Tezer Özlü ile Tomris Uyar’ı Birleştiren “Eski Sevgi”

I

 Tomris Uyar ve Tezel Özlü hayatlarının bir döneminde, Berlin’de gittikleri “Alte Liebe” (Eski Sevgi) adlı bardan söz eden birer öykü yazarlar. Havel nehri kenarında demir atmış bir tekne/bardan öykülerine taşıyacak kadar etkilenmişlerdir. Tezer Özlü öyküsünü Almanca kaleme alır, başlık koymaz. Sezer Duru, Türkçe’ye çevirirken “Eski Sevgi” adını verdiği öyküyü Özlü’nün ölümünden sonra derlediği Eski Bahçe/Eski Sevgi adlı kitapta okuruna ulaştırır. Tomris Uyar ise “Alte Liebe/Küçük Akşam Müziği” adlı öyküsünü önce Hürriyet Gösteri dergisinin Temmuz 1988 sayısında, ardından  Sekizinci Günah (1990) içinde yayımlar.

Tomris Uyar, Gündökümleri’nde Tezer Özlü ile dostluğunu geliştirme fırsatı bulamamalarına esef ederken  sözü bu öykülere de getirir. İki öykü arasındaki birkaç farka değinerek aynı yeri böyle değişik anlatmış olmalarına şaşırır.

İkimiz de Berlin’deki bir bardan sözediyoruz; onun öyküsünün adı Eski Sevgi, benimkininki Alte Liebe / Küçük Akşam Müziği. Yalnız Tezer, kıyıya demir atmış tekneyi meyhane diye tanımlıyor, ‘Herhangi bir işçi mahallesinin yoksulluğu    içindeydi’ diyor. Bense eski asker eşlerinin ağır bastığı, ‘yabancıların pek uğramadığı bir yer”, oldukça gösterişli bir kafe-bar diyorum. İki öykü de kurmacaya fazla dayalı olmadığına göre o bar birkaç yıl içinde değişmiş mi? Yoksa benim gittiğim gün orada özel bir toplantı mı vardı? Çünkü Tezel’in öyküsündeki ‘iri şişman,  beyaz tenli meyhaneci kadınla oğlu’nu değil yine beyaz tenli, sarışın, ama tertemiz  üniformalarıyla bir huzurevinin hastabakıcılarını andıran gencecik kızlar görmüştüm. Önemli olan ikimizi de anılara sürüklemiş bu mekân; eski sevgi anıları. Tezer’inki çok  yakından tanıyıp sonra yitirdiği bir hayal, benimkiyse filmlerden anımsadığım, orada gerçeğiyle karşılaştığımda ürkeceğim kadar güzel bir hayal. (…) Tezer Özlü ile kısa bir süre Berlin’de birlikteydik. 1971’de. Demek Eski Sevgi, o sıralarda kıyıda demirli duruyormuş. Şimdi en çok oraya birlikte gitmediğimize yanıyorum. Nice şeylerin yanısıra.” [i]

Böylesine hoş bir tesadüfün ürünü olan öykülere biraz daha yakından bakalım:

 II

Alte Liebe / Küçük Akşam Müziği

 Tomris Uyar öyküsünü  demir atmış tekne olan Eski Sevgi adlı barda geçirilen bir akşam üzerine kurmuştur. Öykü, bulunduğu şehrin yabancısı bir kadın tarafından anlatılır. Bir yandan içkisini içerken bir yandan da müşterilerin hal ve tavırlarından yola çıkarak çeşitli kişilikler ve yaşanmışlıklar varsayımlar anlatıcı. İzlenimlerin hemen o anda, birbirine iliştirilip bir hayat kesitine, bir portreye dönüşmesine tanıklık ederiz. Tomris Uyar’ın başka öykülerinde de görebileceğimiz bir öyküleme özelliğidir bu. Ancak farklı bir boyut daha var burada: Anlatım ve anlatılan arasındaki eşzamanlılığa tanık olmanın ötesinde, doğrudan doğruya yazma edimi de öyküye katılmıştır.

Daha giriş cümlesinde yazmak fiiliyle derdi olan bir öyküyle karşı karşıya olduğumuzu anlarız: “Gün, doldurulmayı bekleyen kırık-beyaz bir kâğıt gibi elimin altındaydı.”[ii] Bu yönüyle öykü, yaşanan ve yazılan, yani gerçek ve kurmaca arasındaki edebi alışverişe göz kırpmaktadır. Günlüklerinde “Küçük Gece Müziği”ni gerçek bir deneyimden, “öyküdekine benzer bir ‘büyülü karşılaşma’dan” yola çıkarak kaleme aldığını söylüyor Tomris Uyar.[iii] Oysa daha öykünün başında karşılaştığımız bu cümle, okuyacaklarımızın ne kadarının yaşantıdan çıkarıldığı konusunda kuşkuya düşürür bizi.

Uyar’ın okurla oynadığı oyun bu kadarla kalmaz; anlattığı kişileri de bir türlü belirli bir duygu/durum içinde sabitleyemeyiz. Yaşadığı günü “doldurulmayı bekleyen kırık-beyaz bir kâğıt gibi” elinin altına aldıktan sonra, ona yakışacak yazı karakteri aramaya girişmiştir  anlatıcı. Önce gotik harfli, titrek özenli bir el yazısında karar kılar: Tekne hafifçe yan yatmış, içeri yaşlı bir kadın grubu girmiştir… Tabii bunun teknede yazılan bir öykü olduğunu unutmayalım. Her dalgalanmada teknenin oynaması gibi öykü kişileri hakkında bize aktarılanlar da her defasında bozulup yeniden kurulmaktadır.

Önce, geçmişin silik imgelerini çağırırcasına, puslu gölün ufuklarına bakarak tekneye giren kadınların duyarlı, hüzünlü öykülerine hazırlarız kendimizi. Oysa iki adım sonra “puslu beyaz” yerini “çiğ beyaz”a bırakır. Birden bire karşımızda pasta artıkları içindeki masada bitkin oturan, “dudaklarının kıyısına krema, çikolata bulaştığını ayırdedemeyen yaşlı kadınlar buluruz. Yazı, titrek özenli karakterini bıkarır, atak ve küçümseyici bir kıvrımla yoluna devam eder: Savaşta yitirilmiş kocalarıyla ölmüş, acılarının ödülü olarak parmaklarına  pırlantalar takılmış, azize katına yükseltilmiş kibirli dullar vardır şimdi karşımızda: “Buraya yabancılar giremez!”

Tomris Uyar bu öyküye bir müzik formu vermek için çok uğraştığını söylüyor günlüğünde. Açılış sahnesine hakim olan minörlerin hüzünlü atmosferinden giderek uzaklaşırız. Müzik, öykünün sadece atmosferinde değil, adından başlayarak (Küçük Bir Gece Müziği) bütün yapısında belirleyicidir. Bir yandan sözcüklerin küçük, kırık adımlarıyla anlatı yapısı usulca genişlemekte, tekrarların  sağladığı  ritim duyulmakta, öte yandan sırayla öyküye giren kişiler birbirine bağlanarak bir armoni yaratılmaktadıdır.

Öykünün başında, anlatıcının bakışı  yaşlı kadın grubuna kuşkulu bir hüzünle yaklaşmış, derken onların üzerinden kayarak aynı sesin farklı yorumları gibi duran iki kadına geçmiştir. Biri hayatın başında diğeri ortasında olan bu iki kadın, giyim ve yaş ve görüntü olarak birbirine benzemese de “aynı kitabı ayrı dönemlerde aynı çoşkuyla okumuş, kurşun kalemle aynı satırların altını çizmiş kişilere özgü bir sırdaşlık” taşıyan, “sustukları sırada bile konuşabilen” kadınlardır. Yaşlı kadın grubunu kendine “yabancı” bulan anlatıcı, bu kadınlarla aynı dili konuşur. Onların içtiği içkiden ısmarlayıp uzak bir gülüşle katılır aralarına.

Anlatıcının bakışı, sinemada kameranın kaydırma tekniğine benzeyen yumuşak geçişlerle ilerler ve o sırada tekneye giren erkeğin üzerinde durur: Yazılmak için bekleyen günün öyküsü karşısındadır artık. Adam içeri girdiğinde “gün bütün fazlalıklarından arınıp çağdaş tirşe rengini” bulmuştur.

 Bu akışa göre öykünün üç bölümü / üç tonu olduğunu söyleyebiliriz. Bölümler arasına konan iri boşluklar bir müzik eserindeki iç bölümlenmeler gibi değişime hazırlar okuru. Yaşlı kadınların sahnesinde “küçük harflerle” duyulmaya başlanan vals, genç kadınların anlatıldığı ikinci bölümde yerini çigan müziğinin çoşkusuna bırakır; ardından bütün özleyişleri tazeleyen yabancı erkekle birlikte müzik gerçeküstü bir keman sesine ulaşır.

 Yabancı adamın bara gelmesi öykünün dilini ve anlatım biçimini de değiştirir.  Gerçeklikten kurmacaya doğru geniş bir adım atılır. Gözlem, yerini sorgulamaya, kadın-erkek-aşk  etrafındaki düşüncelere bırakır. İç konuşmalar yer yer diyaloğa dönüşür. Gelen, “… galiba artık romanlarda kalan, bu yüzden vazgeçilen, bu yüzden asla unutulmayan”dır. Anlatıcı onun üzerindeki etkisini “gidebilirlik duygusu…” olarak tanımlar.  Anlatıcının dili romantizmden hafif bir erotizme doğru yön değiştirmiştir: “…boyun kaslarına, altın zincirine bir daha baktım: dişlerim kamaştı. Tehlikeyi sezdim: bir gidebilirlik duygusu veriyordun, sonuna kadar gidebilirlik”. Yüz yıl önce bir kadın roman kahramanı bu gidebilirlik duygusu yüzünden kendini trenin altına atmıştı. Yaşasaydı yine atabilirdi. “Demek bu romantizm hastalığı geçmiyor kolay kolay”.

Aşk romanlarının dünyasına iki kez yapılan vurgu dikkat çekicidir. Geçmişte ve romanlarda kaldığı bilinen, yine de vazgeçilmez olan aşkların imkânsızlığı kadar özlemini de dile getirir bu vurgu. Yazı/edebiyat aşkın koruyucusudur. “Yazı” aşkı mümkünleştirirken, “konuşmak”, yani gündelik iletişim, çürütür. Konuşmak “her zaman tehlikelidir”. Konuştukça, birbirine sırlarını açtıkça, gündelik dil içinde sıradanlaşır, çözülür ve yavanlaşır ilişkiler. Kadın, yaşadığı büyülü çekimi konuşarak kaybetmekten korkar: “Bari ortak bir dilimiz olmasa, konuşarak bozmasak bu anı.”  Yaşadığı taze duyguyu “eskitmeye” kıyamadığı için birlikte geçirilecek zaman önerisini geri çevirir. “Geçmişini yanında taşıyan” insanların birbirlerini hızla “eskiteceğini” düşünür çünkü. Onu hep “yepyeni”, hep “yabancı”, hep “beklenmedik” şekliyle hatırlamak ister. Böylece teknenin adı, Eski Sevgi, öykü için işlevsel bir anlam da kazanır. Okura anlatılan, “Eski Sevgi” adlı teknede yakalanan yepyeni bir heyecanı yazıyla korumak çabasıdır. Aşk eskir, çünkü. Yazı ise aşkı hem üretmiş hem korumuştur. Tıpkı yüz yıl önce kendini trenin altına atan Anna’nın hikâyesi gibi. Edebiyatın hayata karşı zaferidir bu,  ya da armağanı.

Yabancı erkek çaresiz, susar, “şimdiden bir öykü kişisiymiş” gibi görünmeyi kabullenir. Hiç konuşmadan içkiler içilecek, sonra herkes kendi yolculuğuna devam edecektir. Öykü notaların harflerin usulca erimesiyle sona erer. Gün “yaşanmış”, öykü “yazılmış”, müzik susmuştur.  Ayışığı göle bembeyaz vurur.

 Öykü başladığı gibi beyaz bir renk dokusu içinde bitirilir. Beyaz rengin öykü içinde dikkat çekici bir yeri vardır. Bu durumun öykünün işlendiği sayfa dolayısıyla yazmak fiiline bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Anlatıcının da söylediği gibi, “beyaz harflerden oluşan” bir öyküdür bu. İlk bölümde yoğun bir şekilde tekrarlanır beyazlık: Kırık beyaz kâğıt gibi gün, bembeyaz keten örtülü, bembeyaz peçeteli küçük bir masa, pencereden görülen puslu göğün değişen beyazlığı ve yazarın rengi bütün boşluğuyla duymamızı istiyormuş gibi büyük harflerle yazdığı bir “B E Y A Z”lık içinde başlar öykü. Yaşamın bütün ihtimallerine hazır sayfa henüz boştur.

Öykünün başındaki yoğun beyazlık, öykü ilerledikçe tek tük beyazlara bırakır yerini. Yaşlı kadınların ciltlerindeki “çiğ beyaz”lık, gölün etrafındaki ormanı sarmış pusun kirli beyazı, sağlıklı garson kızların klinik beyazlığı, bardaki kadınların içini hoplatan yakışıklı adamın üç düğmesi açık beyaz keten gömleğinde ara sıra çakıp duran beyazlık, öykünün sonunda  göle bembeyaz vuran zayıf bir ayışığı olur.  Gün yaşanmış, öykü yazılmış, sayfa kararmıştır.

Gerçeğin hayale karıştığı öyküdeki her sallantı, tekneye girip çıkan her müşteri, okuru kurşiniden açık beyaza giden tonlamalar içinde beyaz, rüyamsı bir atmosferde tutar.

III.

Eski Sevgi

Tezer Özlü, sanki sözü Tomris Uyar’ın bıraktığı yerden alırmış gibi, Mozart’tan Beethoven’e geçecek öyküsünü “Ayışığı sonatı”yla işleyecektir: “Şimdi ayışığı sonatı burada. Biz hâlâ Havel şosesinde oturuyoruz. Güneş dostluğumuzu ısıtıyor. Başka bir şeyimiz yok.”[iv]

 Öyküler arasındaki benzerlik müzik temasıyla sınırlı kalmaz. Bir yandan gitmek, arınmak ve yenilenmek, bir yandan da o hiç kaçılamayan “yanımızda taşıdığımız” geçmiş… Bunlar Tezer Özlü’nün öyküsünün de temel izlekleridir. Ancak bu öyküdeki anlatıcının acısı, konuştukça eskiyen ilişkiler değil, kendisini bir başkasına hiç iletememektir… Yani paradoksal bir şekilde ikisi de gerçek iletişimin imkânsızlığından söz açarlar.

Özlü’nün öyküsündeki anlatıcı,  yalnızlık ve ileşitimsizlikten duyduğu acıyı yer değiştirmekle gidermeye çalışır ama, “insan kaderi heryerde aynı”dır. Duvarlarla örülüdür, şehirler de insanlar da… Özlü’nün anlatıcısı bulunduğu şehri/mekânı adınıyla verir: Berlin’de, Havel nehri şosesinde bir bank… Orada neden bulunduğunu söylemese de yabancı olduğunu ve her an gideceğini duyumsatır. “Gitmek” fiilinin iki öyküdeki yeri dikkat çekicidir. Uyar’ınkinde gitmek bir maceraya gitmek, aşka gitmek, tüketilmemiş duygulara gitmektir;  Özlü’de ise belirsiz bir arayışın peşinde mekânları değiştirip durmaktır.

Özlü’nün öyküsünde Eski Sevgi adlı tekne kaybedilen bir dostun/sevgilinin en sevdiği bar olarak hatırlanır. Öykü, dil ve anlatım yönüyle Uyar’ın öyküsüne çok benzer. Anlatıcı, o anda yaşadığı duyguları yakalamak, aktarmak peşindedir. Öykü yaşanırken yazılır. Anlık izlenimlerden yola çıkılmakla birlikte, geçmiş yaşantılar da bilinç akışıyla bu anların içine karışmaktadır. Ölen bir arkadaşı/sevgiliyi merkeze alarak genişleyen öyküde, üç zaman boyutu, şimdi, geçmiş ve gelecek içiçe sarmalanarak akar.  Tomris Uyar’ın öyküsü başlayıp biten bir müzik gibidir. Akış kesilmez. Özlü’de ise geçmiş ve şimdi, hatta sezgiyle var edilen gelecek arasında sıçramalarla gelişen bir yapı vardır.

Anlatıcı bir yandan yaşadıklarının kendisinde yarattığı etkileri yakalamaya çalışırken bir yandan da duyarlılığını hazırlayan geçmişine anlık dönüşler yaparak iç dünyasını algılamamız için çeşitli kapılar açıp kapatır. Öykü boyunca bu tür geçmiş kazıları, hal saptamaları ve gelecek sezileri arasında geçişlerle aktarılan bir iç dünyaya tanıklık ederiz. Kırılgan, öfkeli, her şeyden vazgeçmiş öykü kişisinin bilincinde, yabancılık, iletişimsizlik, iç sıkıntısı, bağlanamama, köksüzlük, iki yüzlü genel ahlak kurallarından tiksinti kaynaşıp durur. Ne ilginçtir ki, bu yoğun karamsarlık içinde ince ince bir “yaşama sevinci”nin de öyküye eşlik etmektedir. Bu aslında Tezer Özlü’nün bütün yazılarında, öykülerinde görülebilen bir durumdur. İntihara ve yalnızlığı bu kadar yakın duran bir öykücüde, pek az yazarda görebildiğimiz bir yaşama tutkusu ve sevinci vardır. Benim için Tezer Özlü’nün metinlerini etkileyici kılan da budur: Bir ayağını yok olmanın uçurumuna sarkıtırken, öteki bütün varlığıyla duyumsadığı yaşama coşkusuna basar.

Özlü’nün eserlerinde başlı başına bir araştırma konusu olacak kadar geniş yer tutan yersizyurtsuzluk hali, “Eski Sevgi” öyküsünün de etrafında dönüp durduğu eksendir. Bunu en yalın  haliyle anlatıcının odasındaki afiş söyler: “Hareket. Gidebilmek. Kalmak zorunda olmamak. Bağımsızlık. Özgürlük. Uyum sağlamak zorunda olmamak. Raylar bir çeşit sonsuzluk. Dünyasal.”

 Benzer bir durum, iki öykünün de  okura ister istemez yazarlarını düşündürtmesidir. Uyar’ın öyküsünü bir gerçekliğin gölgesinde yazdığını biliyoruz. Özlü’nün öyküsündeki bazı ayrıntılar da yazara yönlendiriyor bizi ister istemez. Mesela anlatıcının odası: Bir duvarda Kafka ve Brecht fotoğrafları, diğerinde Pavese’nin mektuplarından, günlüklerinden kesitler asılmış, yerde güneşli/gölgeli bir Akdeniz fotoğrafı, fonda Cohen’in müziği, Rulfo’dan üç fotoğraf, Frida Kahlo’nun bir kitabı ve iki şişe: Biri Apolinaris, diğeri söylenmez…

Tezer Özlü’yü az çok tanıyan okur bunların onun dünyasını besleyen kaynaklar olduğunu bilir. Uyar’ın öyküsünde olduğu gibi, hatta daha da fazla, bu öyküyü de anlatıcı/yazar ayrımında zorlanarak okuruz. Bir yanıyla tedirgin eden bir durum bu. Ancak Leyla Erbil’in şu cümleleri bu okuma biçiminden duyulabilecek kaygıyı gidermek için yazılmıştır sanki: “Bir yazarın yaşadıklarıyla sanatının birbirini yalancı çıkarmaması iyi bir sanat ürününün ölçülerinden biridir. Tek ölçü olmasa da. Başka türlüsü de nasıl olabilir zaten! Şimdi, okurun yazarın hayatını bilmek zorunda olmadığını söyleyenler çıkacak. Öyledir de. Ancak öyle oluşu, yazarı iyi tanıyanların onu değerlendirirken bu şansı kullanmalarına, bu şanstan yararlanmalarına da engel değildir.”[v]

 Bizim de bu ‘şansı’ kullanmamızda sakınca yok demektir.

“Eski Sevgi” öyküsünün girişinde anlatıcıyı, yanında iç dünyaları aynı ritimde atan eski bir arkadaşıyla bir bankta otururken görürüz. Pazar günlerinin yalnızlığı şehri sarmıştır. Yürekleri kaybedilen bir sevgilinin/dostun acısıyla doludur. İki gün önce onun anısına gittikleri Eski Sevgi’nin de bulunduğu Havel şosesi’nde bir banktır bu. Güneşi “tek tanıdık” görecek  kadar yabancıdırlar bulundukları yere…

Özlü’nün öykülerinde doğa ile öykü kişileri arasında dikkat çekici bir etkileşim var; bir varoluş ilişkisi sanki. Söz gelimi, güneş sıcaktır; onun içindeki acı da…  Öylece bankın üzerinde otururken, herhangi bir kentte, “var olmanın herhangi bir zamanında”,  geçmişini unutmuş “ne geri dönmek ne de ileriye gitmek isteyen bir insan”ken, etrafındaki ağaçlar da  “hangi dünyaya ait?” olduklarından şüphe uyandırırlar. Eski gemi ise oradadır orada olmasına ama hiç de yerini benimsemiş görünmez: Bakımsız haliyle üçüncü dünyaya, sözgelimi Haliç’e daha bile uygun düşebilir.

Öykünün ve genel olarak Tezer Özlü’nün anlatı dünyasının temel izleklerinden birisi aidiyetsizlik ise diğeri ileşitimsizliktir. Bunları birbirinin yaratıcısı gibi de düşünebiliriz. Özlü’nün öyküsünde anlatıcı güneş, ağaç, tekne ile paylaşır aidiyetsizliğini. İletişimsizlik ise göl ve duvarla simgeleşir. İkisinin de açılımı ve geçişi yoktur. Berlin’in duvarlarla çevrili fiziksel yapısı, insanına da yansımıştır. “Dünyanın tüm insanlarından daha yalnız” insanlardır bunlar. Yalnızlıklar, özlem, acı, insanlığın ortak kaderi karşısında çaresizlik “başları bağlı, üzgün yüzlü Türkler”i de sarmıştır. “Güneşin yumuşak sıcaklığına” sığınmaktan başka bir seçenek kalmaz.

IV

Yazının başında da söylediğim gibi, Tomris Uyar aynı yeri bu kadar farklı anlatmış olmalarını garipsiyor günlüğünde. Gerçekten de sanki iki ayrı tekne-mekânda geçmektedir öyküler.  Barın adı/adresi verilse bile okurun ilk bakışta öyküler arasında bağlantı kurması zordur. Bununla birlikte genel olarak bakıldığında öykülerin arasında tuhaf bir yakınlık olduğu da söylenebilir. Atmosferleri, duyarlılıkları, anlatım biçimleriyle aynı öykü dünyasından çıkmışcasına yadırgamazlar birbirlerini. Tomris Uyar, “bir yazarın dünyayı nasıl algıladığını okura iletebilecek tek yordam”ın[vi] anlatım özelliği olduğunu söylüyor. Buna göre metin, yazarın dünyasına giden meşru bir yol olabilir bir bakıma. Burada sözü edilen, yazarın hayatından çıkarak kurgulaması değildir elbette, seçtiği konu, sözcükler, onları bir araya getirmenin özel biçimiyle kendini açığa vurmasıdır. Bu noktadan bakarsak, Tomris Uyar’ın da Tezel Özlü’nün de yazar hanesindeki ismi unutarak okuyacağımız öyküler yazmadıklarını görürüz.

Burada sözünü edilen öyküler, her şeyden önce Uyar ve Özlü evrenlerinin özel ürünleridir. Öte yandan, duyarlılıkları, eleştirileri, ironileri, “dert” edindikleri insanlık durumları kadar sözcükleri, cümle kuruşlarıyla da benzeşirler. Bu öyküler bize, aynı mekân için farklı metinler kurgulasalar bile, Tomris Uyar ile Tezer Özlü’nün “kan uyuşması” dediğimiz o özel yakınlığı ne kadar derinden  paylaştığını gösteriyor. Bütün “cins” yazarları aynı soyda birleştiren bir akrabalıktır bu.

Eşik Cini, sayı 2, Mart-Nisan 2006

 

[i] Tomris Uyar, Gündökümü II, YKY, 2003, s.328

[ii] Tomris Uyar, “Alte Liebe: Küçük Akşam Müziği”, Sekizinci Günah, YKY,  2005, s.43-48.

[iii] Uyar,  Gündökümü II, s.191.

[iv] Tezer Özlü, “Eski Sevgi”,  Eski Bahçe/Eski Sevgi, YKY, 1998, s.105-107.

[v] Leyla Erbil, Tezer Özlü’ye Armağan, YKY, 1997, s.33.

[vi] Uyar, Gündökümü I, YKY, 2003, s.64.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s