Aylık arşivler: Mart 2017

Yangından Kurtulan Bir Tomris Uyar Öyküsü: “Yabancı Ölüler”

photo (3)Tomris Uyar’ın ilk öykü kitabı “Suya Yazılı”nın basılmayı beklerken yayınevinde çıkan yangında nasıl yok olup gittiği, edebiyat dünyamızın buruk hikâyelerinden biri olarak anlatılır. Kopyası çıkarılmamış dosyadan geriye sadece Varlık dergisinde yayımlanan “Kristin” adlı öykü kalabilmiştir. Uyar’ın okurları, özellikle İpek ve Bakır’ın olgun ve lirik atmosferine tutulup kalanlar, o ilk kitaptan neleri kaçırmış olabileceklerini merak ve üzüntüyle düşünürler hep. Oysa yazar, bu olay karşısında son derece soğukkanlıdır. Hiçbir zaman “büyük bir kayıp” olarak yansıtmadığı kitabının ardından ağıt tutmaması, yazarı tanıyanları yadırgatmasa bile dikkat çekicidir. “Suya Yazılı”, sanki adındaki ironiyi gerçekleştirircesine yok olmuştur. Tomris Uyar’ın öykü dilinin ipek gibi soylu, bakır gibi dayanıklı bir kıvama ulaşması, belki de bu yangının ateşinden geçtiği içindir, kim bilir. Fazlaca dile dökmediği bu anıyı, ölümünden bir yıl önce Kaan Özkan’la yaptığı söşleşide şöyle anlatır Tomris Uyar:

“Bir akşam telefon ettiler handan, han yandı diye, çok üzüldük. Yalnızca “Suya Yazılı” değil Dos Passos’un USA’inden yüz sayfa kadar yaptığım çeviri de yandı. Bir daha da çeviremedim zaten. Sonra, başka kitaplar, gönderilmiş yazılar filan da gitti tabii. Ama hiç unutmuyorum, Hulki Aktunç, Taylan Altuğ, Selim İleri, böyle Papirüs’te yazıları çıkan birkaç kişi daha gelip, para yardımı yapalım dediler. Yok, dedik. Zaten çoğu zaman bir şey satarak ya da Edip Cansever’den borç alarak karşılı­yorduk masrafları. Hatta evden taşınıp anneannemin yanında bile oturduk. Ama çok üzülmüştük tabii, çünkü şimdilerde hâlâ olan bir boşluğu, hiç değilse o zaman doldurmuştuk” (Virgül, Nisan 2002).

Tomris Uyar’ın ilk öykü dosyası olan “Suya Yazılı”, bir kitap bütünlüğünde tasarlanmıştır. Bu nedenle, yangından kurtulan “Kristin”in tek başına ortada kalması, acaba bir şansızlık mıdır? “Hayır,” der Tomris Uyar bu soruya; “kurtulmuş olmasını bir şanssızlık olarak görmedim hiçbir zaman. Evet, ki­tap olarak düşünülmüş bir bütüne aitti, bir uzun öykünün bölümüydü ve bundan sonra hiçbir işime yaramaz, ama ben zaten hiçbir şeyi yayımlanmayacak diye yazmam. Yayımlanmayacak diye bir tek mektup yazarım. ‘Kristin’i de yayımlanır diye yazdı­ğım için kaybolmaması her şeye karşın se­vindirici.”

“Suya Yazılı”nın macerası üzerine uzun bir bölümün yer aldığı bu söyleşide  Tomris Uyar, nedense “Kristin”le aynı yıl, aynı ayda bir başka öyküsünü daha yayımladığını unutmuş gibidir. Mart 1965 yılında Yapraklar dergisinde R.Tomris adıyla basılan “Yabancı Ölüler” de kitabın geriye kalanlarındandır.

 

Yabancı Ölüler

R.Tomris

Dediğim günlerde rüzgârdır erkeklerin yakalarını kaldıran. Kemer. Eldivensiz parmaklarımızı cebimizin çukuruna siperlendiririz. Ayakkabılarımızın buruşmuş ucunu toprağa sürteriz, kayıtsızca gibi. Âdettir, sık sık saatlere bakılır, havanın güneşli olduğuna sevinilir. Sevinmek, gözlerimizden kaçıp ellerimizde bulur yerini. Tabii dediğim günlerde. Bu yüzden siperlere sokuyoruz: utanç. Ben de sık sık saate bakarım. Anladığımdan değil. Anlamsız bir alışkanlığı bu kere üstelik yabancı dilde yenilemek gibi bir şey.

Üstüne bir bıçak koymuşlardı. Şişmiş karınları indirilmiş. Köşede bir süpürge, bilmem, neye yarar. Kediler girmesin sakın, gözkulak olun. Biz girebiliriz. Biz ürkütmeyiz. Sessizliğin sınırını ölçüye vurmakta üstümüze yoktur. Çekmeceleri yavaşça kapatırız, dolabı yavaşça örteriz. “Yavaş, uyanmasın.” Işığın boş yere yandığını bilirim ben. Tam üç gece. Bir kıpırtı görmüştüm; karnı ayaklanmıştı. Korkmuştum; uyanmasa bari. Dayanılmaz bir sancının ipucu: kalkmasa bari. Çekmecelere bakmalı. Dikiş iğnesi, huni, tırnak makası. “Çamaşırlarını çıkartmalı şimdiden, şişince yırtmak gerekiyor. Bir-iki kere oldu. Güç durumda kaldık.” Ölü bir gövde üstünde de korkutucu oluyor bıçak, kanatamasa bile. Saat kaç ki? Çay. Çay içsek birşeyler düzelecek. Bir sestir bu, hep böyle bildiriler yayınlar. Sonra birdenbire, bakarsınız kadınlar doldurmuş odayı. Ağlamayı meslek edinmişlerdir. Nasıl, aklınız ermez.

Otomobile bindiğimizde şöföre baktım. Sarı toz bezini aynanın çevresine bir güzel yerleştirmiş. Yapma limonlar. Arka camda, bebekli, püsküllü, yeşil çuhalı, çakıllı, kısaca ne olduğu belirsiz bir şeye özenmiş. Onun saygılı sıkıntısına bıraktık kendimizi, sustuk. Zaten konuştuğumuz yoktu ki. “Geçmiş olsun efendim.” Uzatsa. Konuşmayı el birliğiyle sürdürsek. Bak, yoldan elbise asacağı taşıyan  bir adam geçiyor, önündeki cenaze arabasının geride bıraktığı kadınlar geçiyor; yüzleri çiklet satan kızların yüzleri. Demek öğretilmiş acıya saygımız kalmadı. Ama konuşmak olmaz ki. Ellerimiz siperde. Hepimiz, konuşmaya en yakın durakta sesimizi bir görüntüyle engelliyoruz. Çıkmıyor. Yani bence, şöför kasket taşımamanın, radyo çalmamanın erdemini yüklenmiş biri. Bıyığı var. Renkleri dört yana çekilmiş kazağını giymiş. Ayakları kokmuyor. İyi. En beklenmedik anda “Almıyor,” dedi. Otomobildeki sızlanma uğultuya dönüştü. Sigara dumanını ayırdediyorum. “Ne var, ne oldu?” diyorlar. Hiçbirimizin tam anlayıyamadığı bu ilkel törene kısa bir ara veriyoruz. Akü, amper, marş… Marşın bu kimseler için askerleri çağrıştıran bir yanı olmaması tuhafıma gidiyor denemez.

“Askerler geçince üşüyorum. Saçımı sımsıkı ör. Daha sıkı.”

Arabadan indik. O gün yanımdaki kadın, ağzının iğreti kırmızılığını açığa vurmamıştı nedense. Saçları da iyice ağarmış. Boynu kırış kırış. Oysa bugün oldukça ihtiyar biri var yanımda. Yeldirmeli. Ölüme alışamıyor muyuz ne? Kapıya sıkışan yeldirmesini çekeliyor. “Bir dakika yavrum.” Olayın önemsizliğini belirtmek gereğini duyuyor sonra, yeldirme kurtulduktan sonra. “Yırtılsa ne olacak sanki, değil mi efendim? İnsanlar ölüyor, değil mi? Yani insanlar ölüyor.” Annemin sağ koltuk altı yırtık ceketini sıvazlıyor üstümde. Yaşlı kadınların ölümle gizli bir alışverişleri var. O gün yanımdaki kadın olamaz bu. Bu, başka ölü. “Dükkanını ne yapacaksınız!” “Oğlu sağ olsun.” Üstüme iyilik sağlık.” Ben hep kadınlar ölür sanırdım. Yolun hiçbir yerle bağıntısı kalmamış. Zaten geri dönmesinler diye götürüyoruz uzağa. Öndeki arabalardan birinden, telgraflarla çiçeklerin yaptığı her türlü işbirliğini yararlı bulan uzun paltolu biri indi. Paraları dağıtan o herhalde. Kartını da dağıtıyordur allahbilir. “Yaa, Rıza bey kardeşim, umulur muydu ki? İnsanın aklına gelir miydi hiç? Hiç umulmazdı.” İşte o an, tabut, ödevini yerine getirmemiş birinin utancını duyuyor gibi gelir bana. Ağlarsam o zaman ağlarım.

Ağlama, geçer. Hadi. Hadi gidelim. Bak, saat üçe on var.” “Ama başım dönüyor.” Gözüne kibrit tuttum. Pencerenin camında titredi. Telefon. Hiç akla gelir miydi ki?

“Aldı.” Yaşlı kadının arkasından arabaya bindim. Yerlerimizi benimsemişiz bayağı. Yolun uçsuzbucaksızlığı, ötede bir ilaç fabrikası olmasının bilinciyle belli-belirsiz hırpalanıyor. Bir bununla. Sarsılarak dönüyoruz. Demir kapılar kapalı. İkindi güneşi gözlerimi yaşartıyor.  Ben ağladığımı sansınlar istemem. Esner gibi  yaparım. Alışkın yüzlü bir adam çıktı, açtı kapıyı.

Kapkacaklarını sallıyarak gelirler: Pamuk, gülsuyu, tahta. Banyoyu girilmez yaparlar bir süre. Taşlara mutlaka birşeyler damlar. İyi yüzlüdürler genellikle. Olağanüstü bir durumu olağan yapmada üstümüze yoktur.

Yol, her keresinde daha kısa geliyor, belki de daha uzun. Bunu tamtamına kestirmek güç, yalnız bir şey geldiği besbelli. Ağaçlarla süslemek en büyük bencillik, bu esintili tepeleri böylesine özenle yeşertmek. (Unutmayı yeşillikle ilgiliyoruz bir yerde.) Ayakkabılarım toprağa batıyor. Adlar geçiyor önümden, kazıklar, çiçekler, beyazlık, kürek. Çukurun içine indiriyorlar. Onu pek tanımazdım doğrusu. Sorsalar bu mu diye, bilmezdim. Sonra durmamacasına işliyen kürekler iştahla el değiştiriyor. Bu kürekler ölümün uykusunu, en yumuşak çimlerle kabartırlar. İmamın ağzında bir lokma helva yavaşça çürüyor. Turşu. Mezarcı alnını siliyor. Güneş battı batacak. “Sonan Ticaret” çelengi yerleştiriliyor. En büyüğü. Taşları nasıl incelikli dizmişler böyle. Kaskatı. Neyse, içimiz rahatladı. Telgrafseven, pazarlık etmiye başladı; bahşiş dağıtıyor.

“Eskiden pastahaneye götürürdüm seni. Garsondan limon isterdin. Güzel çocuktun. Kovan vardı. Başka çocuklara adlarını sorardın hep. Masanın altında oynardın.” “Saçlarımı daha sıkı ör.”

Bir ihtiyar gözlüğünü çıkarıyor. Avluda adamlar oluklardan akan birikintiler halinde. Camilerde, çocukları ürkütmenin gururu.  (Yapraklar, sayı 8, Mart 1965, s.13)

Kitap-lık, sayı 154, Kasım 2011, s.38-40.

 

 

 

Reklamlar

Tomris Uyar’ın “Yenilik Hikâyesi”

Bir  yazarın ürün verdiği tür üzerinde enine boyuna düşündüğü yazılar kaleme alması,   ya da metin eleştirisi yapması çok karşılaştığımız bir durum değil. Oysa yazarın dikkati, bazen bir eleştirmenin yorumundan daha ilgi çekici olabilir. Tomris Uyar’ın önemli ama az bilinen bir yönü, ‘yazar-eleştirmen’lerden olmasıdır. Gündökümleri ile  Kitapla Direniş içindeki yazıların gösterdiği gibi, Tomris Uyar eleştirileriyle de dikkate alınması gereken bir yazardır*

İlk hikâyesini 1965’te yayımlayan Tomris Uyar, 1970 başlarında hikâye türü üzerine bir dizi eleştiri yazısı da kaleme almaya başlamıştır. Belirli bir sistem içinde sıraladığı ve bir bütüne ulaşmaya çalıştığı bu yazıları yazık ki sürdürmez. “Hikâyede Olay” (Yeni Edebiyat, cilt II, sayı 9, Temmuz 1971), “Hikâyede Yoğunluk” (Yeni Dergi, 88, 72, Ocak 1972), “Hikâye Kişisinin Değişmesi” (Yeni Dergi, 101, Şubat 1973) adı altında devam eden yazı dizisinin son ikisi, (“Hikâyede Mizah”, “Hikâyede Soyutlama – Zaman ve Mekân”) başlıkları ilan edildiği halde yayımlanmamıştır.

Bununla birlikte Tomris Uyar, edebiyatın genel sorunlarına doğru genişleyen eleştirel bakış açısını denemelerinde ve günlüklerinde sürdürür. Uyar’ın bu metinlerdeki eleştirel tavrı, daha geniş boyutta incelenmesi gerekecek kadar önemlidir. Burada sadece onun 1970 başında, “Yenilik hikâyesi” adı altında giriştiği dönemselleştirme çalışmasından söz etmek istiyorum.

Nedir Tomris Uyar’a göre “Yenilik hikâyesi”?

Tomris Uyar, 1960 ortalarından itibaren yayımladıklarıyla hikâyeye yeni bir açılım getirdiğine inandığı bazı yazarları, ortak duyarlıklar ve teknik benzerlikler çatısı altında bir gurup olarak tanımlamak istemiştir. Amacı, Sait Faik ve Sabahattin Ali’den sonra hikâye türüne hakim olan varoluşsal bunalımların, şiirsel iç dökümlerinin veya sığ gerçekçiliğin sularından uzaklaşan yeni hikâyecilere dikkat çekmek ve bu yeni arayışları dönemi belirleyecek bir akım olarak göstermektir. Bunun için 1970’lerin başlarında peşpeşe yayımladığı yazılarda bir yandan edebiyat ortamını sıkı bir eleştiriden geçirirken, bir yandan da “Yeni hikâye”  ya da “Yenilik hikâyesi” dediği anlayışın  temel özelliklerini belirlemeye çalışır.

Daha 1969 sonbaharında Yeni Dergi’de yayımladığı “Çıkmazdan Kurtulmak” adlı yazıyla Tomris Uyar, süregelen hikâye anlayışından hoşnutsuzluğunu dile getirmiş ve eleştiri bayrağını açtığının işaretini vermiştir. “Hikâyenin onurunu korumaya, onun sorunlarına sahip çıkmaya” yöneldiğini ilan ettiği yazısının sonunda, “hikâyeci arkadaşları ‘o da hikâyeci, ben de, yazarsam şöyle böyle derler’ düşünüşünü bir yana bırakıp hikâye için yazılanları dikkatle izlemeye” çağırır.

Yukarıda sözünü ettiğim yazıları, bu “yakın izleme”nin ürünleridir. Bu yazılarda Tomris Uyar, “Fransız tipi bunalımcılar”ı öykünmecilikle, toplumcu yazarları “aynı konuları eşeleye eşeleye kısırdöngüye girmek”le, bazı yazarları da “şiirde öne geçemediği” için  şiirli hikâye gibi ne idüğü belirsiz metinler türetmekle eleştirir.

İşte, “1965’lerden sonra yazanların ve onlara katılan eski yazarların emekleriyle” gelişen “Yeni hikâye”, T. Uyar’a göre  böyle bir ortamda doğar. Bundan sonra “ne ucuz duygusallığa harcanacak zaman” vardır, ne de “kolay toplumcu çözümlere”. Artık hikâye, “okurun bilinçlenmesinde kullanılacak etkili, sağlam haykırışlı, uyarıcı, biçimlendirici bir sanat olmak zorunda”dır.

Tomris Uyar’ın ileri sürüşüyle, “Yenilik hikâyesi”nin en çarpıcı özelliği  “edinilmiş duyarlıklardan” beslenmesi ve “imgenin vurucu gücüne” yaslanmasıdır. Ancak, bir hikâyeyi olayın ta kendisi sanmak ne kadar yanlışsa hiçbir omurgası olamayan düz, şiirsel anlatıları hikâye sanmak da o kadar yanlıştır. Bu noktada “Yenilik hikâyesi”nin önüne çıkabilecek en büyük tehlike “kemiksiz hikâye” dir. Olaysız da olsa hikâyeye mutlaka bir “belkemiği” bir “odak” noktası  gerekir. Hikâye,  “insani bir gerçekliği bir aydınlanma ânı çevresinde geliştiren bir sanat türü” olduğuna göre bu odak, aydınlanma ânını “vurucu, unutulmaz kılabilmek için gereken yoğunluk olmalıdır”. Aydınlanma ânı ise bir “yüzleşme”dir. “Yazarın, okurun, hikâye kişisinin birdenbire bir gerçeği ayırt etmesi, bir çözüme varması”dır. İyi bir hikâye aydınlanma ânı ile doruğa ulaşır ve orada kalır.

Uyar, “Yenilik hikâyesi”nde, aydınlanma ânının bir kurtuluşun haberciliğine dönüştüğü yetkin örnekler” arasında Leyla Erbil’in “Vapur”, Sevgi Sabuncu’nun “Yapı”, Füruzan’ın “Edirne’nin Köprüleri”, Selim İleri’nin “Annemin Sardunyaları” ve Selçuk Baran’ın “Işıklı Pencereler” adlı hikâyelerini gösterir. Böylece, “biz yenilik hikâyecileri” derken ‘biz’den kimleri kastettiğini de açıklamış olur.

Genç hikâyecilerin parlak girişlerle edebiyata katıldığı 1970’lerin başında, Tomris Uyar’ın bir kuşak adına söz almış göründüğü bu yazılar tepkiyle karşılanır. En güçlü itiraz, Uyar’ın yeni hikâyecilerle ortak noktaları olduğu savıyla guruba katmak istediği Leyla Erbil’den gelir (“İncelemenin Koşulları”, Yeni Dergi, Şubat 1972; “Türk Hikâyeciliği Üzerine Düşünceleriniz Konusunda”, Soyut, Mart 1972).

“Yenilik hikâyesi adı altında bir ortaklık kurmak isteyen genç hikâyeciler”in bu hareketini “bölücülük tehlikesi” olarak yorumlayan Erbil’e göre, “Tomris Uyar ve birkaç arkadaşı” nicedir böyle bir okul açmak peşindedir. Onları bu harekete iten de “Türk hikâyesi içinde haklarını yedirmemek, bir ayrıcalıkları olduğunu kanıtlamak gereğini duymaları”dır. Başka bir deyişle, “ucuzun pahalıya satılmaya başlandığı bir ortama karşı duydukları derin korkudan doğan bir korunma biçimidir bu ortaklık.” Üstelik Uyar, “hikâye üzerine yazılmış yaygın birtakım bilgileri ve örnekleri de içine alan bu geniş incelemesine karşın, -gene de bu okulun ne amaçla açıldığını, ne renk olduğunu” ortaya koyamamıştır. Onun bir ‘okul’ oluşturmak için saydığı koşullar gereksiz ve yetersizdir. Örneğin “Yenilik hikâyesi”nin başarısını, “imgenin vurucu gücünden yararlanması”na bağlamayı “bu nitelikleri taşıyan bakşa birçok hikâyecimiz olduğunu” söyleyerek doğru bulmaz Leyla Erbil. Ona göre, Tomris Uyar’ı  bu “yanlışlara götüren kimi yüzeysel benzerlikler ya da andırmalardır.” Bunlardan yola çıkarak bir “okul” oluşturulamaz. Üstelik “Kendileri de sürekli olarak ağız değiştirerek, kadro değiştirerek” işi içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdir. “İmgenin vurucu gücünü yazıyor diye damlarının altına adam çekmeğe uğraşmaları” da  amaçlarındaki tutarsızlığı göstermektedir.

Bir başka sert eleştiri Nermin Menemencioğlu’nun kaleminden çıkar. Tomris Uyar, Selim İleri ve Füruzan’ı hedef aldığı yazısında, bu hikâyecilere söyleyiş biçimi ve teknik olarak evet, ‘yeni’ denilebileceğini, ama bu yeniliklerin yakından izledikleri “Amerikan gerçekçileri”nden geldiğini, yani “Yenilik hikâyesi” nin “damdan düşüp koltuğa yerleşmiş” bir hikâye olmadığını ileri sürer Menemencioğlu (“Hayatımızın Hikâyesi”, Dost, 82, Ağustos 1971).

Dönemin dergileri, bazen birkaç cümleyle, bazen açıktan açığa bu konuda görüş dile getiren yazılarla doludur. Hepsinden söz etme imkânı yok, ama 1972 Haziran’ında Yansıma dergisinin hazırladığı geniş çaplı soruşturmaya verilen cevaplar, edebiyat çevresini ikiye bölen bu “kalkışma”nın nasıl yorumlandığını topluca görmemizi sağlıyor.

Bu hareketin “1955’lerde başlayan kentsoyculuk akımının bir uzantısı olmaktan öte hiçbir yeniliği” olmadığını düşünenler (Demirtaş Ceyhun), “yenilik öyküsü’nün gerçekte üç-beş adın malı değil, çok daha derinlere, çok daha değişik yeteneklere uzanan geniş bir akım” olduğunu ileri sürenler (Zühtü Bayar), “fazla iz bırakmadan gelip geçecek bir ‘gürültü’” olarak yorumlayanlar (Ö. F. Toprak) ya da “at izinin iti izine karıştığı, tozdan dumandan ferman okunmadığı bir dönem” olarak görenler (Tarık Dursun K.) kadar, bu hikâyeleri edebiyat zevklerine uygun bulmadıkları için “tutarsız, bağıntısız bir yığın laf” olarak eleştirenler de  (Talip Apaydın) vardır. Bu  gruplaşmanın “Partizanca bir tutum”  yansıttığını ve kendilerinden olmayanı dışlayan “öykü tarikatleri” kurulduğunu söylerlerek olan bitende edebiyat dışı bir çıkar aramaya eğilimli olanlar da görülür (Behzat Ay, Hasan Hüseyin).

Gücünü imgeci dilinden aldığını söyleyen yeni hikâye biçimine toplumcu yazarların tepki göstermesi normal karşılanabilir. Ancak öyle anlaşılıyor ki “yenilik hikâyesi” niteliğiyle değil, daha çok genç yazarların hikâyede yer kapma savaşı olarak algılanmış ve değerlendirilmiştir. “Yenilik” iddiası edebiyat tarihinde her zaman kuşkuyla karşılandığı için, ister anlayış çatışması, ister niyet okuması olsun Uyar’ın bu çıkışının tartışılması da olağandır. Bununla birlikte, soruşturmaya verilen cevaplardan iki tanesi var ki, bakış açısı ve bunu dile getiriş biçimiyle son derece irkilticidir. “Belli bir çizgileri olmadığı” halde “günümüzde nedense bazı kadın öykücülerimizden çok söz ediliyor” diyen, ardından Füruzan, Tomris Uyar ve Leyla Erbil’in adını sıralayan İrfan Yalçın, konuyu bambaşka bir yere, “yeni hikâyeciler”in cinsiyetine çeker. “Nedense”nin cevabını ise  Bedrettin Cömert verecektir. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yeni hikâyecilerin bazı çevrelerde bu kadar öne çıkabilmesini, onların “dişi”ğine ve eleştirmen/yayıncıların cinsel koplekslerine bağlamaktan çekinmeyen bu yazıda şöyle denir:

“Hikâyeciliğimizin zorla harem duvarları içine sıkıştırılmak istendiğine tanık oluyoruz. Bu eğilimi, kadınların sözcülüğüne kendilerini gözü kapalı adamış erkek kanadında görüyoruz. (…) Asıl üzerinde durulması gereken nokta kimi yazarlarımızın, ağızbirliğiyle neden özellikle kadın hikâyecilere yönelmiş olduğudur. Geri bırakılmış bir toplumun erkekleriyiz biz. Ekonomik bakımdan geri bırakılmışlık, yalnızca bu alanda etkilerini gösteren bir olgu değildir. (…) Bu özelliklerden biri de, erkeklerimizin, cinsel sorunların saptırıcı etkilerinden henüz kendilerini kurtaramamış olmalarıdır. (…) Ben son zamanlardaki bu patolojik ilgiyi bu gerçeğe bağlıyorum. Normal çocuklarda altı yaşından sonra kaybolan Oedipus kompleksi, bizim kimi edebiyat adamlarımızda hâlâ sürüyor gibidir. Neden bu sonuca varıyorum? Kadın yazarlarla ilgilenmek suç olduğu için mi? Böyle bir sav aklımın köşesinden bile geçmez. Beni şaşırtan şey, bu kişilerin ortada nesnel açıdan övecek pek bir şey olmadığı halde, hattâ kötü şeyleri göklere çıkararak, kimi dişi adlar üzerinde yoğunlaşmalarıdır.”

Cömert’in bu cümleleri, yazarları hikâyenin teknik sorunlarını konuşmaya çağıran, kavramlardan yola çıkan ve metin incelemesine yoğunlaşan Tomris Uyar’ın “Yenilik hikâyesi” adı altında başlattığı tartışmanın gelip dayandığı noktayı göstermesi açısından vahimdir. Eleştiri zihniyeti açısından da ayrıca üzerinde durulmayı gerektirir.

Bu soruşturmada “Yenilik hikâyesi”ni temsil ettiği söylenen yazarlara da söz verilmiştir. Hulki Aktunç, “Tomris Uyar’a ‘yenilik hikâyesi’ terimini esinleyen” olgunun “değişik güdüler ve bakış açılarıyle, fakat sağlam bir dünya görüşüne bağlılıkta asgarî ortaklık” olduğunu söylerken, Füruzan, “İkinci Yeni’den aldığı yazış inceliklerini kanırtıp ustalaşan” bu hikâyeyi edebiyatımızda önemli bir aşama olarak vurgular. Yenilik hikâyesi tartışmalarında Tomris Uyar’dan sonra adı en sık geçen yazar Selim İleri ise kendi açısından işe son noktayı koymuştur. Şöyle diyor:  “‘Yeni Türk hikâyesi’, ‘yenilik hikâyesi’ gibisinden adlar verdik bu hikâyeye; hiçbiri tutmadı. Çok olağan. Heves ve özlemler bitince, gerçek kesenkes belirdi. Ürünler ortak bir dünya görüşünün ahlakını taşımıyordu. Meseleyi ‘güzel hikâye’ olarak alamayız. Çünkü bizden önce de ‘güzel hikâye’ yazılıyordu.”

Tomris Uyar, bütün bu eleştirileri, bundan yedi ay sonra yazacağı bir yazıyla karşılar. “Gecikmiş açıklama”sında bu sert çıkışlara karşı serinkanlı bir cevap vermesi, kışkırtmalara rağmen polemiğe girmek istemediğini  gösterir. Hikâyenin teorik sorunlarını anlatmaya devam ettiği yazısının içeriğinden ve tekrarlanan “yenilik hikâyesi” vurgusundan ise karşılaştığı eleştirilerin Uyar’ın düşüncesinde farklılık yaratmadığını söylemek  mümkün. Şöyle diyor:

“Hikâye üstüne bir yazı dizisine başlarken, açıklamalara girişmeyi gereksiz saymıştım. Hikâyenin son yıllarda büyük ilgiyle karşılanması, bu dizinin hazırlanması için yeterli bir nedendi kanımca. (…) Hikâyenin yaygınlık kazanmasından yararlanarak her yazarın kafasında beliren sorunları koymak, okurla tartışmaya girerek bu sorulara karşılık bulmaya çalışmak kadar olağan bir şey olamaz sanırım. (…) Bu soruları koyduktan sonra gecikmiş açıklamayı yapıyorum: Bu dizide hikâyenin öğeleri ve sorunları ile ilgili ayrı ayrı bölümler altında bir bütün oluşturmak istemiştim. (…) Örnekleri, okurun kolaylıkla bulabileceği, çoğunluk ezbere bildiği hikâyelerden seçmeye özen gösterdim. Bildik örneklerden yola çıkarak süregelen hikâyenin özeliklerini saptamak, ilerde neler yapılabileceğini tartışmaktı amacım. (…) Dizinin odak noktası ‘günümüzde yazılan hikâye’dir, Türk hikâyesinin gelişim çizgisi içinde bugün topluca varılan aşamadır. O yüzden de zamanda ve mekânda, konu ve hikâye kişisi seçiminde, yakın tarihimize ve günümüze bakışta ‘ortaklaşalık’ gösteren hikâye anlayışları üstünde daha çok durulmuştur. (…) Hikâye sanatından çok hikâyeciler üstüne konuşmaya düşkün, her yeni düşünceye önyargıyla bakmaya alışkın, polemikten başka her yazı türünü kuşkuyla karşılayan bir çevrede olduğumuzu göz önünde tutarak okurun bu açıklamaları hoşgörüyle karşılamasını dilerim”  (“Hikâye Kişisinin Değişmesi”, Yeni Dergi, Şubat 1973).

Tomris Uyar yazısının sonunda bu diziyi devam edeceğini söylemekle birlikte arkasını getirmez. “Yenilik hikâyesi” nitelemesi de fazla tekrarlanmadan unutulur gider.

Leyla Erbil ve Selim İleri gibi biz de, bazı ortak duyarlıklardan ve teknik özellikler yola çıkarak bir “kuşaklaştırma” hareketine girişmenin, her biri kendi kulvarında, özgün bir anlayışla yol almış bu yazarları bir arada ve bir başlık altında değerlendirmeyi gerekli kılmadığını söyleyebiliriz bugün. Ve şunu sorabiliriz: Tomris Uyar’ın yapmak istediği, 1960 ortalarından itibaren edebiyat ortamını “sessiz bir ihtilal” gibi ele geçiren yeni hikâye anlayışına dikkat çekmek ve  bu gelişmeyi bir odakta toplamak mıydı, yoksa iddia edildiği gibi, edebiyat dışı ölçütlerle hareket ettiği söylenen “klik”lere karşı kendisi de “hikâyenin onuru” bayrağı çekilmiş bir savunma kalesi mi kurmak istemişti?  Niyet bir yana, bugünden baktığımızda aslında Tomris Uyar’ın bu yazılarla kendi hikâye anlayışını aktarmaktan başka bir şey yapmadığını görüyoruz. “Yenilik hikâyesi”nin ayırıcı özellikleri olarak sıraladığı aydınlanma anlarının bir ‘yüzleşme’le sonuçlanması, bu  ânı unutulmaz kılan ‘yoğunluk’, hikâyenin anlatılan değil ‘yazılan’ bir metin olması, anlatımı kuvvetlendiren ‘ayrıntı’lar, metni okurda devam eden bir sese dönüştürebilmek…  doğrudan doğruya Tomris Uyar hikâyesinin anahtarlarıdır.

Sonuç olarak,   “yenilik hikâyesi kuşağı” var mıydı yok muydu tartışması bir yana, asıl konuşulması gereken 1960 sonrası hikâyede İkinci Yeni etkisinin sınırlarıdır. “Yenilik hikâyesi”ni en etkili yönünü  imgeciliğinde bulan Tomris Uyar’ın bunu “İkinci Yeni” şiirinin etkisine bağlaması ve onları “yeni” sözcüğünün çağrışımı etrafında birleştirmek istemesi özellikle dikkati çekicidir.

 

* Tomris Uyar bu dönemde öykü yerine hikâye sözcüğünü kullanmaktadır. “Hikâyede Yoğunluk” adlı yazısını  1999’da yeniden yayımlarken şöyle bir  dip not düşer: “Bu yazıların yazıldığı dönemde ‘hikâye’ sözcüğüyle yetiniyordum. Ama artık aktarılan ya da duyulan olaya ‘hikâye’, özel bir biçemden geçmiş yazılı metne öykü diyorum. Öykücünün Kitabı, Haz. F. Andaç, 1999, s.257). Yazıda, hikâye sözcüğünü tercih ettiği dönemden söz ettiğim için bu kelime korunmuştur.

Notos, sayı 33, Nisan-Mayıs 2012, s.30-37.

 

 

“Fahri Hocam” Orhan Okay

Prof. Dr. Orhan Okay’ın adını ilk kez İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün ikinci sınıfında okurken, hocam Prof. Dr. Zeynep Kerman’dan duymuştum.  Her ikisinin de lisedeyken farklı okullarda Behice Kaplan’ın talebeleri olduklarını öğrenmiştim. Zeynep Hanım, “yapmacık bir kıskançlığı” taklit ettiği dost sesiyle, daha lisede muazzam bir kültürü olan, eski yazıyı sökmüş bu çalışkan talebesine, edebiyat hocası Behice Kaplan’ın duyduğu hususi sevgiden söz etmişti. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da eşi olan Behice Hanım, kimseyi kolay kolay beğenmezmiş.

Bu konuşmanın etkisiyle olsa gerek, başka zaman belki de yanından geçip gideceğim bir kitabı üzerinde Orhan Okay adını görünce hemen almıştım. O günlerde Beşir Fuad konusunda etraflı bilgim yoktu. Demek epeyce geriden geliyormuşum; üniversiteye Orhan Okay gibi “donanımlı” başlayan talihlilerden değilmişim. Yıllar sonra bu kitabın vereceği ilhamla Beşir Fuad’ın yarıda kalmış kitap projesini tamamlayacağımı nasıl bilebilirdim. Yol, kimi zaman böyle tesadüflerle çiziliyor işte.

Beşir Fuad’ın “Şiir ve Hakikat” adını verdiği bir kitap tasarısı olduğunu, yazıları derleyip yayımcısına verdiğini, muhtemelen intiharı nedeniyle basılmadığını söylüyordu Orhan Okay. Doktoramı bitirip MSGSÜ’de çalışmaya başladığımda, nicedir aklımda olan o proje kitabı ortaya çıkarmak heyecanıyla işe girişmiştim. Beşir Fuad’ın neredeyse yüz yıl önce tasarladığı bu kitabı daha geniş bir çerçevede hayata geçirmek istiyordum. Araştırmalarım sürerken, Orhan Okay’la tanışmak ve bazı konularda danışmak için  İSAM’a ziyaretine gitmiştim. Daha kapısını açar açmaz mütebessim çehresini görünce çekingenliğimi bir tarafa bırakıp “Şiir ve Hakikat” üzerine heyecanla konuşmaya başladım. Yaptığım iş onu da mutlu etmiş, bu metinlerin toplanıp yayımlanmasını yürekten desteklemişti.

1999’da kitap yayımlandığında Beşir Fuad’ın torunu  Fuat Toktamış’tan bir mektup aldım. Dedesinin yazılarını derlediğim için teşekkür eden Toktamış, hem  kayıp zannedilen aile hakkında geniş bilgi veriyor hem de “değerlendirmem için” yayımlanmamış bazı fotoğraflarını gönderiyordu. Heyecanla Orhan Hoca’yı aradım tabii. Beşir Fuad kitabını bitirdikten sonra aynı şahsın  kendisine de böyle bir malzeme gönderdiğini ancak kitabı ikinci kez elden geçiremediği için kullanamadığını söyledi hoca. Bu bilgileri yayımlamak da Şiir ve Hakikat gibi bana kısmet oldu.

Sadece Beşir Fuad mı? Ahmet Midhat ve Tanpınar çalışmalarımda da ilk danışacağım kişiyidi Orhan Okay. Ahmet Midhat’ın Menfa’sını yayımlarken Tanpınar arşivinde bulduğum fotoğraflarda kimin kim olduğunu bulmaya çalışırken bilgilerini hemen paylaşmıştı benimle. Ama en büyük yardımı, Tanpınar’ın romanlarındaki kadın karakterleri incelediğim Orpheus’un Şarkısı’nda gördüm.

Metni kitaplaşmadan önce kendisine göndermiş, vakit ayırıp okursa çok mutlu olacağımı söylemiştim. Bir süre sonra yazdıklarımı, uzun bir değerlendirme bölümüyle geri gönderdi. Övgüsü de eleştirisi de incelikle dengelenmiş yazıda, “evvela sitayiş faslı” diye  gönlümü alıyor (“Romanlar çok dikkatli okunmuş. İnsan ilişkileri çok güzel tespit edilmiş. Ve çok farklı açıdan ele alınmış. Bende de aynı açıdan bakmak için romanları tekrar okuma hevesi uyandırdı”) sonra eleştiriye geçiyor (“acele edilmiş, özetlenmiş, kısa değer yargılı cümlelerle üstüste yığma izlenimi veriyor”) ve ardından büyük bir incelikle şöyle bitiyordu: “Bunlar bir okuyucu olarak kanaatlerim. Başka okuyucu veya tenkitçiler farklı değerlendirebilirler. Tekrar edeyim, çalışmanız bütünüyle, özellikle “Birinci Bölüm”ün sonuna kadar (üçte ikisi) harikulade güzel. Jüride olsaydım başarı notu tamdı.”

Kitap, Orhan Hoca’nın işaret ettiği bütün noksanlar, fazlalıklar üzerinde çalışılarak tamamlandı. Özellikle kitabın sonundaki  “şahıslar sözlüğü”nü, “şema çok güzel. Tanpınar’ın üç romanının her birinin baş tarafına konması gerekecek kadar önemli. Ancak bu şemayı biraz konuşturmak lazım” diyen hocanın uyarısıyla eklemiştim.

Çalışmanız kitaplaşmadan önce, o konunun uzmanı, iyilik dolu, cömert bir bakışın metninizin üzerinden geçmesinden daha değerli ne olabilir? Bunu takdir edebilmek için ya böyle bir yardımdan mahrum kalmak, ya da benim gibi menbaıyla karşılaşmak gerek.

Akademik ortamda, doğrudan öğrencisi olmadığınız hocalar yol göstermek konusunda tutuk davranabilirler. Geriye dönüp baktığımda, en fazla bu noktada yokluk çektiğimi görüyorum. Orhan Hoca’nın dersine hiç girmedim, ama onun kadar feyz aldığım hoca azdır; bütün kalbimle kullanırım “hocam” sıfatını. Özellikle bu yönünü hiç unutmayacağım. Bambaşka bir devrin, her biri okul niteliğindeki yetiştirici muhitlerin insanı olan Orhan Hoca’nın tecrübesine, vukufuna erişmek harcım değilse bile, en azından sorana bildiğim kadarını  aktarmayı, destek isteyeni geri çevirmemeyi ondan öğrendim.

Yayımlanır yayımlanmaz kitaplarını imzalayarak göndermesi, her birinde o alandaki çalışmama atıflar yapması ne kadar değerliydi benim için. Bu kitaplar arasında, özellikle şehrin yarım asır öncesini anlattığı Bir Başka İstanbul’un yeri ayrıdır. Ortak sevgiler yakınlaştırır ya, Orhan Okay’ın anlattığı İstanbul da benim için böyleydi. Hayıflandığım şeylerden biri, Orhan Hoca ile yapılan İstanbul  gezilerine hiç katılamamış olmamdır. Tanpınar’ın ellinci ölüm yıldönümünde önce Aşiyan’a ardından Emirgân’a gittiğimiz, çay bahçesinde uzun uzun oturduğumuz o günün zevkini daha da çoğaltabilirmişim halbuki.

Orhan Hoca’yla Tanpınar hakkında konuşmayı severdim. Günlükleri yayımlandıktan sonra nedense hayal kırıklığı yaşamış, Tanpınar’ı “hayalindeki eski yerinde” tutmak istemişti. Sanırım Tanpınar’ı yorumlama biçimimiz biraz farklıydı. Ben Tanpınar’ı her haliyle ve olduğu gibi görmekten, anlamaktan yanaydım. Tanpınar’ı, 19. yüzyıldan bugüne süregelen toplumsal maceramıza benzettiğim o karışık, karmaşık iç dünyasıyla, çağdaşlarına göre daha  sahici bulduğum için seviyordum çünkü.

Orhan Hoca hakkında yazılanların dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyor ve söyleyecek olması, herkesin onun ilminden, feyzinden, çevresine akıttığı iyilikten söz etmesi boşuna değil. Bir süre sonra bunlar klişe gibi görünüyor ama klişeye başvurmadan Orhan Okay gibi bir hoca nasıl anlatılabilir? “Yeri dolmayacak,” desem klişe ama doğru; “onunla bir dönem kapandı,” desem yine klişe ama yine doğru.  Hiç şüphesiz bu verimli hayatın ardından yazılacak bir yazıda öncelikle sahaya değerli katkılar yaptığı kitaplarından tek tek söz etmek gerekirdi. Bu her zaman mümkündür. Ben sadece genç bir akademisyen olarak yola çıktığımda kendisinden gördüğüm yardımları hayırla yâd etmek ve bu kaybın bir “hoca modeli” olarak yaratacağı boşluğun altını çizmek istedim. Nur içinde yatsın.

orhan-okay-abdullah-ucman-handan-inci

Orhan Okay ve Abdullah Uçman ile vefatının 50. yılında Tanpınar’ın kabri başında.

Hece, (Orhan Okay özel sayısı), Mart 2017