerinden inerek İstanbul’la karşılatığı an, göç temasını işleyen pek çok romanda bulunabilir. Ancak bu romanların en etkili örneği hiç kuşkusuz Orhan Kemal’in sinemaya da aktarılmş olan Gurbet Kuşları’dır. Bu roman ve filmi çoğumuzun hafızasında Haydarpaşa Garı sahnesiyle yer etmiştir olmalıdır. Kuş, kuşluk treni, gar, gurbet motifleri roman içinde şiirsel bir ritimle terarlanırken Haydarpaşa Garı göç duygusunun heyecan ve ümitlerle yoğunlaştırıldığı bir sahneye dönüşür:

“Taa Kurtalan’dan kalkıp, yolu üzerindeki irili ufaklı istasyonlardan topladığı çeşitli yolcularla tıka basa dolu ‘Kuşluk treni’ Haydarpaşa Garı’na çığlık çığlığa girdi. Ağırlaştı. Sonra da ıslak fısıltılarla rayların üzerine upuzun serildi kaldı. Koşanlar, koşuşanlar… Koşan, koşuşanların arasında istasyon görevlilerinden başka  gar hamalları, yolcuları karşılamaya gelmiş fötr şapkalılar, mantolu tayyörlüler, ilk şaşkınlık, ilk heyecandan sonra her şey durulur gibi oldu. Vagonlardan bavul, sepet, heybeleriyle inenler, öteberilerini vagon pencerelerinden hamallara uzatanlar… Gurbet kuşları katarın en arka vagonlarından iniyorlardı, kara kara, kuru kuru. Ne karşılamaya gelenler vardı, ne de çoğunun bavullarıyla sepeti, hatta yorganı. Yorganı olanlar, yorganlarını birer er kaputu gibi dürmüş, kınnapla çeke çeke bağlamışlardı. Bir, beş, on değil, yirmi, otuz, kırk, elli belki de daha çoktular. Anadolu içlerinden kopup gelen her tren, her ‘Kuşluk treni’, her gelişinde gurbet kuşlarını toparlayıp getiriyordu İstanbul’a. (…) Haydarpaşa Garı o gece, sabahleyin gara çığlık çığlığa girip raylar üzerine serile kalacak bu trenlerden, bu “Kuşluk trenleri”nden birini bekliyordu. Bundan öncekiler gibi bu da gelecek, raylarda serilip kalacak, fötr şapkalı, tayyörlü, mantolu karşılayıcıları olmayan kara, kuru sevimsiz ‘Gurbet kuşları’, Haydarpaşa Garı’nın yabancıya çok muhteşem gelen çekinme, hatta korku veren yüksek çatılarıyla büyük yapılarına hayran hayran bakacaklardı.”[19]

Tren yıllarca Haydarpaşa Garı’na Anadolu’nun dört bir yanından topladığı gurbet kuşlarını taşır durur… Sait Faik’in kalemine bunlardan bir İstanbul yılgınının geri dönüşü takılmıştır. “Haydarpaşa” adlı öykü/röportajında “İstanbul nemize gerek?” diye tahta bavuluyla ve çocuklarıyla gara koşan bir aileyi görüntüler.[20]

Haydarpaşa Garı’ndan dolu dolu vagonlarda İstanbul’a giren her tren şehrin çehresini biraz daha değiştirir. Hayatın ritmini arttırması, hızlı kara yolu araçlarının, otobüslerin ağırbaşlı tenlerin yeri almaya başlamasıyla Haydarpaşa Garı’nın yolcuları da değişmeye başlar. Artık gideceği yere bir an önce ulaşmak isteyenlerin değil, belki daha çok yolculuk sürecini yaşamak isteyen yalnız ve yorgun bireylerin seçeneğine dönüşür trenler. Hatta giderek yalnızlık, kenara itilmişlik ya da bilinçli bir kaçışın  romaneskini simgeler. Haydarpaşa ise görkemli binasının suskun yüzüyle nasıl da denk düşer bu kaçışlara. Bulunduğu yere ait değilmiş gibi tedirgin durmaz mı suyun kenarında? Boğaziçi’nin dokusuna en aykırı bina da o değil midir? Toplum içinde yalnız, tedirgin bireylerin dilinden de en iyi o anlayacak, kaçış yollarını o açacaktır.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bir Yol” öyküsü bu insanlardan birini anlatır. Öykü kişisi hayatın sıkıştırdığı, bireyselliği toplumsal kurumların zorunlulukları içinde örselenmiş bir “yalnız adam”dır. Sevincini de karamsarlığını da Haydarpaşa Garı’yla paylaşacak kadar bina ile özdeşleşmiştir. Kaçışın hiçbir zaman gerçekleşemeyceğini sezdiği gün gar kendisine bir “lahit” gibi görünür. “Her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa Garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit’e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. hiçbir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler.”[21]

Sürat çağının temposundan uzakta, buharlar içinde savrulup giden “yalnızlar” için garlar ve trenler bambaşka bir anlam yüklenir edebiyatta. Çılgın kalabalıktan kaçan yorgun bedenlerin yavaşlamış ritmine uygun tekdüze akıp giderler. Selim İleri’nin Hayal ve Istırap romanında “kendisi için yapabileceği hiçbir şey kalmamış insanın kayıtsızlığı”yla İstanbul’dan Anadolu’ya kaçan Mediha, kırgınlığını, küskünlüğünü Haydarpaşa Garı’nda yolcu uğurlamaya gelmiş insanlara da yansıtır. “Bütün bu kalabalık buruk gülümsemeli, gözü yaşlı, birbirine veda etmekteyken” Mediha hepsini “tiksintiyle” seyreder. ikiyüzlülükle suçladığı bu kalabalık karşısında, yalnızlığının, kimsesizliğinin “belki de hiçbir zaman” kendisine acı vermediğini düşünür, avunur.[22]

Yaşadığı hayatın dar çemberinden kaçmak için trene atlayıp uzaklaşanlardan biri de Tomris Uyar’ın  “Sonuncu Belki” adlı öyküsünde çıkar karşımıza. Haydarpaşa’dan kalkıp Ankara’ya giderken kar yüzünden yolda kalan bir trende geçen öykü, sonlarına doğru fantastik bir havaya bürünürken tren kaçışın, onun önünü kesen raylardaki kar ise imkansızlığın simgesine dönüşür.[23]

Özen Yula’nın “Deniz Gören Odalar” adlı öyküsü de bütünüyle Haydarpaşa Garı’ndan kalkan bir trende kurgulanmıştır. Kırık dökük insanların, hayata bir yerden tutunma umuduyla bindikleri tren kaza geçirince bütün planlar bozulur, niyetler yarım kalır. Uyar’ın öyküsünde olduğu gibi, burada da yerine ulaşamayan tren ile hayat ve yolculuk arasında paralellik kurulur.[24]

Mekân olarak Haydarpaşa Garı’ndan kalkan treni seçen öykülere ilginç bir örnek de Jaklin Çelik’in “Sevişme” adlı öyküsüdür. Genç bir kadının karşısındaki erkekle diyaloğu şeklinde kurgulanmış öykünün sonunda, sıkı bir hesaplaşmaya girişen yolcunun aslında trenle söyleştiğini fark ederiz. Tren, yolcunun kendisiyle yüzleşmesi için yükselen iç sesidir ve onu gitmek / kalmak / bağlanmak / alışkanlıklar / hiçleşme… etrafında didikler durur. Öykü bu yönüyle bir bakıma “trenle kaçanlar”ın da iç portresini çıkarmaktadır.[25]

Bütün bu öykülerin dikkat çeken yönü, tren yolcularının içe dönüklüğü ve onları ister istemez saran hüzünlü havadır. Neşe ve sevinç hiç bulaşmamış gibidir tren yolculuklarına.

Yüzyılı aşkın süredir Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinden trene binip gidenler, garın büyük kapısından şehrin büyülü silüetiyle karşılananlar çok değişti. Sürgüne gidenler, cepheye gidenler, Ankara’yı kurmaya gidenler, Anadolu’ya ‘medeniyet’ götürmeye gidenler; oradan kalkıp taş ve toprakta altın aramaya gelenler… Sonra kaçış: şehirden kaçanlar, toplumdan kaçanlar, kendinden kaçanlar… Haydarpaşa Garı’nın yolcularındaki bu değişim sürecek mi; gar İstanbul’un eşiği olarak şehrin/toplumun değişimine tanıklık edecek mi yine? Kim bilir, belki de son yolcularını taşıyor bu günlerde. Ancak kendisini hiç terk etmeyecek bir dostu hep kalacak yanı başında. Merdivenden inip çıkan o renkli kalabalığı olmadan neye benzeyeceği bilinmez ama Nazım Hikmet’in de dediği gibi, bahar Haydarpaşa Garı’na hep “balık kokusu”yla gelecek:

Denizde balık kokusuyla

Döşemelerde tahtakurularıyla gelir

Haydarpaşa garında bahar

Sepetler ve heybeler

Merdivenlerden inip

Merdivenlerden çıkıp     

Merdivenlerde duruyorlar[26]

Eşik Cini, sayı 1, Ocak-Şubat 2006, s.127-133

[1] Enis Batur, “Haydarpaşa”, Sahici Trenler İçin Oyuncak Kitap, YKY, 2003, s.23.

[2] Ahmet Haşim, “Yolcu Eşyası”, Gurabahane-i Laklakan /Diğer Yazıları, (Haz. İ.Enginün, Z.Kerman), Dergah, 1991, s.280.

[3] Ahmet Haşim, “Çok! Ne Kadar Çok!”, Gurabahane-i Laklakan/Diğer Yazıları, s.280.

[4] Yahya Kemal, “Kör Kazma”, Aziz İstanbul, Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, 1974, s.145-146.

[5] Haydar Ergülen, “İstanbul’da Zamanı Bekleme Salonları”, İstanbul, sayı:51, Ekim 2004, s.116.

[6] Attila İlhan, “İstanbul Ağrısı”, Ben Sana Mecburum, Bilgi Yayınevi, s.129-141.

[7] Attila İlhan, “Söyler”,  Ayrılık Sevdaya Dahil, Bilgi Yayınevi, 1993, s.41.

[8] Halid Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah, İnkılap ve Aka, 1980, s.51.

[9] Ömer Seyfettin, “Kaç Yerinden”, Beyaz Lale, Bilgi Yayınevi, s.129-141.

[10] Halide Edib Adıvar, Ateşten Gömlek, Atlas Kitabevi, 1971, s. 46

[11] Refik Halid Karay, “Şimendifercilik Oynadığımız Zamanlar”, Bir Ömür Boyunca, İletişim, 1996, s.71-74.

[12] Halide Edib Adıvar, Vurun Kahbeye, Remzi Kitabevi, 1995, s.6.

[13] Reşat Nuri Güntekin, Eski Hastalık, İnkılap ve Aka, 1970, s.28.

[14] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, Remzi Kitabevi, 1972, s.147.

[15] Halide Edib Adıvar, Zeyno’nun Oğlu, 1967, s.50.

[16] Bekir Sıtkı Kunt, “Yataklı Vagon Yolcusu”, Yataklı Vagon Yolcusu, Varlık, 1948.

[17] Reşat Nuri Güntekin, Kızılcık Dalları, 1957, s.8.

[18] Refik Halid Karay, Bugünün Saraylısı, Çağlayan Yayınevi, 1954, s.12-13.

[19] Orhan Kemal, Gurbet Kuşları, Varlık, 1962, s.3, 193.

[20] Sait Faik Abasıyanık, “Haydarpaşa”, Açık Hava Oteli, Bilgi Yayınevi, 1980, s.119-123.

[21] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Bir Yol”, Bütün Öyküleri, YKY, 2003, s.82.

[22] Selim İleri, Hayal ve Istırap, Doğan Kitap, 2003, s.82.

[23] Tomris Uyar, “Sonuncu Belki”, Gece Gezen kızlar, Can Yayınları, 1991, s.7-18.

[24] Özen Yula, “Deniz Gören Odalar”, Arızalı Kalpler, Doğan Kitap, 2002, s.23-31.

[25] Jaklin Çelik, “Sevişme”, Yılanın Yolu, Aras Yayıncılık, 2003, s.93-99.

[26] Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları (İkinci Kitap), Bütün Şiirleri, YKY, 2007.