Yangından Kurtulan Bir Tomris Uyar Öyküsü: “Yabancı Ölüler”

photo (3)Tomris Uyar’ın ilk öykü kitabı “Suya Yazılı”nın basılmayı beklerken yayınevinde çıkan yangında nasıl yok olup gittiği, edebiyat dünyamızın buruk hikâyelerinden biri olarak anlatılır. Kopyası çıkarılmamış dosyadan geriye sadece Varlık dergisinde yayımlanan “Kristin” adlı öykü kalabilmiştir. Uyar’ın okurları, özellikle İpek ve Bakır’ın olgun ve lirik atmosferine tutulup kalanlar, o ilk kitaptan neleri kaçırmış olabileceklerini merak ve üzüntüyle düşünürler hep. Oysa yazar, bu olay karşısında son derece soğukkanlıdır. Hiçbir zaman “büyük bir kayıp” olarak yansıtmadığı kitabının ardından ağıt tutmaması, yazarı tanıyanları yadırgatmasa bile dikkat çekicidir. “Suya Yazılı”, sanki adındaki ironiyi gerçekleştirircesine yok olmuştur. Tomris Uyar’ın öykü dilinin ipek gibi soylu, bakır gibi dayanıklı bir kıvama ulaşması, belki de bu yangının ateşinden geçtiği içindir, kim bilir. Fazlaca dile dökmediği bu anıyı, ölümünden bir yıl önce Kaan Özkan’la yaptığı söşleşide şöyle anlatır Tomris Uyar:

“Bir akşam telefon ettiler handan, han yandı diye, çok üzüldük. Yalnızca “Suya Yazılı” değil Dos Passos’un USA’inden yüz sayfa kadar yaptığım çeviri de yandı. Bir daha da çeviremedim zaten. Sonra, başka kitaplar, gönderilmiş yazılar filan da gitti tabii. Ama hiç unutmuyorum, Hulki Aktunç, Taylan Altuğ, Selim İleri, böyle Papirüs’te yazıları çıkan birkaç kişi daha gelip, para yardımı yapalım dediler. Yok, dedik. Zaten çoğu zaman bir şey satarak ya da Edip Cansever’den borç alarak karşılı­yorduk masrafları. Hatta evden taşınıp anneannemin yanında bile oturduk. Ama çok üzülmüştük tabii, çünkü şimdilerde hâlâ olan bir boşluğu, hiç değilse o zaman doldurmuştuk” (Virgül, Nisan 2002).

Tomris Uyar’ın ilk öykü dosyası olan “Suya Yazılı”, bir kitap bütünlüğünde tasarlanmıştır. Bu nedenle, yangından kurtulan “Kristin”in tek başına ortada kalması, acaba bir şansızlık mıdır? “Hayır,” der Tomris Uyar bu soruya; “kurtulmuş olmasını bir şanssızlık olarak görmedim hiçbir zaman. Evet, ki­tap olarak düşünülmüş bir bütüne aitti, bir uzun öykünün bölümüydü ve bundan sonra hiçbir işime yaramaz, ama ben zaten hiçbir şeyi yayımlanmayacak diye yazmam. Yayımlanmayacak diye bir tek mektup yazarım. ‘Kristin’i de yayımlanır diye yazdı­ğım için kaybolmaması her şeye karşın se­vindirici.”

“Suya Yazılı”nın macerası üzerine uzun bir bölümün yer aldığı bu söyleşide  Tomris Uyar, nedense “Kristin”le aynı yıl, aynı ayda bir başka öyküsünü daha yayımladığını unutmuş gibidir. Mart 1965 yılında Yapraklar dergisinde R.Tomris adıyla basılan “Yabancı Ölüler” de kitabın geriye kalanlarındandır.

 

Yabancı Ölüler

R.Tomris

Dediğim günlerde rüzgârdır erkeklerin yakalarını kaldıran. Kemer. Eldivensiz parmaklarımızı cebimizin çukuruna siperlendiririz. Ayakkabılarımızın buruşmuş ucunu toprağa sürteriz, kayıtsızca gibi. Âdettir, sık sık saatlere bakılır, havanın güneşli olduğuna sevinilir. Sevinmek, gözlerimizden kaçıp ellerimizde bulur yerini. Tabii dediğim günlerde. Bu yüzden siperlere sokuyoruz: utanç. Ben de sık sık saate bakarım. Anladığımdan değil. Anlamsız bir alışkanlığı bu kere üstelik yabancı dilde yenilemek gibi bir şey.

Üstüne bir bıçak koymuşlardı. Şişmiş karınları indirilmiş. Köşede bir süpürge, bilmem, neye yarar. Kediler girmesin sakın, gözkulak olun. Biz girebiliriz. Biz ürkütmeyiz. Sessizliğin sınırını ölçüye vurmakta üstümüze yoktur. Çekmeceleri yavaşça kapatırız, dolabı yavaşça örteriz. “Yavaş, uyanmasın.” Işığın boş yere yandığını bilirim ben. Tam üç gece. Bir kıpırtı görmüştüm; karnı ayaklanmıştı. Korkmuştum; uyanmasa bari. Dayanılmaz bir sancının ipucu: kalkmasa bari. Çekmecelere bakmalı. Dikiş iğnesi, huni, tırnak makası. “Çamaşırlarını çıkartmalı şimdiden, şişince yırtmak gerekiyor. Bir-iki kere oldu. Güç durumda kaldık.” Ölü bir gövde üstünde de korkutucu oluyor bıçak, kanatamasa bile. Saat kaç ki? Çay. Çay içsek birşeyler düzelecek. Bir sestir bu, hep böyle bildiriler yayınlar. Sonra birdenbire, bakarsınız kadınlar doldurmuş odayı. Ağlamayı meslek edinmişlerdir. Nasıl, aklınız ermez.

Otomobile bindiğimizde şöföre baktım. Sarı toz bezini aynanın çevresine bir güzel yerleştirmiş. Yapma limonlar. Arka camda, bebekli, püsküllü, yeşil çuhalı, çakıllı, kısaca ne olduğu belirsiz bir şeye özenmiş. Onun saygılı sıkıntısına bıraktık kendimizi, sustuk. Zaten konuştuğumuz yoktu ki. “Geçmiş olsun efendim.” Uzatsa. Konuşmayı el birliğiyle sürdürsek. Bak, yoldan elbise asacağı taşıyan  bir adam geçiyor, önündeki cenaze arabasının geride bıraktığı kadınlar geçiyor; yüzleri çiklet satan kızların yüzleri. Demek öğretilmiş acıya saygımız kalmadı. Ama konuşmak olmaz ki. Ellerimiz siperde. Hepimiz, konuşmaya en yakın durakta sesimizi bir görüntüyle engelliyoruz. Çıkmıyor. Yani bence, şöför kasket taşımamanın, radyo çalmamanın erdemini yüklenmiş biri. Bıyığı var. Renkleri dört yana çekilmiş kazağını giymiş. Ayakları kokmuyor. İyi. En beklenmedik anda “Almıyor,” dedi. Otomobildeki sızlanma uğultuya dönüştü. Sigara dumanını ayırdediyorum. “Ne var, ne oldu?” diyorlar. Hiçbirimizin tam anlayıyamadığı bu ilkel törene kısa bir ara veriyoruz. Akü, amper, marş… Marşın bu kimseler için askerleri çağrıştıran bir yanı olmaması tuhafıma gidiyor denemez.

“Askerler geçince üşüyorum. Saçımı sımsıkı ör. Daha sıkı.”

Arabadan indik. O gün yanımdaki kadın, ağzının iğreti kırmızılığını açığa vurmamıştı nedense. Saçları da iyice ağarmış. Boynu kırış kırış. Oysa bugün oldukça ihtiyar biri var yanımda. Yeldirmeli. Ölüme alışamıyor muyuz ne? Kapıya sıkışan yeldirmesini çekeliyor. “Bir dakika yavrum.” Olayın önemsizliğini belirtmek gereğini duyuyor sonra, yeldirme kurtulduktan sonra. “Yırtılsa ne olacak sanki, değil mi efendim? İnsanlar ölüyor, değil mi? Yani insanlar ölüyor.” Annemin sağ koltuk altı yırtık ceketini sıvazlıyor üstümde. Yaşlı kadınların ölümle gizli bir alışverişleri var. O gün yanımdaki kadın olamaz bu. Bu, başka ölü. “Dükkanını ne yapacaksınız!” “Oğlu sağ olsun.” Üstüme iyilik sağlık.” Ben hep kadınlar ölür sanırdım. Yolun hiçbir yerle bağıntısı kalmamış. Zaten geri dönmesinler diye götürüyoruz uzağa. Öndeki arabalardan birinden, telgraflarla çiçeklerin yaptığı her türlü işbirliğini yararlı bulan uzun paltolu biri indi. Paraları dağıtan o herhalde. Kartını da dağıtıyordur allahbilir. “Yaa, Rıza bey kardeşim, umulur muydu ki? İnsanın aklına gelir miydi hiç? Hiç umulmazdı.” İşte o an, tabut, ödevini yerine getirmemiş birinin utancını duyuyor gibi gelir bana. Ağlarsam o zaman ağlarım.

Ağlama, geçer. Hadi. Hadi gidelim. Bak, saat üçe on var.” “Ama başım dönüyor.” Gözüne kibrit tuttum. Pencerenin camında titredi. Telefon. Hiç akla gelir miydi ki?

“Aldı.” Yaşlı kadının arkasından arabaya bindim. Yerlerimizi benimsemişiz bayağı. Yolun uçsuzbucaksızlığı, ötede bir ilaç fabrikası olmasının bilinciyle belli-belirsiz hırpalanıyor. Bir bununla. Sarsılarak dönüyoruz. Demir kapılar kapalı. İkindi güneşi gözlerimi yaşartıyor.  Ben ağladığımı sansınlar istemem. Esner gibi  yaparım. Alışkın yüzlü bir adam çıktı, açtı kapıyı.

Kapkacaklarını sallıyarak gelirler: Pamuk, gülsuyu, tahta. Banyoyu girilmez yaparlar bir süre. Taşlara mutlaka birşeyler damlar. İyi yüzlüdürler genellikle. Olağanüstü bir durumu olağan yapmada üstümüze yoktur.

Yol, her keresinde daha kısa geliyor, belki de daha uzun. Bunu tamtamına kestirmek güç, yalnız bir şey geldiği besbelli. Ağaçlarla süslemek en büyük bencillik, bu esintili tepeleri böylesine özenle yeşertmek. (Unutmayı yeşillikle ilgiliyoruz bir yerde.) Ayakkabılarım toprağa batıyor. Adlar geçiyor önümden, kazıklar, çiçekler, beyazlık, kürek. Çukurun içine indiriyorlar. Onu pek tanımazdım doğrusu. Sorsalar bu mu diye, bilmezdim. Sonra durmamacasına işliyen kürekler iştahla el değiştiriyor. Bu kürekler ölümün uykusunu, en yumuşak çimlerle kabartırlar. İmamın ağzında bir lokma helva yavaşça çürüyor. Turşu. Mezarcı alnını siliyor. Güneş battı batacak. “Sonan Ticaret” çelengi yerleştiriliyor. En büyüğü. Taşları nasıl incelikli dizmişler böyle. Kaskatı. Neyse, içimiz rahatladı. Telgrafseven, pazarlık etmiye başladı; bahşiş dağıtıyor.

“Eskiden pastahaneye götürürdüm seni. Garsondan limon isterdin. Güzel çocuktun. Kovan vardı. Başka çocuklara adlarını sorardın hep. Masanın altında oynardın.” “Saçlarımı daha sıkı ör.”

Bir ihtiyar gözlüğünü çıkarıyor. Avluda adamlar oluklardan akan birikintiler halinde. Camilerde, çocukları ürkütmenin gururu.  (Yapraklar, sayı 8, Mart 1965, s.13)

Kitap-lık, sayı 154, Kasım 2011, s.38-40.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s