Aylık arşivler: Şubat 2017

Yaşar Kemal’in Ardından

Yaşar Kemal’i kaybettiğimiz günden bu yana, gazetelerde, sosyal medyada, kitap eklerinde onun hakkında kurulan her cümle giderek derinleşen bir boşluğa işaret ediyor: “Son destan anlatıcımız”, “son süvarimiz”, “son büyük romancımız”, “son âşık”… Bütün bu “son”lar peş peşe eklendikçe, Yaşar Kemal’le birlikte yitip giden, biten, kapanan, sona eren her şey  sıralandıkça daha da artan bir kayıp duygusu genişliyor.

Ölümünün ardından duyulan üzüntü, mahallede bakar görmez gözlerle her gün önünden geçilen görkemli çınarın bir sabah orada olmadığını fark ettiğimizde yaşanan sarsıntıya benziyor. Ne gölgesinde oturacak zamanımız olmuştu, ne yapraklarının sesini dinleyecek halimiz. Ama oradaydı, biliyorduk, mahalleye anlam katıyordu varlığı. Nicedir alıştığımız bir değerin yok olmasından şaşkındık. Bütün büyük yazarlar gibi, onu da yokluğunun yarattığı boşluğun içinden görmek ürkütücüydü. Böylece Yaşar Kemal’in ölümünü kendi kaybımız üzerinden konuşmaya başladık. Onunla birlikte yitirilen ne çok şey vardı. Bize artık masal gibi gelen bu benzersiz hayat hikâyesine katılmış nice yazarı, şairi, ressamı, kısacası edebiyatımızın önemli dönemlerinin tanığını da kaybetmiştik.

İlk hikâyesini okuduğu arkadaşı Orhan Kemal’i, çekişip durduğu Kemal Tahir’i, dostu, hamisi Abidin Dino’yu, candan arkadaşları Eyüboğlu kardeşleri, ölümüne o kadar içlendiği Orhan Veli’yi, Nazım Hikmet’i… Aramızdan asıl ayrılan, bütün bu isimlerle içiçe geçmiş, birlikte yoğrulmuş edebiyat tarihimizi bir büyük kıta gibi doldurmuş hayattı. Ölüm asıl, sizi gören, hatırlayan son kişi öldüğünde başlar, denir ya, Yaşar Kemal’le birlikte pek çok kişi yeniden öldü.

Kitapları raflardaydı elbette, ama bir devre has konuşma, davranış, yaşama üslubu artık tekrarlanamayacaktı. Yüzyılımız için ileri sürülen “büyük anlatıların sonu” saptaması, Yaşar Kemal’le “büyük anlatıcıların sonu” olmuştu. Bu son ilmekle birlikte edebiyatımızın epik dönemlerinin tanığı son halka da  koptu, tarihe kaydı.

Bu nedenle doksan iki yaşında, dolu dolu yaşamış, geride görkemli bir külliyat bırakmış birinin ardından kaleme alınan yazılardaki ağıt tonunu çok da yadırgamamak gerek.

Yaşar Kemal’i okumak…

Hani çok sevdiğimiz bir aile büyüğü vardır, hep gidip görmek isteriz de vakit olmaz oyalanırız, bahaneler buluruz, Yaşar Kemal bu ülkenin genç okurları için işte tam da böyle, köşesinde oturan bir büyükbaba gibiydi.  Elbet gidilecektir ziyarete bir gün, ama şimdilik hakkında duydukları yeterli gelebilirdi.  Oysa  ani bir ölüm her şeyi değiştirir, merakın yerini önce hüzün, sonra keder alır, derken sorumluluk duygusu eklenir buna. Artık kulaktan duyduklarıyla değil yazarı kendi fikirleriyle değerlendirmek zamanı gelmiştir: Son günlerde Yaşar Kemal kitaplarının dört kat daha fazla satılmasını başka nasıl izah edebiliriz?

Peki  ne bulacak onda yeni okurları? Yaşar Kemal, kitaplarının satışını dört kat arttıran okurlarına ne söyleyecek? Hatta, Yaşar Kemal, bu ülkenin gençlerine, kadınlarına, erkeklerine, çocuklarına ne söyler? Bu ülkenin bile değil, dünyanın insanına…

Yaşar Kemal’i yakından tanıyan ve çok iyi okuyan dar bir çevre var. Kitaplarının önemli bir kısmını okuyan, hayat hikâyesini izleyerek seven genişçe bir okur kesimi var.Yaşar Kemal’in adını bilen,  denk düşürüp belki bir  iki kitabını da okumuş  geniş bir kitle var. Ve Yaşar Kemal’ın adını elbette duymuş, hiçbir kitabını henüz okumamış tahminen daha genç ve çok daha geniş bir kitle var.

Onun için ne dediler?

Birinci gruptakiler  Yaşar Kemal’i neden değerli ve önemli bulduklarını sık sık dile getirdiler bu süreçte: Yaşar Kemal için “Türkçenin Homeros’u”, “Koca çerçi”, “Sevincin türkücüsü”, “Türkiye dağı efsanesi”. “Anadolu’nun bekçisi”, “Topal karıncanın dostu”, “Türkçeye su veren usta”, “Karıncanın su içtiği yer”, “Türkiye’nin evrensel yazarı”, “Bizim efsanemiz”, “Gözümüzün bebeği”, “Anadolu’nun kayıp dilini bulan” diyenler de oldu; “Bir hikâye toplayıcısı”na, “Teleskoplu Homeros”a, “Daldan eğme değil, kökten sürme ulu çınar”a benzetenler de.

Sayısının giderek artacağını düşündüğüm bu yazılarda Doğan Hızlan, Yaşar Kemal isminin toplumun farklı kesimlerinde “yürekten bir mutabakat” sağlamasındaki mucizeye işaret etti;  Haydar Ergülen, kavga etmeye, başkaldırmaya, direnmeye bir “mecbur yazar” olarak gördü; Selim İleri, son döneminde büyük kentleri de konu edindiği için onu sadece Çukurova romancısı olarak değerlendirmemek gerektiğini söyledi; Burhan Sönmez, eski anlatıların ruhunu modern edebiyata taşırken taze bir roman dili kuran Yaşar Kemal’i yirminci yüzyılın klasikleri arasında saydı; Ayfer Tunç için o son büyük insan-yazarlardandı, bu coğrafyanın büyük anlatısı, efsane sesiydi, kitapları insanlığın vicdanıydı; Orhan Pamuk, Yaşar Kemal’in gücünü hiçbir baskı, tehdit, kötülük ve kıskançlığın  öldürmediği içindeki çocuktan aldığını söyledi; Ömer Türkeş, Yaşar Kemal’i haksızlıklara isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşakların yaşatacağını yazdı; Feridun Andaç, dik ve ödünsüz yaşantısına, insanlığın vicdanı olan tutumuna hayranlık duydu. Yaşar Kemal’in daha bin yıl okunacak bir yazar olduğunu söyleyen Semih Gümüş ise, bunu  insanın özünden gelen acı, hüzün, sevinç, korku, umut,  başkaldırı gibi duyguların evrensel köklerine inebilmesine bağladı.

Yerel mi evrensel mi?

Yaşar Kemal’in ardından kaleme alınan daha pek çok yazıda onun için en çok kullanılan kelimelerin Anadolu, köy, Çukurova, Ağa, destan, eşkıya, epik, masal olmasına şaşırmamak gerek. Bunlar elbette Yaşar Kemal edebiyatının önemli bir yönünü yansıtır.  Ancak Yaşar Kemal romanlarının temelinde, zamandan ve mekandan soyutlanabilecek bazı kavramlar olduğunu da tekrarlamak gerek. Zorbalığa karşı soylu isyan mesela, hak arayışı, adalet talebi, insana saygı, doğaya övgü gibi. Bu evrensel kavramları bambaşka temalar etrafında bambaşka sözlüklerde de inşa edebilirsiniz.

Yaşar Kemal’in neden yabancı dillerde de çok okunduğunu açıklayan bir olgudur bu. Farklı kültürlere, Doğu’ya duyulan egzotik merak bir yere kadar sürecektir. Sonrasında, dünyanın her hangi bir yerinde her hangi bir okura ulaşabilen dille konuşmak gerekir. Bizde epeyce tartışılan “edebiyatta yerelden evrensele gitmek” konusunu çok da güzel örnekleyen bir durumdur bu.

Türkçe’deki geçmişi iki yüzyılı bile bulmayan roman türünün Türk edebiyatındaki “iğretiliği” üzerine çok söz söylendi. Yüzyıllarca sürmüş divan ve halk edebiyatının şiiri, hikâyesi, masalı karşısında, modern Batı toplumunun bir verimi olan romanın bünyemize “iliştirilmiş” bir tür olduğu, bu nedenle halk arasında tutunamadığı öne sürüldü. Bu argümandan yola çıkanlar, Halit Ziya’nın karşısında halk hikâyelerinden, meddah söyleyişinden beslenen ve okuruyla yakın bağ kuran Ahmet Midhat’ın daha başarılı bir romancı olduğunu iddia ettiler.Tanpınar bile, bizden neden roman türünün gelişmediğine işaret ederken, halk kültürünün yüksek kültüre taşınamamasında aradı suçu. Kültürel özüne yaslanarak evrensel değerlere yükselen ve türü kendi yolu yordamınca özgünleştirerek kullanan bir romancı olabilir miydi? Malzemesi, dili, söyleyişi yerli, ama meselesi, kavramları ve tekniğiyle evrensel bir yazar.

Bu tartışmaya göre Yaşar Kemal’i rahatlıkla evrensel olmayı başarmış ilk “yerli romancımız” olarak görebiliriz demektir. İşlediği çoğu yerel konunun temelindeki düşünce evrensel olduğu için sadece ülkesinde değil farklı dillerde de geniş bir okur kesimine ulaşmayı başarmıştır bu nedenle. Doğa ve insan arasındaki ilişkiye eğilen,  haksızlıklara, eşitsizliğe, zorbalığa karşı dirençli bir baş kaldırı düşüncesine dayanan Yaşar Kemal romanlarını “köy edebiyatı” sınırları içinde değerlendirmek ve üzerlerine “son okunma tarihi” basmak mümkün değildir bence. Günümüzde olup bitenler geleceğe dair ipucu veriyorsa biraz, haksızlığa ve vicdansızlığa boğazına kadar batan dünyanın  Yaşar Kemal edebiyatına gelecekte daha çok ihtiyacı olacak demektir. Cesarete, direnişe, umuda ihtiyaç duyanların da. Yaşar Kemal romanlarını her çağda diri tutabilecek öz budur.

Bu özün içinde ben en çok doğa sevgisini önemsiyorum sanırım. Çünkü o, bütün nitelikli duygu ve düşünceleri bir arada tutan ana kasnak gibidir. Doğanın çürüdüğü, tükendiği yerde insanı insan yapan değerlerin sağlam kalması beklenemez. Yaşar Kemal’in soylu insan ile doğa arasında kurduğu ilişki ve yitip giden doğaya ağıt günümüzden geleceğe aktarılacak en önemli temalardan biridir. Sadece güzel insanlar, güzel atlar değil, binbir türlü canlısıyla deniziyle, gökyüzüyle giderek çölleşen, kararan, azalan dünya  da çekip gidiyor.

Yaşar Kemal romanlarının etkileyiciliği, yazarın bu konudaki kederini samimiyetle dile getirmesinden doğar. Samimiyet bu romanların belki de en belirgin özelliğidir. Uzun uzun anlattığı çiçeklere, kuşlara, ağaçlara, bitkilere, duyduğu derin sevgi, kötülük karşısındaki öfkesi, erdemli davranışlara duyduğu heyecan bütün coşkusuyla akar romanlarına.

Yaşar Kemal edebiyatını sevenlerin, oyunlu, tasarlanmış kitaplardan çok da hoşlanmayan, yüzü insana ve doğaya dönük okurlar olduğunu söylemek büyük bir keşif olmaz sanırım. Yaşar Kemal yazmaz, anlatır. Bunu söylerken, basite indirgemiyorum romanlarını, aksine, Yaşar Kemal’e kimliğini veren içtenlik, sıcaklık, yaşanmışlık duygusunun kaynağına işaret etmek istiyorum. Bu nedenle kurgudan, oyundan, oyuncaktan yorulan, sahicilik, samimiyet, coşku arayan okurlar da bir süre sonra Yaşar Kemal’e yönelecektir.

Doğaya övgü

Ondaki sahicilik, sadece anlatma biçimiyle değil, anlattığı dünya ile de ilgilidir. Anadolu’nun  ekolojik yapısı en zengin çeşitleriyle Yaşar Kemal’in kitaplarındadır. Bir gün Paris yıkılsa Balzac’ın romanlarına bakıp yeniden kurabilirler şehri denir ya, bir gün Anadolu toprağı bozkıra dönse, orada hangi böceklerin, kuşların yaşadığı, hangi çiçeklerin, bitkilerin açtığı da Yaşar Kemal’in bir doğa kataloğuna benzeyen romanlarından çıkarılabilir.

Yanlızca canlılara değil, dünyayı rengarenk bir kültür bahçesine çeviren farklı dillerin, inançların, kimliklerin yok olmasına da ağıt tutar Yaşar Kemal. İkisi arasında derin bir bağ vardır çünkü. Ağacını, çiçeğini, kuşunu koruyamayan bir dünya, kültürlerini de koruyamayacaktır. Dünyayı binbir renkli bahçe olarak tasavvur eden Yaşar Kemal, aynı tip, aynı renk, aynı şarkıyı söyleyen toplum projesinde yer almayı daima  reddetmişti. İnsana ve doğaya aykırı bulduğu “aynı”lığı, ancak hak ve adalet paylaşımında, özgürlüklerde kabul ediyordu. Bu açıdan bakıldığında Yaşar Kemal romanları Anadolu kültürleri için dev bir höyüğe benzer. Romanları üzerinde yapılacak edebi kazılarda geçimişe ait  nice toplumsal ritüel de açığa çıkarılacaktır.

Yazıyla tanışma

Bir gün Yaşar Kemal’in hayatı sinemaya uyarlanırsa, ki  çok etkileyici bir hikâye olacağına şüphem yok, aşağıdaki epik sahneyle başlasınlar isterim. Hayat hikâyesinde beni en çok etkileyen anekdotlardan biridir bu. Savaşçının  silahını ele geçirdiği mitolojik bir an gibidir adeta. Yaşar Kemal ilk defa “yazı” denilen şeyle karşılaşmıştır. Şöyle anlatıyor:

Bir gün köye bir çerçi geldi. Köylü kadınlara istediklerini borca veriyor, bir deftere de yazıyordu. Sanırsam sekiz yaşındaydım. Çerçiye sordum,bu yaptığın ne, diye. Yazı olduğunu, sonra okuyup unutmayacağını söyledi. Artık okula yazılacak, üç ayda okur yazar olacak, bir daha da söylediklerimi unutmayacaktım. Bizim köyde hiç okur yazar yoktu. (Bir saat uzaktaki) Burhanlı köyü öğretmeni Ali Rıza Bey’di. Mehmet’le huzuruna çıktık. Ben, dedim okumaya geldim. Olur dedi öğretmen. Ama senin ayakkabın, kafa kağıdın var mı? Yok. Kalem defter? O da yok… Giyitler yırtık pırtık… Ben başladım, ben dedim, üç ayda okur yazar olur, sana fazla zahmet vermem. Yemini billah ettim ki üç aydan çok başına bela olmayacağım. Adamla uzun bir tartışma… Öğretmen bana kafa kağıdının gerekirliğini, ayakkabısız olmayacağının sebebini bir türlü anlatamıyordu. Sonunda bana yirmi beş kuruş verdi, git dedi, kendine defter kalem al. Beni de bir sınıfa soktu. Bir de Alfabe verdi. Alfabede nar resimleri vardı. Ömrümde, daha öyle şiirli bir büyüye rastlamadım. O gün bütün defteri karaladım. Ne kadar harf varsa, hepsini durmadan yazdım. Akşama defterde karalanmadık hiçbir yer kalmamıştı. Üç ay sonra artık gazete bile okuyor, dağlara taşlara, bulduğum kağıtlara, duvarlara yazılar yazıyordum.”

Bu tutkulu çocuğun ileride büyük bir yazar olacağını daha iyi ne gösterebilir?  Öğretmenine söz verdiği okuma yazmayı üç ayda öğrenmiş, oradan kitapların dünyasına  açılıp gitmiştir.

Yaşar Kemal’in yazar olması için talih her şeyi önüne sermiştir aslında. İlginç kişiliklerle ve hikâyelerle dolu bir ailede doğmak, coğrafyasıyla ve kültürel yapısıyla etkileyici bir çevrede büyümek, doğanın içinde serazad geçen çocukluk, bütün bunları görebilecek, biriktirecek bir iç dünya, tam zamanında karşısına çıkan yol gösterici okur-yazar dostlar (Arif, Abidin, Güzin Dino), memur olarak atandığı bir halk kütüphanesinde (Ramazanoğlu Kütüphanesi) otuz bin kitap arasında hiç durmadan okuyarak geçirdiği üç yıl; dönemin en etkili gazetesinde (Cumhuriyet) röportaj gazetecisi olarak çalıştığı on yıl boyunca Anadolu’yu karış karış gezmek ve topladığı ağıtlarla, hikâyelerle dağarcığını genişletmek; bir yazar için olabilecek en şahane hayat arkadaşıyla tam zamanında karşılaşmak (Thilda)…  Sonrası yazmak yazmak yazmak.

Ve böylece, 1926-2015 yılları arasında önceleri geçim sıkıntısıyla, sonra siyasi kavgalarla, ama her zaman çoşkuyla yaşanan bu ömürden şiirler, öyküler, romanlar, denemeler ve  derlemelerden oluşmuş  görkemli bir külliyat çıkar.

Yaşar Kemal okumaya başlayacaklar için tematik kılavuz

Yaşar Kemal romanları etrafında dolaşıp duran ama  hangisini seçip başlayacağına karar veremeyenler için şöyle bir tematik okuma kılavuzu yol gösterici olabilir belki:

Mesela, uzun psikolojik çözümlemeleri seviyorsanız, kasik anlatımlı romanlar yavan geliyorsa, insanın doğayla savaşımı ilginizi çekiyorsa ve toplumsal mit yaratma sürecine tanıklık etmek isterseniz “Dağın Öte Yüzü” üçlemesiyle başlayın derim. Ortadirek’te, Yer Demir Gök Bakır’da ve Ölmez Otu’nda Yalak köylülerinin gerçekle olağanüstünün içi içe geçtiği şiirsel dünyasını zevkle okuyacaksınız. Benim de en sevdiğim romanlarıdır bunlar.

Yaşar Kemal’in hayat hikâyesine dair epeyce bilginiz varsa, babasının nasıl öldürüldüğünü, zor şartlar altında geçen çocukluğunu biliyorsunuz, bir yazarın biyografik malzemesini romana nasıl yedirdiğine meraklıysanız, önerim “Kimsecik” üçlemesiyle başlamanız olacak. Romanlarının en seçkin örneklerinden olan Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi’nde Yaşar Kemal, sadece trajik aile hikâyesini değil, aynı zamanda korku duygusunun insanı nasıl dibe çektiğini de çok etkileyici bir dille anlatır.

Türkiye’nin tarım alanındaki üretim tarihi ilginizi çekiyorsa, bu duruma “insan” açısından yaklaşmak istiyorsanız, konuyu ciltler dolusu incelemeden daha etkili bir dille aktaran “Akçasazın Ağaları” serisini okumalısınız. Demirciler Çarşısı Cinayeti  ve Yusufçuk Yusuf adlı romanlarda Yaşar Kemal iki ağa arasındaki çatışma üzerinden feodal yapının çözülüşüne, tarımda yeni ve bir düzene geçişe ve bu sırada her zamanki gibi bedel ödeyen sıradan, güçsüz insanların acılarına eğilir.

Mübadele kelimesi sizin için başka türlü mü tınlıyor? Yerinden yurdundan edilmişlerin trajedisinden daha bol ne var Türkiye’de? Ailesinde de göç deneyimi olan Yaşar Kemal, Ege’de küçük bir adada geçen hikâyede, Türkiye tarihinin en büyük acılarından birini işler. “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesini oluşuran Fırat Suyun Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği, Tanyeri Horozları, Çıplak Deniz Çıplak Ada romanlarında Yaşar Kemal, evinden atılanların, babasının deyimiyle “kuş” değil “insan” olduğunu yine kendine özgü etkileyici, şiirsel diliyle  anlatmaktadır.

Çevre koruma bilinciniz epey gelişmişse ve romanda daha güncel temalar arıyorsanız,  okuyacağınız kitaplar Deniz Küstü, Kuşlar da Gitti, Al Gözüm Seyreyle Salih’tir. Bu romanlarda Yaşar Kemal, başta İstanbul olmak üzere, yeşili azalan, kuşları yok olan, denizi kirlenen büyük şehirlerde insanları bekleyen felaketi, çocukların masum dünyasından anlatır.

Öyle bir roman okuyayım ki Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan roman olsun; dilini, tekniğini, şu ünlü başkaldırısını, şiirselliğini, mitik anlatımını… hepsini birarada göreyim düşüncesindeyseniz, ünlü eşkıyayla İnce Memed’le tanışın artık derim. “Nasıl olur da bir bebekten bir katil yetişir” üstelik kendi ailesinden birini öldürür, sorusunu dehşetle sormaya devam ediyorsanız,  toplumsal yapıdaki namus kavramının, ve töre cinayetlerinin köklerine ineceğiniz Yılanı Öldürseler iyi bir seçim olabilir.

Aşk temasının önce çıktığı bir hikâye arıyorsanız, Ağrı Dağı Efsanesi’ni, epik bir anlatı ise tercihiniz  Binboğalar Efsanesi’ni okuyun. Sırada, Hüyükteki Nar Ağacı, Çakırcalı Efe, Üç Anadolu Efsanesi,  Teneke, Tek Kanatlı Kuş  da var daha.

Bütün bu romanlar, kendine özgü edebi tadın yanı sıra Türkiye’nin toplumsal hafızasının önemli bir yönünü de verir bize. Hikâyelerini işlediği kanavayı anlamak için dahi zengin bir kaynak olarak yaşayacaktır Yaşar Kemal.

Milliyet Kitap, Mart, 2015

 

Reklamlar

Tezer Özlü ile Tomris Uyar’ı Birleştiren “Eski Sevgi”

I

 Tomris Uyar ve Tezel Özlü hayatlarının bir döneminde, Berlin’de gittikleri “Alte Liebe” (Eski Sevgi) adlı bardan söz eden birer öykü yazarlar. Havel nehri kenarında demir atmış bir tekne/bardan öykülerine taşıyacak kadar etkilenmişlerdir. Tezer Özlü öyküsünü Almanca kaleme alır, başlık koymaz. Sezer Duru, Türkçe’ye çevirirken “Eski Sevgi” adını verdiği öyküyü Özlü’nün ölümünden sonra derlediği Eski Bahçe/Eski Sevgi adlı kitapta okuruna ulaştırır. Tomris Uyar ise “Alte Liebe/Küçük Akşam Müziği” adlı öyküsünü önce Hürriyet Gösteri dergisinin Temmuz 1988 sayısında, ardından  Sekizinci Günah (1990) içinde yayımlar.

Tomris Uyar, Gündökümleri’nde Tezer Özlü ile dostluğunu geliştirme fırsatı bulamamalarına esef ederken  sözü bu öykülere de getirir. İki öykü arasındaki birkaç farka değinerek aynı yeri böyle değişik anlatmış olmalarına şaşırır.

İkimiz de Berlin’deki bir bardan sözediyoruz; onun öyküsünün adı Eski Sevgi, benimkininki Alte Liebe / Küçük Akşam Müziği. Yalnız Tezer, kıyıya demir atmış tekneyi meyhane diye tanımlıyor, ‘Herhangi bir işçi mahallesinin yoksulluğu    içindeydi’ diyor. Bense eski asker eşlerinin ağır bastığı, ‘yabancıların pek uğramadığı bir yer”, oldukça gösterişli bir kafe-bar diyorum. İki öykü de kurmacaya fazla dayalı olmadığına göre o bar birkaç yıl içinde değişmiş mi? Yoksa benim gittiğim gün orada özel bir toplantı mı vardı? Çünkü Tezel’in öyküsündeki ‘iri şişman,  beyaz tenli meyhaneci kadınla oğlu’nu değil yine beyaz tenli, sarışın, ama tertemiz  üniformalarıyla bir huzurevinin hastabakıcılarını andıran gencecik kızlar görmüştüm. Önemli olan ikimizi de anılara sürüklemiş bu mekân; eski sevgi anıları. Tezer’inki çok  yakından tanıyıp sonra yitirdiği bir hayal, benimkiyse filmlerden anımsadığım, orada gerçeğiyle karşılaştığımda ürkeceğim kadar güzel bir hayal. (…) Tezer Özlü ile kısa bir süre Berlin’de birlikteydik. 1971’de. Demek Eski Sevgi, o sıralarda kıyıda demirli duruyormuş. Şimdi en çok oraya birlikte gitmediğimize yanıyorum. Nice şeylerin yanısıra.” [i]

Böylesine hoş bir tesadüfün ürünü olan öykülere biraz daha yakından bakalım:

 II

Alte Liebe / Küçük Akşam Müziği

 Tomris Uyar öyküsünü  demir atmış tekne olan Eski Sevgi adlı barda geçirilen bir akşam üzerine kurmuştur. Öykü, bulunduğu şehrin yabancısı bir kadın tarafından anlatılır. Bir yandan içkisini içerken bir yandan da müşterilerin hal ve tavırlarından yola çıkarak çeşitli kişilikler ve yaşanmışlıklar varsayımlar anlatıcı. İzlenimlerin hemen o anda, birbirine iliştirilip bir hayat kesitine, bir portreye dönüşmesine tanıklık ederiz. Tomris Uyar’ın başka öykülerinde de görebileceğimiz bir öyküleme özelliğidir bu. Ancak farklı bir boyut daha var burada: Anlatım ve anlatılan arasındaki eşzamanlılığa tanık olmanın ötesinde, doğrudan doğruya yazma edimi de öyküye katılmıştır.

Daha giriş cümlesinde yazmak fiiliyle derdi olan bir öyküyle karşı karşıya olduğumuzu anlarız: “Gün, doldurulmayı bekleyen kırık-beyaz bir kâğıt gibi elimin altındaydı.”[ii] Bu yönüyle öykü, yaşanan ve yazılan, yani gerçek ve kurmaca arasındaki edebi alışverişe göz kırpmaktadır. Günlüklerinde “Küçük Gece Müziği”ni gerçek bir deneyimden, “öyküdekine benzer bir ‘büyülü karşılaşma’dan” yola çıkarak kaleme aldığını söylüyor Tomris Uyar.[iii] Oysa daha öykünün başında karşılaştığımız bu cümle, okuyacaklarımızın ne kadarının yaşantıdan çıkarıldığı konusunda kuşkuya düşürür bizi.

Uyar’ın okurla oynadığı oyun bu kadarla kalmaz; anlattığı kişileri de bir türlü belirli bir duygu/durum içinde sabitleyemeyiz. Yaşadığı günü “doldurulmayı bekleyen kırık-beyaz bir kâğıt gibi” elinin altına aldıktan sonra, ona yakışacak yazı karakteri aramaya girişmiştir  anlatıcı. Önce gotik harfli, titrek özenli bir el yazısında karar kılar: Tekne hafifçe yan yatmış, içeri yaşlı bir kadın grubu girmiştir… Tabii bunun teknede yazılan bir öykü olduğunu unutmayalım. Her dalgalanmada teknenin oynaması gibi öykü kişileri hakkında bize aktarılanlar da her defasında bozulup yeniden kurulmaktadır.

Önce, geçmişin silik imgelerini çağırırcasına, puslu gölün ufuklarına bakarak tekneye giren kadınların duyarlı, hüzünlü öykülerine hazırlarız kendimizi. Oysa iki adım sonra “puslu beyaz” yerini “çiğ beyaz”a bırakır. Birden bire karşımızda pasta artıkları içindeki masada bitkin oturan, “dudaklarının kıyısına krema, çikolata bulaştığını ayırdedemeyen yaşlı kadınlar buluruz. Yazı, titrek özenli karakterini bıkarır, atak ve küçümseyici bir kıvrımla yoluna devam eder: Savaşta yitirilmiş kocalarıyla ölmüş, acılarının ödülü olarak parmaklarına  pırlantalar takılmış, azize katına yükseltilmiş kibirli dullar vardır şimdi karşımızda: “Buraya yabancılar giremez!”

Tomris Uyar bu öyküye bir müzik formu vermek için çok uğraştığını söylüyor günlüğünde. Açılış sahnesine hakim olan minörlerin hüzünlü atmosferinden giderek uzaklaşırız. Müzik, öykünün sadece atmosferinde değil, adından başlayarak (Küçük Bir Gece Müziği) bütün yapısında belirleyicidir. Bir yandan sözcüklerin küçük, kırık adımlarıyla anlatı yapısı usulca genişlemekte, tekrarların  sağladığı  ritim duyulmakta, öte yandan sırayla öyküye giren kişiler birbirine bağlanarak bir armoni yaratılmaktadıdır.

Öykünün başında, anlatıcının bakışı  yaşlı kadın grubuna kuşkulu bir hüzünle yaklaşmış, derken onların üzerinden kayarak aynı sesin farklı yorumları gibi duran iki kadına geçmiştir. Biri hayatın başında diğeri ortasında olan bu iki kadın, giyim ve yaş ve görüntü olarak birbirine benzemese de “aynı kitabı ayrı dönemlerde aynı çoşkuyla okumuş, kurşun kalemle aynı satırların altını çizmiş kişilere özgü bir sırdaşlık” taşıyan, “sustukları sırada bile konuşabilen” kadınlardır. Yaşlı kadın grubunu kendine “yabancı” bulan anlatıcı, bu kadınlarla aynı dili konuşur. Onların içtiği içkiden ısmarlayıp uzak bir gülüşle katılır aralarına.

Anlatıcının bakışı, sinemada kameranın kaydırma tekniğine benzeyen yumuşak geçişlerle ilerler ve o sırada tekneye giren erkeğin üzerinde durur: Yazılmak için bekleyen günün öyküsü karşısındadır artık. Adam içeri girdiğinde “gün bütün fazlalıklarından arınıp çağdaş tirşe rengini” bulmuştur.

 Bu akışa göre öykünün üç bölümü / üç tonu olduğunu söyleyebiliriz. Bölümler arasına konan iri boşluklar bir müzik eserindeki iç bölümlenmeler gibi değişime hazırlar okuru. Yaşlı kadınların sahnesinde “küçük harflerle” duyulmaya başlanan vals, genç kadınların anlatıldığı ikinci bölümde yerini çigan müziğinin çoşkusuna bırakır; ardından bütün özleyişleri tazeleyen yabancı erkekle birlikte müzik gerçeküstü bir keman sesine ulaşır.

 Yabancı adamın bara gelmesi öykünün dilini ve anlatım biçimini de değiştirir.  Gerçeklikten kurmacaya doğru geniş bir adım atılır. Gözlem, yerini sorgulamaya, kadın-erkek-aşk  etrafındaki düşüncelere bırakır. İç konuşmalar yer yer diyaloğa dönüşür. Gelen, “… galiba artık romanlarda kalan, bu yüzden vazgeçilen, bu yüzden asla unutulmayan”dır. Anlatıcı onun üzerindeki etkisini “gidebilirlik duygusu…” olarak tanımlar.  Anlatıcının dili romantizmden hafif bir erotizme doğru yön değiştirmiştir: “…boyun kaslarına, altın zincirine bir daha baktım: dişlerim kamaştı. Tehlikeyi sezdim: bir gidebilirlik duygusu veriyordun, sonuna kadar gidebilirlik”. Yüz yıl önce bir kadın roman kahramanı bu gidebilirlik duygusu yüzünden kendini trenin altına atmıştı. Yaşasaydı yine atabilirdi. “Demek bu romantizm hastalığı geçmiyor kolay kolay”.

Aşk romanlarının dünyasına iki kez yapılan vurgu dikkat çekicidir. Geçmişte ve romanlarda kaldığı bilinen, yine de vazgeçilmez olan aşkların imkânsızlığı kadar özlemini de dile getirir bu vurgu. Yazı/edebiyat aşkın koruyucusudur. “Yazı” aşkı mümkünleştirirken, “konuşmak”, yani gündelik iletişim, çürütür. Konuşmak “her zaman tehlikelidir”. Konuştukça, birbirine sırlarını açtıkça, gündelik dil içinde sıradanlaşır, çözülür ve yavanlaşır ilişkiler. Kadın, yaşadığı büyülü çekimi konuşarak kaybetmekten korkar: “Bari ortak bir dilimiz olmasa, konuşarak bozmasak bu anı.”  Yaşadığı taze duyguyu “eskitmeye” kıyamadığı için birlikte geçirilecek zaman önerisini geri çevirir. “Geçmişini yanında taşıyan” insanların birbirlerini hızla “eskiteceğini” düşünür çünkü. Onu hep “yepyeni”, hep “yabancı”, hep “beklenmedik” şekliyle hatırlamak ister. Böylece teknenin adı, Eski Sevgi, öykü için işlevsel bir anlam da kazanır. Okura anlatılan, “Eski Sevgi” adlı teknede yakalanan yepyeni bir heyecanı yazıyla korumak çabasıdır. Aşk eskir, çünkü. Yazı ise aşkı hem üretmiş hem korumuştur. Tıpkı yüz yıl önce kendini trenin altına atan Anna’nın hikâyesi gibi. Edebiyatın hayata karşı zaferidir bu,  ya da armağanı.

Yabancı erkek çaresiz, susar, “şimdiden bir öykü kişisiymiş” gibi görünmeyi kabullenir. Hiç konuşmadan içkiler içilecek, sonra herkes kendi yolculuğuna devam edecektir. Öykü notaların harflerin usulca erimesiyle sona erer. Gün “yaşanmış”, öykü “yazılmış”, müzik susmuştur.  Ayışığı göle bembeyaz vurur.

 Öykü başladığı gibi beyaz bir renk dokusu içinde bitirilir. Beyaz rengin öykü içinde dikkat çekici bir yeri vardır. Bu durumun öykünün işlendiği sayfa dolayısıyla yazmak fiiline bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Anlatıcının da söylediği gibi, “beyaz harflerden oluşan” bir öyküdür bu. İlk bölümde yoğun bir şekilde tekrarlanır beyazlık: Kırık beyaz kâğıt gibi gün, bembeyaz keten örtülü, bembeyaz peçeteli küçük bir masa, pencereden görülen puslu göğün değişen beyazlığı ve yazarın rengi bütün boşluğuyla duymamızı istiyormuş gibi büyük harflerle yazdığı bir “B E Y A Z”lık içinde başlar öykü. Yaşamın bütün ihtimallerine hazır sayfa henüz boştur.

Öykünün başındaki yoğun beyazlık, öykü ilerledikçe tek tük beyazlara bırakır yerini. Yaşlı kadınların ciltlerindeki “çiğ beyaz”lık, gölün etrafındaki ormanı sarmış pusun kirli beyazı, sağlıklı garson kızların klinik beyazlığı, bardaki kadınların içini hoplatan yakışıklı adamın üç düğmesi açık beyaz keten gömleğinde ara sıra çakıp duran beyazlık, öykünün sonunda  göle bembeyaz vuran zayıf bir ayışığı olur.  Gün yaşanmış, öykü yazılmış, sayfa kararmıştır.

Gerçeğin hayale karıştığı öyküdeki her sallantı, tekneye girip çıkan her müşteri, okuru kurşiniden açık beyaza giden tonlamalar içinde beyaz, rüyamsı bir atmosferde tutar.

III.

Eski Sevgi

Tezer Özlü, sanki sözü Tomris Uyar’ın bıraktığı yerden alırmış gibi, Mozart’tan Beethoven’e geçecek öyküsünü “Ayışığı sonatı”yla işleyecektir: “Şimdi ayışığı sonatı burada. Biz hâlâ Havel şosesinde oturuyoruz. Güneş dostluğumuzu ısıtıyor. Başka bir şeyimiz yok.”[iv]

 Öyküler arasındaki benzerlik müzik temasıyla sınırlı kalmaz. Bir yandan gitmek, arınmak ve yenilenmek, bir yandan da o hiç kaçılamayan “yanımızda taşıdığımız” geçmiş… Bunlar Tezer Özlü’nün öyküsünün de temel izlekleridir. Ancak bu öyküdeki anlatıcının acısı, konuştukça eskiyen ilişkiler değil, kendisini bir başkasına hiç iletememektir… Yani paradoksal bir şekilde ikisi de gerçek iletişimin imkânsızlığından söz açarlar.

Özlü’nün öyküsündeki anlatıcı,  yalnızlık ve ileşitimsizlikten duyduğu acıyı yer değiştirmekle gidermeye çalışır ama, “insan kaderi heryerde aynı”dır. Duvarlarla örülüdür, şehirler de insanlar da… Özlü’nün anlatıcısı bulunduğu şehri/mekânı adınıyla verir: Berlin’de, Havel nehri şosesinde bir bank… Orada neden bulunduğunu söylemese de yabancı olduğunu ve her an gideceğini duyumsatır. “Gitmek” fiilinin iki öyküdeki yeri dikkat çekicidir. Uyar’ınkinde gitmek bir maceraya gitmek, aşka gitmek, tüketilmemiş duygulara gitmektir;  Özlü’de ise belirsiz bir arayışın peşinde mekânları değiştirip durmaktır.

Özlü’nün öyküsünde Eski Sevgi adlı tekne kaybedilen bir dostun/sevgilinin en sevdiği bar olarak hatırlanır. Öykü, dil ve anlatım yönüyle Uyar’ın öyküsüne çok benzer. Anlatıcı, o anda yaşadığı duyguları yakalamak, aktarmak peşindedir. Öykü yaşanırken yazılır. Anlık izlenimlerden yola çıkılmakla birlikte, geçmiş yaşantılar da bilinç akışıyla bu anların içine karışmaktadır. Ölen bir arkadaşı/sevgiliyi merkeze alarak genişleyen öyküde, üç zaman boyutu, şimdi, geçmiş ve gelecek içiçe sarmalanarak akar.  Tomris Uyar’ın öyküsü başlayıp biten bir müzik gibidir. Akış kesilmez. Özlü’de ise geçmiş ve şimdi, hatta sezgiyle var edilen gelecek arasında sıçramalarla gelişen bir yapı vardır.

Anlatıcı bir yandan yaşadıklarının kendisinde yarattığı etkileri yakalamaya çalışırken bir yandan da duyarlılığını hazırlayan geçmişine anlık dönüşler yaparak iç dünyasını algılamamız için çeşitli kapılar açıp kapatır. Öykü boyunca bu tür geçmiş kazıları, hal saptamaları ve gelecek sezileri arasında geçişlerle aktarılan bir iç dünyaya tanıklık ederiz. Kırılgan, öfkeli, her şeyden vazgeçmiş öykü kişisinin bilincinde, yabancılık, iletişimsizlik, iç sıkıntısı, bağlanamama, köksüzlük, iki yüzlü genel ahlak kurallarından tiksinti kaynaşıp durur. Ne ilginçtir ki, bu yoğun karamsarlık içinde ince ince bir “yaşama sevinci”nin de öyküye eşlik etmektedir. Bu aslında Tezer Özlü’nün bütün yazılarında, öykülerinde görülebilen bir durumdur. İntihara ve yalnızlığı bu kadar yakın duran bir öykücüde, pek az yazarda görebildiğimiz bir yaşama tutkusu ve sevinci vardır. Benim için Tezer Özlü’nün metinlerini etkileyici kılan da budur: Bir ayağını yok olmanın uçurumuna sarkıtırken, öteki bütün varlığıyla duyumsadığı yaşama coşkusuna basar.

Özlü’nün eserlerinde başlı başına bir araştırma konusu olacak kadar geniş yer tutan yersizyurtsuzluk hali, “Eski Sevgi” öyküsünün de etrafında dönüp durduğu eksendir. Bunu en yalın  haliyle anlatıcının odasındaki afiş söyler: “Hareket. Gidebilmek. Kalmak zorunda olmamak. Bağımsızlık. Özgürlük. Uyum sağlamak zorunda olmamak. Raylar bir çeşit sonsuzluk. Dünyasal.”

 Benzer bir durum, iki öykünün de  okura ister istemez yazarlarını düşündürtmesidir. Uyar’ın öyküsünü bir gerçekliğin gölgesinde yazdığını biliyoruz. Özlü’nün öyküsündeki bazı ayrıntılar da yazara yönlendiriyor bizi ister istemez. Mesela anlatıcının odası: Bir duvarda Kafka ve Brecht fotoğrafları, diğerinde Pavese’nin mektuplarından, günlüklerinden kesitler asılmış, yerde güneşli/gölgeli bir Akdeniz fotoğrafı, fonda Cohen’in müziği, Rulfo’dan üç fotoğraf, Frida Kahlo’nun bir kitabı ve iki şişe: Biri Apolinaris, diğeri söylenmez…

Tezer Özlü’yü az çok tanıyan okur bunların onun dünyasını besleyen kaynaklar olduğunu bilir. Uyar’ın öyküsünde olduğu gibi, hatta daha da fazla, bu öyküyü de anlatıcı/yazar ayrımında zorlanarak okuruz. Bir yanıyla tedirgin eden bir durum bu. Ancak Leyla Erbil’in şu cümleleri bu okuma biçiminden duyulabilecek kaygıyı gidermek için yazılmıştır sanki: “Bir yazarın yaşadıklarıyla sanatının birbirini yalancı çıkarmaması iyi bir sanat ürününün ölçülerinden biridir. Tek ölçü olmasa da. Başka türlüsü de nasıl olabilir zaten! Şimdi, okurun yazarın hayatını bilmek zorunda olmadığını söyleyenler çıkacak. Öyledir de. Ancak öyle oluşu, yazarı iyi tanıyanların onu değerlendirirken bu şansı kullanmalarına, bu şanstan yararlanmalarına da engel değildir.”[v]

 Bizim de bu ‘şansı’ kullanmamızda sakınca yok demektir.

“Eski Sevgi” öyküsünün girişinde anlatıcıyı, yanında iç dünyaları aynı ritimde atan eski bir arkadaşıyla bir bankta otururken görürüz. Pazar günlerinin yalnızlığı şehri sarmıştır. Yürekleri kaybedilen bir sevgilinin/dostun acısıyla doludur. İki gün önce onun anısına gittikleri Eski Sevgi’nin de bulunduğu Havel şosesi’nde bir banktır bu. Güneşi “tek tanıdık” görecek  kadar yabancıdırlar bulundukları yere…

Özlü’nün öykülerinde doğa ile öykü kişileri arasında dikkat çekici bir etkileşim var; bir varoluş ilişkisi sanki. Söz gelimi, güneş sıcaktır; onun içindeki acı da…  Öylece bankın üzerinde otururken, herhangi bir kentte, “var olmanın herhangi bir zamanında”,  geçmişini unutmuş “ne geri dönmek ne de ileriye gitmek isteyen bir insan”ken, etrafındaki ağaçlar da  “hangi dünyaya ait?” olduklarından şüphe uyandırırlar. Eski gemi ise oradadır orada olmasına ama hiç de yerini benimsemiş görünmez: Bakımsız haliyle üçüncü dünyaya, sözgelimi Haliç’e daha bile uygun düşebilir.

Öykünün ve genel olarak Tezer Özlü’nün anlatı dünyasının temel izleklerinden birisi aidiyetsizlik ise diğeri ileşitimsizliktir. Bunları birbirinin yaratıcısı gibi de düşünebiliriz. Özlü’nün öyküsünde anlatıcı güneş, ağaç, tekne ile paylaşır aidiyetsizliğini. İletişimsizlik ise göl ve duvarla simgeleşir. İkisinin de açılımı ve geçişi yoktur. Berlin’in duvarlarla çevrili fiziksel yapısı, insanına da yansımıştır. “Dünyanın tüm insanlarından daha yalnız” insanlardır bunlar. Yalnızlıklar, özlem, acı, insanlığın ortak kaderi karşısında çaresizlik “başları bağlı, üzgün yüzlü Türkler”i de sarmıştır. “Güneşin yumuşak sıcaklığına” sığınmaktan başka bir seçenek kalmaz.

IV

Yazının başında da söylediğim gibi, Tomris Uyar aynı yeri bu kadar farklı anlatmış olmalarını garipsiyor günlüğünde. Gerçekten de sanki iki ayrı tekne-mekânda geçmektedir öyküler.  Barın adı/adresi verilse bile okurun ilk bakışta öyküler arasında bağlantı kurması zordur. Bununla birlikte genel olarak bakıldığında öykülerin arasında tuhaf bir yakınlık olduğu da söylenebilir. Atmosferleri, duyarlılıkları, anlatım biçimleriyle aynı öykü dünyasından çıkmışcasına yadırgamazlar birbirlerini. Tomris Uyar, “bir yazarın dünyayı nasıl algıladığını okura iletebilecek tek yordam”ın[vi] anlatım özelliği olduğunu söylüyor. Buna göre metin, yazarın dünyasına giden meşru bir yol olabilir bir bakıma. Burada sözü edilen, yazarın hayatından çıkarak kurgulaması değildir elbette, seçtiği konu, sözcükler, onları bir araya getirmenin özel biçimiyle kendini açığa vurmasıdır. Bu noktadan bakarsak, Tomris Uyar’ın da Tezel Özlü’nün de yazar hanesindeki ismi unutarak okuyacağımız öyküler yazmadıklarını görürüz.

Burada sözünü edilen öyküler, her şeyden önce Uyar ve Özlü evrenlerinin özel ürünleridir. Öte yandan, duyarlılıkları, eleştirileri, ironileri, “dert” edindikleri insanlık durumları kadar sözcükleri, cümle kuruşlarıyla da benzeşirler. Bu öyküler bize, aynı mekân için farklı metinler kurgulasalar bile, Tomris Uyar ile Tezer Özlü’nün “kan uyuşması” dediğimiz o özel yakınlığı ne kadar derinden  paylaştığını gösteriyor. Bütün “cins” yazarları aynı soyda birleştiren bir akrabalıktır bu.

Eşik Cini, sayı 2, Mart-Nisan 2006

 

[i] Tomris Uyar, Gündökümü II, YKY, 2003, s.328

[ii] Tomris Uyar, “Alte Liebe: Küçük Akşam Müziği”, Sekizinci Günah, YKY,  2005, s.43-48.

[iii] Uyar,  Gündökümü II, s.191.

[iv] Tezer Özlü, “Eski Sevgi”,  Eski Bahçe/Eski Sevgi, YKY, 1998, s.105-107.

[v] Leyla Erbil, Tezer Özlü’ye Armağan, YKY, 1997, s.33.

[vi] Uyar, Gündökümü I, YKY, 2003, s.64.