“Fahri Hocam” Orhan Okay

Prof. Dr. Orhan Okay’ın adını ilk kez İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün ikinci sınıfında okurken, hocam Prof. Dr. Zeynep Kerman’dan duymuştum.  Her ikisinin de lisedeyken farklı okullarda Behice Kaplan’ın talebeleri olduklarını öğrenmiştim. Zeynep Hanım, “yapmacık bir kıskançlığı” taklit ettiği dost sesiyle, daha lisede muazzam bir kültürü olan, eski yazıyı sökmüş bu çalışkan talebesine, edebiyat hocası Behice Kaplan’ın duyduğu hususi sevgiden söz etmişti. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da eşi olan Behice Hanım, kimseyi kolay kolay beğenmezmiş.

Bu konuşmanın etkisiyle olsa gerek, başka zaman belki de yanından geçip gideceğim bir kitabı üzerinde Orhan Okay adını görünce hemen almıştım. O günlerde Beşir Fuad konusunda etraflı bilgim yoktu. Demek epeyce geriden geliyormuşum; üniversiteye Orhan Okay gibi “donanımlı” başlayan talihlilerden değilmişim. Yıllar sonra bu kitabın vereceği ilhamla Beşir Fuad’ın yarıda kalmış kitap projesini tamamlayacağımı nasıl bilebilirdim. Yol, kimi zaman böyle tesadüflerle çiziliyor işte.

Beşir Fuad’ın “Şiir ve Hakikat” adını verdiği bir kitap tasarısı olduğunu, yazıları derleyip yayımcısına verdiğini, muhtemelen intiharı nedeniyle basılmadığını söylüyordu Orhan Okay. Doktoramı bitirip MSGSÜ’de çalışmaya başladığımda, nicedir aklımda olan o proje kitabı ortaya çıkarmak heyecanıyla işe girişmiştim. Beşir Fuad’ın neredeyse yüz yıl önce tasarladığı bu kitabı daha geniş bir çerçevede hayata geçirmek istiyordum. Araştırmalarım sürerken, Orhan Okay’la tanışmak ve bazı konularda danışmak için  İSAM’a ziyaretine gitmiştim. Daha kapısını açar açmaz mütebessim çehresini görünce çekingenliğimi bir tarafa bırakıp “Şiir ve Hakikat” üzerine heyecanla konuşmaya başladım. Yaptığım iş onu da mutlu etmiş, bu metinlerin toplanıp yayımlanmasını yürekten desteklemişti.

1999’da kitap yayımlandığında Beşir Fuad’ın torunu  Fuat Toktamış’tan bir mektup aldım. Dedesinin yazılarını derlediğim için teşekkür eden Toktamış, hem  kayıp zannedilen aile hakkında geniş bilgi veriyor hem de “değerlendirmem için” yayımlanmamış bazı fotoğraflarını gönderiyordu. Heyecanla Orhan Hoca’yı aradım tabii. Beşir Fuad kitabını bitirdikten sonra aynı şahsın  kendisine de böyle bir malzeme gönderdiğini ancak kitabı ikinci kez elden geçiremediği için kullanamadığını söyledi hoca. Bu bilgileri yayımlamak da Şiir ve Hakikat gibi bana kısmet oldu.

Sadece Beşir Fuad mı? Ahmet Midhat ve Tanpınar çalışmalarımda da ilk danışacağım kişiyidi Orhan Okay. Ahmet Midhat’ın Menfa’sını yayımlarken Tanpınar arşivinde bulduğum fotoğraflarda kimin kim olduğunu bulmaya çalışırken bilgilerini hemen paylaşmıştı benimle. Ama en büyük yardımı, Tanpınar’ın romanlarındaki kadın karakterleri incelediğim Orpheus’un Şarkısı’nda gördüm.

Metni kitaplaşmadan önce kendisine göndermiş, vakit ayırıp okursa çok mutlu olacağımı söylemiştim. Bir süre sonra yazdıklarımı, uzun bir değerlendirme bölümüyle geri gönderdi. Övgüsü de eleştirisi de incelikle dengelenmiş yazıda, “evvela sitayiş faslı” diye  gönlümü alıyor (“Romanlar çok dikkatli okunmuş. İnsan ilişkileri çok güzel tespit edilmiş. Ve çok farklı açıdan ele alınmış. Bende de aynı açıdan bakmak için romanları tekrar okuma hevesi uyandırdı”) sonra eleştiriye geçiyor (“acele edilmiş, özetlenmiş, kısa değer yargılı cümlelerle üstüste yığma izlenimi veriyor”) ve ardından büyük bir incelikle şöyle bitiyordu: “Bunlar bir okuyucu olarak kanaatlerim. Başka okuyucu veya tenkitçiler farklı değerlendirebilirler. Tekrar edeyim, çalışmanız bütünüyle, özellikle “Birinci Bölüm”ün sonuna kadar (üçte ikisi) harikulade güzel. Jüride olsaydım başarı notu tamdı.”

Kitap, Orhan Hoca’nın işaret ettiği bütün noksanlar, fazlalıklar üzerinde çalışılarak tamamlandı. Özellikle kitabın sonundaki  “şahıslar sözlüğü”nü, “şema çok güzel. Tanpınar’ın üç romanının her birinin baş tarafına konması gerekecek kadar önemli. Ancak bu şemayı biraz konuşturmak lazım” diyen hocanın uyarısıyla eklemiştim.

Çalışmanız kitaplaşmadan önce, o konunun uzmanı, iyilik dolu, cömert bir bakışın metninizin üzerinden geçmesinden daha değerli ne olabilir? Bunu takdir edebilmek için ya böyle bir yardımdan mahrum kalmak, ya da benim gibi menbaıyla karşılaşmak gerek.

Akademik ortamda, doğrudan öğrencisi olmadığınız hocalar yol göstermek konusunda tutuk davranabilirler. Geriye dönüp baktığımda, en fazla bu noktada yokluk çektiğimi görüyorum. Orhan Hoca’nın dersine hiç girmedim, ama onun kadar feyz aldığım hoca azdır; bütün kalbimle kullanırım “hocam” sıfatını. Özellikle bu yönünü hiç unutmayacağım. Bambaşka bir devrin, her biri okul niteliğindeki yetiştirici muhitlerin insanı olan Orhan Hoca’nın tecrübesine, vukufuna erişmek harcım değilse bile, en azından sorana bildiğim kadarını  aktarmayı, destek isteyeni geri çevirmemeyi ondan öğrendim.

Yayımlanır yayımlanmaz kitaplarını imzalayarak göndermesi, her birinde o alandaki çalışmama atıflar yapması ne kadar değerliydi benim için. Bu kitaplar arasında, özellikle şehrin yarım asır öncesini anlattığı Bir Başka İstanbul’un yeri ayrıdır. Ortak sevgiler yakınlaştırır ya, Orhan Okay’ın anlattığı İstanbul da benim için böyleydi. Hayıflandığım şeylerden biri, Orhan Hoca ile yapılan İstanbul  gezilerine hiç katılamamış olmamdır. Tanpınar’ın ellinci ölüm yıldönümünde önce Aşiyan’a ardından Emirgân’a gittiğimiz, çay bahçesinde uzun uzun oturduğumuz o günün zevkini daha da çoğaltabilirmişim halbuki.

Orhan Hoca’yla Tanpınar hakkında konuşmayı severdim. Günlükleri yayımlandıktan sonra nedense hayal kırıklığı yaşamış, Tanpınar’ı “hayalindeki eski yerinde” tutmak istemişti. Sanırım Tanpınar’ı yorumlama biçimimiz biraz farklıydı. Ben Tanpınar’ı her haliyle ve olduğu gibi görmekten, anlamaktan yanaydım. Tanpınar’ı, 19. yüzyıldan bugüne süregelen toplumsal maceramıza benzettiğim o karışık, karmaşık iç dünyasıyla, çağdaşlarına göre daha  sahici bulduğum için seviyordum çünkü.

Orhan Hoca hakkında yazılanların dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyor ve söyleyecek olması, herkesin onun ilminden, feyzinden, çevresine akıttığı iyilikten söz etmesi boşuna değil. Bir süre sonra bunlar klişe gibi görünüyor ama klişeye başvurmadan Orhan Okay gibi bir hoca nasıl anlatılabilir? “Yeri dolmayacak,” desem klişe ama doğru; “onunla bir dönem kapandı,” desem yine klişe ama yine doğru.  Hiç şüphesiz bu verimli hayatın ardından yazılacak bir yazıda öncelikle sahaya değerli katkılar yaptığı kitaplarından tek tek söz etmek gerekirdi. Bu her zaman mümkündür. Ben sadece genç bir akademisyen olarak yola çıktığımda kendisinden gördüğüm yardımları hayırla yâd etmek ve bu kaybın bir “hoca modeli” olarak yaratacağı boşluğun altını çizmek istedim. Nur içinde yatsın.

orhan-okay-abdullah-ucman-handan-inci

Orhan Okay ve Abdullah Uçman ile vefatının 50. yılında Tanpınar’ın kabri başında.

Hece, (Orhan Okay özel sayısı), Mart 2017

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s