Yaşar Kemal’in Ardından

Yaşar Kemal’i kaybettiğimiz günden bu yana, gazetelerde, sosyal medyada, kitap eklerinde onun hakkında kurulan her cümle giderek derinleşen bir boşluğa işaret ediyor: “Son destan anlatıcımız”, “son süvarimiz”, “son büyük romancımız”, “son âşık”… Bütün bu “son”lar peş peşe eklendikçe, Yaşar Kemal’le birlikte yitip giden, biten, kapanan, sona eren her şey  sıralandıkça daha da artan bir kayıp duygusu genişliyor.

Ölümünün ardından duyulan üzüntü, mahallede bakar görmez gözlerle her gün önünden geçilen görkemli çınarın bir sabah orada olmadığını fark ettiğimizde yaşanan sarsıntıya benziyor. Ne gölgesinde oturacak zamanımız olmuştu, ne yapraklarının sesini dinleyecek halimiz. Ama oradaydı, biliyorduk, mahalleye anlam katıyordu varlığı. Nicedir alıştığımız bir değerin yok olmasından şaşkındık. Bütün büyük yazarlar gibi, onu da yokluğunun yarattığı boşluğun içinden görmek ürkütücüydü. Böylece Yaşar Kemal’in ölümünü kendi kaybımız üzerinden konuşmaya başladık. Onunla birlikte yitirilen ne çok şey vardı. Bize artık masal gibi gelen bu benzersiz hayat hikâyesine katılmış nice yazarı, şairi, ressamı, kısacası edebiyatımızın önemli dönemlerinin tanığını da kaybetmiştik.

İlk hikâyesini okuduğu arkadaşı Orhan Kemal’i, çekişip durduğu Kemal Tahir’i, dostu, hamisi Abidin Dino’yu, candan arkadaşları Eyüboğlu kardeşleri, ölümüne o kadar içlendiği Orhan Veli’yi, Nazım Hikmet’i… Aramızdan asıl ayrılan, bütün bu isimlerle içiçe geçmiş, birlikte yoğrulmuş edebiyat tarihimizi bir büyük kıta gibi doldurmuş hayattı. Ölüm asıl, sizi gören, hatırlayan son kişi öldüğünde başlar, denir ya, Yaşar Kemal’le birlikte pek çok kişi yeniden öldü.

Kitapları raflardaydı elbette, ama bir devre has konuşma, davranış, yaşama üslubu artık tekrarlanamayacaktı. Yüzyılımız için ileri sürülen “büyük anlatıların sonu” saptaması, Yaşar Kemal’le “büyük anlatıcıların sonu” olmuştu. Bu son ilmekle birlikte edebiyatımızın epik dönemlerinin tanığı son halka da  koptu, tarihe kaydı.

Bu nedenle doksan iki yaşında, dolu dolu yaşamış, geride görkemli bir külliyat bırakmış birinin ardından kaleme alınan yazılardaki ağıt tonunu çok da yadırgamamak gerek.

Yaşar Kemal’i okumak…

Hani çok sevdiğimiz bir aile büyüğü vardır, hep gidip görmek isteriz de vakit olmaz oyalanırız, bahaneler buluruz, Yaşar Kemal bu ülkenin genç okurları için işte tam da böyle, köşesinde oturan bir büyükbaba gibiydi.  Elbet gidilecektir ziyarete bir gün, ama şimdilik hakkında duydukları yeterli gelebilirdi.  Oysa  ani bir ölüm her şeyi değiştirir, merakın yerini önce hüzün, sonra keder alır, derken sorumluluk duygusu eklenir buna. Artık kulaktan duyduklarıyla değil yazarı kendi fikirleriyle değerlendirmek zamanı gelmiştir: Son günlerde Yaşar Kemal kitaplarının dört kat daha fazla satılmasını başka nasıl izah edebiliriz?

Peki  ne bulacak onda yeni okurları? Yaşar Kemal, kitaplarının satışını dört kat arttıran okurlarına ne söyleyecek? Hatta, Yaşar Kemal, bu ülkenin gençlerine, kadınlarına, erkeklerine, çocuklarına ne söyler? Bu ülkenin bile değil, dünyanın insanına…

Yaşar Kemal’i yakından tanıyan ve çok iyi okuyan dar bir çevre var. Kitaplarının önemli bir kısmını okuyan, hayat hikâyesini izleyerek seven genişçe bir okur kesimi var.Yaşar Kemal’in adını bilen,  denk düşürüp belki bir  iki kitabını da okumuş  geniş bir kitle var. Ve Yaşar Kemal’ın adını elbette duymuş, hiçbir kitabını henüz okumamış tahminen daha genç ve çok daha geniş bir kitle var.

Onun için ne dediler?

Birinci gruptakiler  Yaşar Kemal’i neden değerli ve önemli bulduklarını sık sık dile getirdiler bu süreçte: Yaşar Kemal için “Türkçenin Homeros’u”, “Koca çerçi”, “Sevincin türkücüsü”, “Türkiye dağı efsanesi”. “Anadolu’nun bekçisi”, “Topal karıncanın dostu”, “Türkçeye su veren usta”, “Karıncanın su içtiği yer”, “Türkiye’nin evrensel yazarı”, “Bizim efsanemiz”, “Gözümüzün bebeği”, “Anadolu’nun kayıp dilini bulan” diyenler de oldu; “Bir hikâye toplayıcısı”na, “Teleskoplu Homeros”a, “Daldan eğme değil, kökten sürme ulu çınar”a benzetenler de.

Sayısının giderek artacağını düşündüğüm bu yazılarda Doğan Hızlan, Yaşar Kemal isminin toplumun farklı kesimlerinde “yürekten bir mutabakat” sağlamasındaki mucizeye işaret etti;  Haydar Ergülen, kavga etmeye, başkaldırmaya, direnmeye bir “mecbur yazar” olarak gördü; Selim İleri, son döneminde büyük kentleri de konu edindiği için onu sadece Çukurova romancısı olarak değerlendirmemek gerektiğini söyledi; Burhan Sönmez, eski anlatıların ruhunu modern edebiyata taşırken taze bir roman dili kuran Yaşar Kemal’i yirminci yüzyılın klasikleri arasında saydı; Ayfer Tunç için o son büyük insan-yazarlardandı, bu coğrafyanın büyük anlatısı, efsane sesiydi, kitapları insanlığın vicdanıydı; Orhan Pamuk, Yaşar Kemal’in gücünü hiçbir baskı, tehdit, kötülük ve kıskançlığın  öldürmediği içindeki çocuktan aldığını söyledi; Ömer Türkeş, Yaşar Kemal’i haksızlıklara isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşakların yaşatacağını yazdı; Feridun Andaç, dik ve ödünsüz yaşantısına, insanlığın vicdanı olan tutumuna hayranlık duydu. Yaşar Kemal’in daha bin yıl okunacak bir yazar olduğunu söyleyen Semih Gümüş ise, bunu  insanın özünden gelen acı, hüzün, sevinç, korku, umut,  başkaldırı gibi duyguların evrensel köklerine inebilmesine bağladı.

Yerel mi evrensel mi?

Yaşar Kemal’in ardından kaleme alınan daha pek çok yazıda onun için en çok kullanılan kelimelerin Anadolu, köy, Çukurova, Ağa, destan, eşkıya, epik, masal olmasına şaşırmamak gerek. Bunlar elbette Yaşar Kemal edebiyatının önemli bir yönünü yansıtır.  Ancak Yaşar Kemal romanlarının temelinde, zamandan ve mekandan soyutlanabilecek bazı kavramlar olduğunu da tekrarlamak gerek. Zorbalığa karşı soylu isyan mesela, hak arayışı, adalet talebi, insana saygı, doğaya övgü gibi. Bu evrensel kavramları bambaşka temalar etrafında bambaşka sözlüklerde de inşa edebilirsiniz.

Yaşar Kemal’in neden yabancı dillerde de çok okunduğunu açıklayan bir olgudur bu. Farklı kültürlere, Doğu’ya duyulan egzotik merak bir yere kadar sürecektir. Sonrasında, dünyanın her hangi bir yerinde her hangi bir okura ulaşabilen dille konuşmak gerekir. Bizde epeyce tartışılan “edebiyatta yerelden evrensele gitmek” konusunu çok da güzel örnekleyen bir durumdur bu.

Türkçe’deki geçmişi iki yüzyılı bile bulmayan roman türünün Türk edebiyatındaki “iğretiliği” üzerine çok söz söylendi. Yüzyıllarca sürmüş divan ve halk edebiyatının şiiri, hikâyesi, masalı karşısında, modern Batı toplumunun bir verimi olan romanın bünyemize “iliştirilmiş” bir tür olduğu, bu nedenle halk arasında tutunamadığı öne sürüldü. Bu argümandan yola çıkanlar, Halit Ziya’nın karşısında halk hikâyelerinden, meddah söyleyişinden beslenen ve okuruyla yakın bağ kuran Ahmet Midhat’ın daha başarılı bir romancı olduğunu iddia ettiler.Tanpınar bile, bizden neden roman türünün gelişmediğine işaret ederken, halk kültürünün yüksek kültüre taşınamamasında aradı suçu. Kültürel özüne yaslanarak evrensel değerlere yükselen ve türü kendi yolu yordamınca özgünleştirerek kullanan bir romancı olabilir miydi? Malzemesi, dili, söyleyişi yerli, ama meselesi, kavramları ve tekniğiyle evrensel bir yazar.

Bu tartışmaya göre Yaşar Kemal’i rahatlıkla evrensel olmayı başarmış ilk “yerli romancımız” olarak görebiliriz demektir. İşlediği çoğu yerel konunun temelindeki düşünce evrensel olduğu için sadece ülkesinde değil farklı dillerde de geniş bir okur kesimine ulaşmayı başarmıştır bu nedenle. Doğa ve insan arasındaki ilişkiye eğilen,  haksızlıklara, eşitsizliğe, zorbalığa karşı dirençli bir baş kaldırı düşüncesine dayanan Yaşar Kemal romanlarını “köy edebiyatı” sınırları içinde değerlendirmek ve üzerlerine “son okunma tarihi” basmak mümkün değildir bence. Günümüzde olup bitenler geleceğe dair ipucu veriyorsa biraz, haksızlığa ve vicdansızlığa boğazına kadar batan dünyanın  Yaşar Kemal edebiyatına gelecekte daha çok ihtiyacı olacak demektir. Cesarete, direnişe, umuda ihtiyaç duyanların da. Yaşar Kemal romanlarını her çağda diri tutabilecek öz budur.

Bu özün içinde ben en çok doğa sevgisini önemsiyorum sanırım. Çünkü o, bütün nitelikli duygu ve düşünceleri bir arada tutan ana kasnak gibidir. Doğanın çürüdüğü, tükendiği yerde insanı insan yapan değerlerin sağlam kalması beklenemez. Yaşar Kemal’in soylu insan ile doğa arasında kurduğu ilişki ve yitip giden doğaya ağıt günümüzden geleceğe aktarılacak en önemli temalardan biridir. Sadece güzel insanlar, güzel atlar değil, binbir türlü canlısıyla deniziyle, gökyüzüyle giderek çölleşen, kararan, azalan dünya  da çekip gidiyor.

Yaşar Kemal romanlarının etkileyiciliği, yazarın bu konudaki kederini samimiyetle dile getirmesinden doğar. Samimiyet bu romanların belki de en belirgin özelliğidir. Uzun uzun anlattığı çiçeklere, kuşlara, ağaçlara, bitkilere, duyduğu derin sevgi, kötülük karşısındaki öfkesi, erdemli davranışlara duyduğu heyecan bütün coşkusuyla akar romanlarına.

Yaşar Kemal edebiyatını sevenlerin, oyunlu, tasarlanmış kitaplardan çok da hoşlanmayan, yüzü insana ve doğaya dönük okurlar olduğunu söylemek büyük bir keşif olmaz sanırım. Yaşar Kemal yazmaz, anlatır. Bunu söylerken, basite indirgemiyorum romanlarını, aksine, Yaşar Kemal’e kimliğini veren içtenlik, sıcaklık, yaşanmışlık duygusunun kaynağına işaret etmek istiyorum. Bu nedenle kurgudan, oyundan, oyuncaktan yorulan, sahicilik, samimiyet, coşku arayan okurlar da bir süre sonra Yaşar Kemal’e yönelecektir.

Doğaya övgü

Ondaki sahicilik, sadece anlatma biçimiyle değil, anlattığı dünya ile de ilgilidir. Anadolu’nun  ekolojik yapısı en zengin çeşitleriyle Yaşar Kemal’in kitaplarındadır. Bir gün Paris yıkılsa Balzac’ın romanlarına bakıp yeniden kurabilirler şehri denir ya, bir gün Anadolu toprağı bozkıra dönse, orada hangi böceklerin, kuşların yaşadığı, hangi çiçeklerin, bitkilerin açtığı da Yaşar Kemal’in bir doğa kataloğuna benzeyen romanlarından çıkarılabilir.

Yanlızca canlılara değil, dünyayı rengarenk bir kültür bahçesine çeviren farklı dillerin, inançların, kimliklerin yok olmasına da ağıt tutar Yaşar Kemal. İkisi arasında derin bir bağ vardır çünkü. Ağacını, çiçeğini, kuşunu koruyamayan bir dünya, kültürlerini de koruyamayacaktır. Dünyayı binbir renkli bahçe olarak tasavvur eden Yaşar Kemal, aynı tip, aynı renk, aynı şarkıyı söyleyen toplum projesinde yer almayı daima  reddetmişti. İnsana ve doğaya aykırı bulduğu “aynı”lığı, ancak hak ve adalet paylaşımında, özgürlüklerde kabul ediyordu. Bu açıdan bakıldığında Yaşar Kemal romanları Anadolu kültürleri için dev bir höyüğe benzer. Romanları üzerinde yapılacak edebi kazılarda geçimişe ait  nice toplumsal ritüel de açığa çıkarılacaktır.

Yazıyla tanışma

Bir gün Yaşar Kemal’in hayatı sinemaya uyarlanırsa, ki  çok etkileyici bir hikâye olacağına şüphem yok, aşağıdaki epik sahneyle başlasınlar isterim. Hayat hikâyesinde beni en çok etkileyen anekdotlardan biridir bu. Savaşçının  silahını ele geçirdiği mitolojik bir an gibidir adeta. Yaşar Kemal ilk defa “yazı” denilen şeyle karşılaşmıştır. Şöyle anlatıyor:

Bir gün köye bir çerçi geldi. Köylü kadınlara istediklerini borca veriyor, bir deftere de yazıyordu. Sanırsam sekiz yaşındaydım. Çerçiye sordum,bu yaptığın ne, diye. Yazı olduğunu, sonra okuyup unutmayacağını söyledi. Artık okula yazılacak, üç ayda okur yazar olacak, bir daha da söylediklerimi unutmayacaktım. Bizim köyde hiç okur yazar yoktu. (Bir saat uzaktaki) Burhanlı köyü öğretmeni Ali Rıza Bey’di. Mehmet’le huzuruna çıktık. Ben, dedim okumaya geldim. Olur dedi öğretmen. Ama senin ayakkabın, kafa kağıdın var mı? Yok. Kalem defter? O da yok… Giyitler yırtık pırtık… Ben başladım, ben dedim, üç ayda okur yazar olur, sana fazla zahmet vermem. Yemini billah ettim ki üç aydan çok başına bela olmayacağım. Adamla uzun bir tartışma… Öğretmen bana kafa kağıdının gerekirliğini, ayakkabısız olmayacağının sebebini bir türlü anlatamıyordu. Sonunda bana yirmi beş kuruş verdi, git dedi, kendine defter kalem al. Beni de bir sınıfa soktu. Bir de Alfabe verdi. Alfabede nar resimleri vardı. Ömrümde, daha öyle şiirli bir büyüye rastlamadım. O gün bütün defteri karaladım. Ne kadar harf varsa, hepsini durmadan yazdım. Akşama defterde karalanmadık hiçbir yer kalmamıştı. Üç ay sonra artık gazete bile okuyor, dağlara taşlara, bulduğum kağıtlara, duvarlara yazılar yazıyordum.”

Bu tutkulu çocuğun ileride büyük bir yazar olacağını daha iyi ne gösterebilir?  Öğretmenine söz verdiği okuma yazmayı üç ayda öğrenmiş, oradan kitapların dünyasına  açılıp gitmiştir.

Yaşar Kemal’in yazar olması için talih her şeyi önüne sermiştir aslında. İlginç kişiliklerle ve hikâyelerle dolu bir ailede doğmak, coğrafyasıyla ve kültürel yapısıyla etkileyici bir çevrede büyümek, doğanın içinde serazad geçen çocukluk, bütün bunları görebilecek, biriktirecek bir iç dünya, tam zamanında karşısına çıkan yol gösterici okur-yazar dostlar (Arif, Abidin, Güzin Dino), memur olarak atandığı bir halk kütüphanesinde (Ramazanoğlu Kütüphanesi) otuz bin kitap arasında hiç durmadan okuyarak geçirdiği üç yıl; dönemin en etkili gazetesinde (Cumhuriyet) röportaj gazetecisi olarak çalıştığı on yıl boyunca Anadolu’yu karış karış gezmek ve topladığı ağıtlarla, hikâyelerle dağarcığını genişletmek; bir yazar için olabilecek en şahane hayat arkadaşıyla tam zamanında karşılaşmak (Thilda)…  Sonrası yazmak yazmak yazmak.

Ve böylece, 1926-2015 yılları arasında önceleri geçim sıkıntısıyla, sonra siyasi kavgalarla, ama her zaman çoşkuyla yaşanan bu ömürden şiirler, öyküler, romanlar, denemeler ve  derlemelerden oluşmuş  görkemli bir külliyat çıkar.

Yaşar Kemal okumaya başlayacaklar için tematik kılavuz

Yaşar Kemal romanları etrafında dolaşıp duran ama  hangisini seçip başlayacağına karar veremeyenler için şöyle bir tematik okuma kılavuzu yol gösterici olabilir belki:

Mesela, uzun psikolojik çözümlemeleri seviyorsanız, kasik anlatımlı romanlar yavan geliyorsa, insanın doğayla savaşımı ilginizi çekiyorsa ve toplumsal mit yaratma sürecine tanıklık etmek isterseniz “Dağın Öte Yüzü” üçlemesiyle başlayın derim. Ortadirek’te, Yer Demir Gök Bakır’da ve Ölmez Otu’nda Yalak köylülerinin gerçekle olağanüstünün içi içe geçtiği şiirsel dünyasını zevkle okuyacaksınız. Benim de en sevdiğim romanlarıdır bunlar.

Yaşar Kemal’in hayat hikâyesine dair epeyce bilginiz varsa, babasının nasıl öldürüldüğünü, zor şartlar altında geçen çocukluğunu biliyorsunuz, bir yazarın biyografik malzemesini romana nasıl yedirdiğine meraklıysanız, önerim “Kimsecik” üçlemesiyle başlamanız olacak. Romanlarının en seçkin örneklerinden olan Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi’nde Yaşar Kemal, sadece trajik aile hikâyesini değil, aynı zamanda korku duygusunun insanı nasıl dibe çektiğini de çok etkileyici bir dille anlatır.

Türkiye’nin tarım alanındaki üretim tarihi ilginizi çekiyorsa, bu duruma “insan” açısından yaklaşmak istiyorsanız, konuyu ciltler dolusu incelemeden daha etkili bir dille aktaran “Akçasazın Ağaları” serisini okumalısınız. Demirciler Çarşısı Cinayeti  ve Yusufçuk Yusuf adlı romanlarda Yaşar Kemal iki ağa arasındaki çatışma üzerinden feodal yapının çözülüşüne, tarımda yeni ve bir düzene geçişe ve bu sırada her zamanki gibi bedel ödeyen sıradan, güçsüz insanların acılarına eğilir.

Mübadele kelimesi sizin için başka türlü mü tınlıyor? Yerinden yurdundan edilmişlerin trajedisinden daha bol ne var Türkiye’de? Ailesinde de göç deneyimi olan Yaşar Kemal, Ege’de küçük bir adada geçen hikâyede, Türkiye tarihinin en büyük acılarından birini işler. “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesini oluşuran Fırat Suyun Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği, Tanyeri Horozları, Çıplak Deniz Çıplak Ada romanlarında Yaşar Kemal, evinden atılanların, babasının deyimiyle “kuş” değil “insan” olduğunu yine kendine özgü etkileyici, şiirsel diliyle  anlatmaktadır.

Çevre koruma bilinciniz epey gelişmişse ve romanda daha güncel temalar arıyorsanız,  okuyacağınız kitaplar Deniz Küstü, Kuşlar da Gitti, Al Gözüm Seyreyle Salih’tir. Bu romanlarda Yaşar Kemal, başta İstanbul olmak üzere, yeşili azalan, kuşları yok olan, denizi kirlenen büyük şehirlerde insanları bekleyen felaketi, çocukların masum dünyasından anlatır.

Öyle bir roman okuyayım ki Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan roman olsun; dilini, tekniğini, şu ünlü başkaldırısını, şiirselliğini, mitik anlatımını… hepsini birarada göreyim düşüncesindeyseniz, ünlü eşkıyayla İnce Memed’le tanışın artık derim. “Nasıl olur da bir bebekten bir katil yetişir” üstelik kendi ailesinden birini öldürür, sorusunu dehşetle sormaya devam ediyorsanız,  toplumsal yapıdaki namus kavramının, ve töre cinayetlerinin köklerine ineceğiniz Yılanı Öldürseler iyi bir seçim olabilir.

Aşk temasının önce çıktığı bir hikâye arıyorsanız, Ağrı Dağı Efsanesi’ni, epik bir anlatı ise tercihiniz  Binboğalar Efsanesi’ni okuyun. Sırada, Hüyükteki Nar Ağacı, Çakırcalı Efe, Üç Anadolu Efsanesi,  Teneke, Tek Kanatlı Kuş  da var daha.

Bütün bu romanlar, kendine özgü edebi tadın yanı sıra Türkiye’nin toplumsal hafızasının önemli bir yönünü de verir bize. Hikâyelerini işlediği kanavayı anlamak için dahi zengin bir kaynak olarak yaşayacaktır Yaşar Kemal.

Milliyet Kitap, Mart, 2015

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s