Aylık arşivler: Ocak 2017

“Tersine Giden Yol”: Nahit Sırrı Örik

nahit sırrıI.

Romanlarına koyduğu isimler ne kadar da anlamlıdır Nahit Sırrı’nın: Kıskanmak, düşmek, tersine gitmek, zorlanmak… Sanki her biri kendi hikâyesi için birer metafor gibi. Cumhuriyet dönemi edebiyatının “tersine giden yol”udur Nahid Sırrı. 1930’ların başında edebiyatın ana yoluna konmuş tabelalara (ulusçuluk, arı Türkçe, Anadoluculuk…) hiç itibar etmeden yürür, ama yürüdüğü yolda “yıldız olmak kolay değil”dir o günlerde.

Nahit Sırrı geçmişten hızla ve şiddetle kopmaya çalışılan bir dönemde, Tahir Alangu’nun deyimiyle “…çevresi ve anlatışı ile bir ‘geçmiş zaman’ havası dalgalandırmakta”dır.[i] Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatını inceleyen antolojisine Nahit Sırrı’yı neredeyse çekine çekine alan Alangu, onu farklı bir yolun yolcusu olarak gösterir: Nahit Sırrı, “Cumhuriyet’in ilk yıllarında yetişen yazarlar arasında kendine has bir yolu olmuş, devrimler Türkiyesinin Tanzimat’tan beri sürüp gelen bir yaşayışı ve onu aksettiren kültürü ve dili sür’atle tasfiye edişi karşısında, çöken bu devrin kalıntılarını anlatmıştır.”[ii]

Yaşar Nabi Nayır da Nahit Sırrı’dan söz ederken “ayrı yol” metaforunu kullanır. Varlık dergisini birlikte çıkaran arkadaşların bir süre sonra araları açılmaya başlar. Yaşar Nabi, yeni kuşağın kalesi haline gelen Varlık’ta ona artık neden yer vermediğini açıklarken şöyle diyor: “O eski dili ve eski düşünme tarzı ile gençler arasında yadırganmaması imkânsızdı. Çalışmalarına verdiği yönle kendisi ayırmıştı yolunu bizden.”[iii]

Gerçekten de Nahit Sırrı’nın Türkçesi 1930’lara ters düşecek bir konak-Osmanlıcasıdır, ama Nahit Sırrı’nın dille sorunu sadece “onlara” göre eski olmakla kalmaz. Nahit Sırrı, hem zamanına yabancı bir dil kullanmıştır hem de zeminine; İstanbul’da bile Fransızca yazmıştır. Ne ki, bu “çift dillilik” edebiyat kariyerine bir zenginlik değil “trajedi” olarak kaydedilir. Nahit Sırrı sadece Fransızca ve Türkçe yazmakla kalmamış, aynı zamanda ikisini karıştırarak kendine özgü bir roman dili de tutturmuştur. Onun öykülerini yeniden yayıma hazırlayan M. Kayahan Özgül’ün çok isabetli bir benzetmeyle vurguladığı gibi,  “Nahid Sırrı’nın dilini ‘istanbulîn’ ve ‘smokin’ şekillendirir; birinde Osmanlı, diğerinde Fransa vardır. (…) Yazar, eserlerinde bazen istanbulîn ve bazen de smokin giymiş dili ile; fakat çoğunlukla bir kolunu İstanbulîne, diğerini smokine sokmuş iken yazar.”[iv]  

Müşterisi olmayan meta gibi, her iki dilde de okuruna ulaşamaz Nahit Sırrı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, aykırı edebi kimliği yüzünden görmezden gelinmiş ve “unutturulmuş” bir yazar olarak ünlenen Nahid Sırrı’nın unutuluş hikâyesindeki aktörlerinden biri de sözünü ettiğimiz “dil yabancılaşması” olabilir mi?

Biraz daha yakından bakalım…

II.

Nahid Sırrı, Osmanlı aristokrasisi diyebileceğimiz bir çevrede büyür. Anne ve baba tarafından büyük babaları konaklarında alafranga yaşanan üst düzey Osmanlı bürokratlarıdır. Çeşitli devlet memurluklarında bulunmuş baba Hasan Sırrı Bey ise Shakespeare’den çeviriler yapacak kadar edebiyatla ilgilidir. Nahit Sırrı Fransız bir mürebbiye tarafından büyütülür; özel derslerle yetiştirilir. Hayatı boyunca hiç bir eğitim kurumunu sonuna kadar getiremeyen Nahit Sırrı’nın formasyonunu konak kültürü şekillendirir. Fransızca ve “konak Osmanlıcası” ise Nahit Sırrı’nın son demlerine yetiştiği bu çevrenin doğal iletişim aracıdır.

Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra Nahit Sırrı yurt dışına çıkar ve uzun yıllar Berlin, Paris, Viyana, Roma… gibi Avrupa’nın büyük şehirlerinde sürdürür yaşamını. Cumhuriyet’in yapılanma sürecinde yurda döndüğünde, beraberinde götürdüğü Türkçe’yi de hiç bozulmadan geri getirmiştir. Fakat ülkeye bambaşka bir iklim hakimdir artık. Bünyesinden Osmanlıca kelimelerin hızla ayıklandığı Türkçe, alfabesini de değiştirmek üzeredir. Nahit Sırrı’nın zaten dar ve seçkin bir kesim tarafından kullanılan “konak Osmanlıcası” iyice eski görünür.

Bununla birlikte Nahit Sırrı, edebiyata bu az anlaşılan dille bile değil, tamamen yabancı bir kanalla, Fransızca’yla başlar. İlk eseri, 1927’de Fransa’da bulunduğu sırada Les Oeuvres Libres’in Eylül sayısında yayımlanan “Zeynèb la Courtisane” (Kibar Fahişe Zeynep) adlı uzun hikâyedir. Daha sonra romanlaştırdığı ve henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan bu hikâyede ne anlattığını Nahit Sırrı’dan okuyalım:

“İsmine (Zeynèb la courtisane) dediğim ve içinde bir kaç asır evvelki, sokaklarında kızgın bakışlı yeniçerilerin dolaştıkları bir İstanbul tasvir ettiğim bu yazının kahramanı bir kadındı; Yakubun cariyesi kadar güzel olan bir günahkâr kadındı. Hudutsuz mezarlıklar ortasındaki bir evde yaşıyor, ve bu eve tesadüfen gelmiş -kendi kadar güzel-  bir gence âşık oluyordu. Bu genç, bir yabancı, bir seyyahdı. Ve kendisinin İstanbuldan ayrılacağı gün, kadın o nihayetsiz mezaristanlar ortasındaki evinden çıkarak limana iniyor, ufukta kaybolan geminin aksini saatlerce ufukta görmeğe çalıştıktan sonra, ilâhî bir kuşun muazzam kanatları gibi gecenin bütün şehri sardığı saatte sahillerden dönüp gidiyor, fakat ne olduğu nereye gittiği bir türlü anlaşılmıyordu.”[v] 

 Nahit Sırrı’nın basılmış Fransızca eserlerini tanıtan N.Y. Müderrisoğlu’nun makalesinden öğrendiğimize göre, konu itibariyle oldukça basit olan hikâyenin asıl dikkate değer yönü dilidir. Nahit Sırrı, Zeynèb la Courtisane’ı sadece Fransızca kaleme almakla kalmamış, roman kişilerini kimi yerde Fransız aksanıyla Türkçe konuşturmuştur. Belki de bir tür gerçeklik duygusu yaratmak için kurduğu bu cümleler, Nahit Sırrı’nın iki dil arasında kalmış halini ne de güzel yansıtır:

“-Zeyneb isteruque, Zeyneb! Zeyneb nidjedir? (Zeyneb, c’est Zeyneb que nouns voulons! Ou est Zeyneb?);

-Yene gueledjeqsine, diyil mi? Oh yene gueledjeyini seuyle bana! (tu reviendras, n’est-ce pas? Oh Dis mai que tu reviendras!);

-Comme je t’ai, inad etme beuyle. Chou kadine guelsine! Onoun devassini bolulmayadjaghi derd hakkindan guelmayedjeyi djine yokdoure (İnterieur de mon ceil, ne t’entete pas ainsi. Qu’elle ne puisse vaincre, de fee maifaisante que’elle ne puisse dompter).”[vi]

Bir Türk’ün kaleminden çıkan ve Doğu’yu anlatan bu Fransızca hikâyenin Fransız okurlarda nasıl bir etki yarattığını tam olarak bilemiyoruz ama, Nahit Sırrı hakkındaki yazılarda onun Fransızca eserinin ilgi uyandırmadığından söz ediliyor. Bununla birlikte Nahit Sırrı Fransızca yazmaktan nedense hiç vazgeçmemiştir.[vii] Türkiye’ye döndükten hemen sonra yayımladığı iki Türkçe hikâye kitabının (Kırmızı ve Siyah/1929, San’atkârlar/1932) ardından yine bir Fransızca roman kaleme alır. İlki gibi, henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan Colere de Sultan (Sultanın Öfkesi) (1933) adlı romanda olaylar “Avcı” sıfatıyla anılan IV Mehmed etrafında gelişir.

Nahid Sırrı’nın kitaplaşmış Fransızca eserlerinin ortak özelliği ikisinde de Doğu’yu anlatması ve mekân olarak İstanbul’da geçmesidir. Bunda Nahid Sırrı’nın Osmanlı kültür ve yaşantısına büyük ilgi duyması  kadar Fransız okuruna cazip gelecek hikâyeler  anlatmak niyeti de düşünülebilir mi? Nitekim bir yazarın yabancı okurlara ancak mahalli renklerini yansıttığı ölçüde ilginç gelebileceğini söyler bir yazısında. Sinekli Bakkal’dan başlayarak, yabancı dilde yazılmış ve Doğu kültürünü, tarihini, toplumunu yerel renklerle ön plana çıkaran eserler için yapılagelen “oryantalist”suçlamasının kapısını bile isteye açar şu cümleler:

“Türkçede beğenilmiş bir eserin, beynelmilel ölçüye göre ayni derecede güzel bulunmaması mümkündür. Benim pek beğendiğim bir romancı, romanında garp hayatına benzer bir âlem tasvir ettiği için Frenk okuyucusunun alâkasını celbetmez. Mesela Yakup Kadri’nin ‘Bir Sürgün’ünde, snop Fransız aristokrat kontes veya düşesinin salonunu birinci sınıf değil, üçüncü sınıf bir Fransız romancısının romanında aynen, hattâ faik bir kudretle yaşatılmış görebilirsiniz. Bu sebeple Frenk romancı, Yakup Kadri’ye o tasvirinden dolayı sınıf geçirtmez de, belki daha basit, fakat mahallî renk taşıyan yazısını ihtimal ki değerinden de fazla kıymetli bulur.” [viii]

Buradaki “mahalli renk” ile Nahit Sırrı’nın kastettiği “memleket edebiyatı”ndan çok başka bir şeydir elbette. Nitekim bir ankete yer alan şu cümleleri de Örik’in romanlarının Anadoluculuk hareketinin revaçta olduğu bir dönemde neden beklediği ilgiyi görmediği sorusuna kendi ağzından bir cevap gibidir: “…vasatı güç bulan hikâyeci veya şair, çeşme başına testisiyle bir Ayşe kondurdu mu, bu millî bir edebiyattır. Bu tip sanatkâr bununla kalmıyor ve ‘ben vatanın öz, mazlum ve fedakâr evlâdını terennüm ediyorum, sen beni beğenmiyorsan, bir kozmopolit ve vatan hainisin’ diyor.” [ix]

Yine de, Nahit Sırrı’nın Fransızca romanlarında Osmanlı tarihini veya egzotik renklerle İstanbul’u anlatmasını Batılı okuru cezbetme niyetiyle açıklamak pek de doğru olmaz. Osmanlı tarihi ve kültürü üzerine yazmaktan hoşlanır Nahit Sırrı. Fransızca romanlarında Batılı okurun ilgisini çekecek konu ve mekânların işlenmesinde daha çok bu zevk rol oynar. Bununla birlikte, cevabını aradığımız bir soru daha kalıyor geride:  Nahit Sırrı’nın neden İstanbul’da bile Fransızca yazmayı tercih etmiştir?

Paris’in  Türk edebiyatındaki ayrıcaklıklı yerini ve etkisini düşünürsek, yazarlarımızın Fransızca yazmaya heveslenmesini anlayabiliriz belki. Ancak, Nahit Sırrı ne Fransızca’sı ile kendisini ötekilerden ayırmak isteyen Bihruz-vari bir Tanzimat züppesidir, ne de bu dilin edebiyatını iyi bildiğini göstermek iddiası taşıyan bir Servet-i Fünun yazarı. Üstelik bu çabanın pirim yapmayacağı âşikar olan bir dönemin, dil ve edebiyatta ulusalcı kimliği pekiştirmek görevi verilmiş bir dönemin yazarıdır.  Örik’in,  Zeynèb la Courtisane adlı romanını Fransızca kaleme almasında, o sıralarda Fransa’da bulunmasının etkisi düşünülebilir, ama yurda döndükten, hatta bu arada Türkçe kitaplar da yayımladıktan sonra Fransızca bir başka roman daha yazması nasıl açıklanacaktır?

Bunun sebebini başka araştırmacılar da aramıştır. M. Kayahan Özgül,  “Türkçe hikâyeleri hakettiği ilgiyi görmediği için tekrar Fransızca’yı dener –veya ona döner- gibidir” diyor mesela.[x] Müderrisoğlu ise “1933 İstanbul’unda yayınlanmış da olsa, alışkın olmadığımız bir perspektiften tarihe bakan Nahid Sırrı’nın bu eseri neden Türkçe kaleme almadığını anlayabiliriz” diyerek durumu Örik’in “muhalif” tavrına bağlıyor.[xi] Belki de işin aslını Nahit Sırrı’nın  “beynelmilel” olma hevesinde aramalıyız. Şöyle diyor bir anket cevabında: “… şu da muhakkaktır ki Fransızca, Almanca, İngilizce gibi fazla yayılmış büyük lisanlardan biriyle yazan bir muharrir meselâ Felemenkçe yazan bir muharrirden çok kolaylıkla beynelmilel olabilir.”[xii]  Hatta daha ileri gidip Nahit Sırrı’nın Türkçeyi duygu ve düşüncelerini aktarmak için yetersiz bulduğunu bile düşünebiliriz belki. Nitekim aynı anket cevabından şu cümleleri de okuyoruz: “Bu gün elimizde bulunan dil her fikri ve her ihtiyacı ifade edemiyecek bir haldedir. Bu dille zengin fikirli bir garp muharririni kusursuz ve tam tercüme etmeğe katiyen imkân yoktur.”[xiii]

Sebep ne olursa olsun, özellikle İstanbul’daki Fransızca yayınlarıyla Örik’in yaptığı Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın ta kendisidir. Nitekim hiç ses getirmez. Türkçe eserlerini bile kitaplaştırmakta zorlanan Nahit Sırrı’nın yarım kalmış bu çift dilli çalışma yekûnu alaylı sataşmalara konu olup kalır.[xiv]

III.

Tabii asıl ilginci, “çift dilli” bir yazarın iki dilde de başarılı olamayacağını Nahit Sırrı’nın açıkça söylemiş olmasıdır. Değil ikinci dilde telif eser vermek, çeviri işine bulaşması bile yazarın ana dilindeki başarısını engeller ona göre. “Okur Notları” başlıklı seri yazılarının birinde “bir insanın iki lisana birden ayni kuvvetle tasarruf edemediği”ni ileri sürdükten sonra, “ana dilinden başka bir dille güzel eser verenler kendi dillerinde birşey yazamamışlar, ve hattâ bir iki istisnâdan sarf-ı nazar benimsedikleri ecnebi dilinde bile hemen hiçbir şâheser verememişlerdir”der. [xv] Bir başka yazısında ise “bizzat eser veren ve eser vermek hırsıyla ve ateşiyle yanan adamın bir ecnebi diliyle çok derin bir münâsebete girişirse üslûbunda kendi dilinin husûsiyetlerini  ve mahremiyetlerini kaybe(deceğine)” ve “yazılarına muhakkak ecnebi kokusu sine(ceğine), “inkârı kabil olmayan bir hakıykat” olarak işaret eder. [xvi] Nahit Sırrı, temiz, işlek bir anadil için yabancı dillerden uzak durmak gerektiği düşüncesini bir örnekle kuvvetlendirmeye çalışır. Ona göre,  “kim bilir, belki de Naci’nin Ömer’in çocukluğu isimli kitabındaki o hârikulâde tabiî, sâde ve mûnis Türkçenin bir sebebi de Muallim’in ecnebi lisânıyle geç münâsebete girmiş bulunmasıdır.” [xvii]

Ne var ki Nahit Sırrı neredeyse telifi kadar da çeviri yapmıştır. Hatta bir yazısında telif eserinin çevirinin gölgesinde kaldığından  şöyle şikâyet edecektir: “…Vadideki Zambak isimli tercümemi öteki beriki ısrarla isityorlar da kendi telifatımdan olan kitaplara tek talip artık zuhur etmiyor.” [xviii]

Nahit Sırrı’nın Türkçesini eleştirenler sadece eski kelimeler kullanmasına tepki duymaz, Fransızca sevdası yüzünden Türkçe cümle yapısını da bozduğunu ileri sürerler.  Nahit Sırrı, ya  Osmanlıca’sı yüzünden eski bulunur ya da çeviri kokan cümle yapıları ile yapmacık görülür. Kısacası, Nahit Sırrı Türkçe yazarken de dönemin edebiyat zevkine, argo deyimle, “Fransız kalır”.

Peki, nasıl oluyor da Nahit Sırrı bu duruma rağmen Türk edebiyatının en dikkate değer romancılarından biri olmayı başarıyor?

Sorunun cevabı  yine Nahit Sırrı’da.

Ona göre kusursuz bir dil iyi yazarlığın ölçütü kabul edilemez. Mesele dilde değil, yazdıklarıyla inandırıcı ve etkileyici olabilmektedir.. Roman ve Hikâye Hakkında Bir Kalem Denemesi adlı çalışmasında şöyle diyor: “Bir romancının lisanı garabetlerle, çetinliklerle, hatta yanlışlarla dolu olması da kendisi için affı imkânsız bir kusur teşkil etmez. Bütün Fransa edebiyatı tarihinde en büyük romancı olan Balzac, eserlerindeki üslûp ve ifade suçlarından çok bahsedilmiş bir muharrirdir. (…) Nitekim bizde de Türkçeyi selâsetle yazdığını iddia şüphesiz kabil olmayan Halide hanım, üslûbunun faraza Mev’ud Hüküm romanında olduğu gibi insanı cidden bezdiren güçlüklerine ve garabetlerine rağmen, roman ve hikâye edebiyatımızın hakikaten en kıymetli isimlerinden biridir.”[xix]

Son cümleyi Nahit Sırrı’yı düşünerek bir daha okuyabiliriz..

IV.

Edebiyatımızın kelimenin tam anlamıyla kendine özgü yazarlarından biridir Nahit Sırrı Örik. Tefrikada kalmış bütün yazıları kitaplaşmadan, metinler üzerinde çok yönlü çözümlemeler yapılmadan, onun çift dilli mesaisi hakkında konuşmak için erken. Fransızca verimlerinin değeri ancak bir uzman tarafından etraflıca incelendiğinde anlaşılabilecektir. Türkçe eserleri içinse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kusurlar, anlattıkları ve anlatma gücünün cazibesi karşısında yenik düşüyor.

Kitap-lık, (Çif Dilli Yazarlar dosyası),  sayı  98,  Ekim, 2006, s. 90-95.

 

[i] Tahir Alangu, “Nahit Sırrı Örik”, Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman, 1.cilt, 1959, s. 241.

[ii] Alangu, s. 240.

[iii] Yaşar Nabi (Nayır), “Nahit Sırrı İçin”, Varlık, sayı 519, 1 Şubat 1960, s.3.

[iv] M.Kayahan Özgül,”Şevkefzâ’dan Sûzıdilârâ’ya Bir Gezinti”, Yıldız Olmak Kolay mı? (N.S.Örik), Oğlak Yayınları, İstanbul 1996, s.12-13.

[v] Nahit Sırrı Örik, “Roman Bitiriş Tarzları”, Roman ve Hikâye Hakkında Bir Kalem Denemesi, İstanbul 1933, s.62-63.

[vi] Nalân Yıldız Müderrisoğlu “N.S.Örik ve Fransızca Yazılmış İki Hikâyesi”, Nar, sayı 6, Kasım-Aralık 1995, s.151.

[vii] Örik, “Hayal-ârâ” ve Mehmet IV aima une danseuse” adlı başka Fransızca romanlar da yazmış ve bunların basılacaklarını ilan etmişse de bu konuda herhangi bir kayıt yoktur (Özgül, “Bir İnter-Mezzoya Prelüd”, San’atkârlar /N.S.Örik, Oğlak Yayınları, İstanbul 1996, s.15.)

[viii] “Nahit Sırrı Örik”, Edebiyatımızın Beş Ana Meselesi (Haz.: Ş. Özdenoğlu), İstanbul 1949, s. 86-87.

[ix] Edebiyatımızın Beş Ana Meselesi, s.86.

[x] Özgül, “Bir İnter-Mezzoya Prelüd”, s.15.

[xi] Müderrisoğlu, s.154.

[xii] “Edebiyat Anketimize Nahit Sırrı Bey’in Cevabı”, Yeni Adam, sayı: 16, 16 Nisan 1934, s.7.

[xiii] “Edebiyat Anketimize Nahit Sırrı Bey’in Cevabı”, s. 7.

[xiv] “Daha 1930 senesi başlarında, yazarların yeni yıl fallarına bakılan bir ‘fantezi’ yazıda, ‘(…)Nahit sırrı, Fransızca ve Türkçe yeniden beş-on roman yazacak fakat neşredemeyecektir’ denir” (Özgül, Bir İnter-Mezzo’ya Prelüd”, s.16).

[xv] Örik, “Bir Okuyucunun Notları”, Ülkü, sayı: 99, Mayıs 1941, s. 281.

[xvi] Örik, “Bir Okuyucunun Notları”, Ülkü, sayı: 100, Haziran 1941, s.375.

[xvii] Örik,  “Bir Okuyucunun Notları”, Ülkü, sayı: 99, s. 281.

[xviii] Edebiyatın Beş Ana Meselesi, s.88.

[xix] Örik, Roman ve Hikâye Hakkında Bir Kalem Denemesi, s.9-10.

Reklamlar

Nuran, Mümtaz’ı İlk Gördüğünde…

Huzur romanının ikinci bölümünün başında, Nuran’ın Mümtaz’la karşılaştığında ne düşündüğünü uzun uzun anlattığı paragraflar vardır. Tanpınar, romanın tefrika metnini yeniden işleyerek kitaba dönüştürürken bunları çıkarmıştır. Roman boyunca Nuran’ın düşünceleri okura çok az aktarılır. Tanpınar’ın, Nuran’dan oynamasını istediği “sevilen güzel kadın” rolüne uygun bir sınırlamadır bu. Yazarı izin verseydi, Nuran bize Mümtaz için bakın neler söyleyecekti:

Kitapta:

“İçlerinden konuşuyorlardı.  Üsküdar açıkları…”

Tefrikada:

İçlerinden konuşuyorlardı. “Ben bu çocuğu yeni mi tanıdım? Onu tanımadım ki, buldum. Dün sabah, Boğaz’dan inerken onu uzaktan gördüm, yanımıza oturmasını istedim. Fakat sağımda Sevim [Nuran’ın küçük kızının tefrikadaki adı], solumda çantamız vardı. Yokuşun yorgunluğu olmasaydı, çantamı öyle yanıma koymazdım, kucağıma alırdım. O gelince elimi zor tuttum.

Biz, anne kız teyzemize gidiyorduk. İki hayat artığı gibi birbirimize sokulmuş, birbirimiz için yaşadığımızı sanıyorduk. Bununla beraber bu toy delikanlıyı görünce onun yanımızda veya karşımızda oturmasını istiyordum ve bunu istediğim için ona bakmıyor, bakışlarımdan belki anlar diye önümüzdeki boş yere bakıyordum. O, daha ileriki sıraya oturmayı tercih etti. İlk önce İclâl’in sınıf arkadaşı Muazzez için sandım. Belki de öyle idi. İnsan bir tanıdığını görünce, istemese bile yanına gider. Fakat yol boyunca onunla konuşurken hep bana baktı. Öyle ki yüzümü Sevim’den başka yere döndüremez oldum. Bakışlarıyla karşılaşmamak için hep Sevim’e baktım, Sevim’e bir de ayakkabımın uçlarına.

Ayakkabımla pardösümün birbirne uyması ne kadar fena. İnsan niçin sade gri renk giyinir? Başka insanların içinde görünmemek için mi? Fakat görünüyorum işte. İşte dün sabah ben göründüm, beni gördü. Yüzlerce insan arasında en az görünmesi lâzım geleni gördü. Demek ki gizlenmek beyhudedir.

Onu tanıyorum. İclâl her zaman ondan bahsederdi; o bizim Mümtaz’dı. Bizim Mümtaz, hem sınıf arkadaşları, hem asistanları. Kaç defa hikâyesini dinledim. Şımarığın biri, dünyanın en iyi dostu. Yarın Mümtaz bizi Eski Saray’a götürecek. Mümtaz’a sordum, aldırma, dedi. Söylenenleri dinlemediğimi sanıyorum. Fakat dün sabah, onları içimde yavaş yavaş birikmiş, bir tarafımda toplanmış buldum. O kadar ki daha vapurda, kendi içimde onun bir yüzü bulunduğunu anladım.

Sonra Ada vapuruna bindim. Karşı karşıya oturduk. O zaman başka bir Mümtaz gördüm. Sabih’in söylediklerini dinler görünürken beni sayan Mümtaz. Beyaz dişleriyle, gür saçıyla, o acayip hortum gibi etrafa uzanan burnuyla, kendisine hiç inanmayan tebessümü ile bu Mümtaz’ı da içimde tanıdım. Kendi içimde, beni bekliyor buldum. Demek ki dışla için arasında hiçbir duvar yok.

Halbuki bu çocuğu tanımıyordum. Tanımadığım için rahattım. Başımdan o kadar şey geçmesine, hayatın bir tarafta unutup bıraktığı bir mahlûk gibi yaşamama rağmen rahattım. Çünkü dünyaya kapalıydım. Derim, rüzgârlara sertleşmişti ve duyumlarım itiyatlarımın ötesine geçmiyordu. Avuç içi kadar bir yerde yaşıyordum. Hiçbir şey istemiyordum. Çözülmesinden vazgeçilsin, karışık bir ipek çilesinden, çözülmesi imkânsız bir yumak, bir düğüm olmuştum. Fakat şimdi öyle değilim. Bütün dünyaya açıldım. Belki şimdiye kadar çektiklerim, bundan sonra duyacaklarımın yanında bir hiç olacak. Tenimde ve ruhumda beraberce yaşayacağım. Belki de kendi kendimle hep tezat halinde kalacağım. Her an ufuk eskiteceğim. Hiçbir rüzgâr beni serinletmeyecek; ondan esenler bile. Çünkü içimde dünya ile ölçüşen bir taraf var. Kıştan uyanan toprağa, terkibi müstakil kâinatlar kurmaya hazırlanan, bunun için dağılan, birbiriyle itişen nebuleuse’lere benziyorum. Yaşadığım her ânın yeni bir âlemin çekirdeği olmasını istiyorum. Bütün bunlar onu birdenbire karşımda değil, kendi içimde, kendi derinliğimde bulduğum için oluyor.

Mel’un, çok mel’un fakat emsalsiz derecede güzel bir eşikteyim; kovuklarının uğultusu, yosun kokusu, dalgalarının güneş parıltısı beni her an kendine çeken bir kayanın üstünden sonsuzluğa sıçramaya hazır bekliyorum.

Akşamın önümüzdeki dalgalar üzerinde sıçrayan ışıkları gibi bu uçurumda, bir dalganın tepesinden öbür dalganın tepesine atlamaya hazır bir şevk, sade kıvılcım, sade parıltı, sade kendisini tüketme olan bir ihtiyaç, bütün vücudumu sardı. Asıl anne şimdi oldum. hiç doğurmadığım, doğrumayacağım çocukların annesiyim. Başta kendim olmak üzere…

Onu bir daha görecek miyim? Bunu düşünmüyorum bile. Fakat bu genç adam, bu sert ve ağız etlerini buruşturan meyva yüzlü çocuk bende bir uçurum uyandırdı. Bu uçurum beni kendine çekiyor. Nerde dün sabahki donuk, her şeye kapalı ruhum, pörsümüş tenim. Kim beni tekrar hayatın kenarında tek başına mevcut olmaktan memnun bir nokta yapabilir. Şimdi sabah safalarına benziyorum, yüzüm güneşe döndü. Onunla beraber bahçeyi, ağaçlar, arıların vızıltısını, böceklerin sesini, kuşların uçuşunu keşfettim. Mevsimler tenimde konuşuyor; daha şimdiden sonbahar rüzgârlarını, siyah kışı duyuyorum, ruhum her şeye birden sarılmak istiyor.”  (…) Üsküdar açıkları…

Kaynak: Huzur, (Tefrika İle Kitap Arasındaki Farkların Listesi), YKY, 2000, s.391-393.

2011 yılında Tanpınar arşivinde çalışırken bulduğum belgelerden biri kısa bir hikâyeydi. Rüya atmosferinde geçen ve ruhsal bir hesaplaşmayı anlatan “Mahkeme” adlı  hikâyenin daktilo edilmiş olması ve üzerinde yazarın el yazısıyla düzeltme yapılması, metnin  yayımlanmak için hazırlandığını düşündürüyordu. Tanpınar’ın 1955’te yayımladığı “Bu Her Akşam Böyledir” (Yeni Hikâyeler, Varlık Yayınları) hikâyesiyle “Mahkeme” arasındaki benzerlikler göz önüne alınırsa, bunların yeni bir kitabın parçaları olarak tasarlandığını söylemek mümkündür. 1956’daki bir söyleşisinde “elimde bir cilt yapacak kadar hikâye var”  dediğini düşünürsek (Yirminci Asır,  9 Şubat 1956), bunun gibi  başka hikâyelerin de çıkmasını bekleyebiliriz.

Tanpınar arşivinde çalışırken sık sık yaptığım gibi, bulduğum belgeyi asistanı  sayın Turan Alptekin ile paylaştım. Tahmin ettiğim gibi, kendisi tarafından daktilo edilmişti. Metni yıllar sonra yeniden okuyan Alptekin’e yayım sürecinde gördüğüm yardım için teşekkür ederim.

Bu hikâye ilk defa 2012’de  Tanpınar Zamanı (Haz. Handan İnci, Kapı Yayınları, s. 309-315) adlı kitapta yayımlanmıştır:

 

Hikâye

 Mahkeme / Ahmet Hamdi Tanpınar

             Çok aydınlık çimenlerde dolaşıyordum. İmkânsız derecede şeffaf suların üstünden, diplerindeki balıkları seyrede ede yürüyordum. Her taraf aydınlıktı; nereden geldiği bilinmeyen bir aydınlık… Denebilir ki eşya, kendim, her şey, bu aydınlığın kendisi olmuştuk ve ben bu aydınlığın içinde, onun kanatlarile her türlü ağırlıktan uzak, son derecede yumuşak bir rahmaniyette uçuyordum. Sonra birdenbire ışık değişti. Evvelâ  kurşun rengi bir bulut her şeyi örttü. Eşyayı olduğundan fazla kendisi yapan bir gölge, bir çeşit yarı aydınlık etrafımı aldı. Bazı bulutlu havalarda denizin bu rengi bağladığını herkes görmüştür. Sanki kurşundan yapılmış bir dünyaya göçmüştüm. Her şeyde haşin, insanla münasebetini kesmiş, tecrübelerimizin hiçbirine sığmayan adeta insana düşman donuk bir parıltı vardı. Sanki başka bir güneşin nizamına girmiştik. Bu, son derecede zalim, hiç görülmemiş, adeta zehir gibi bir parıltı idi ve eşya onun altında, yahut onu taşıdığı için, yavaş yavaş oldukları yerde değişiyor, çürüyor ölüyordu.  Deminki berrak sular birdenbire eritilmiş maden seli oldu;  çimenler paslı teneke kırpıntıları gibi kurudu; ağaçlar kendiliğinden bir kül yığını haline girdi. Sonra bu ışık da kayboldu. Etrafımı zifirî bir karanlık aldı; ve ben bu karanlığın içinde düşe kalka yürümeğe başladım. Fakat  hakikaten yürüyor muydum, yoksa benim gibi bu karanlığın mahpusu bir kalabalık tarafından  bilmediğim  bir yere doğru itiliyor muydum? Bununla beraber hiç kimseyi görmüyordum. Fakat yüzlerce, yüzbinlerce olduğumuzu hissediyordum. Etrafımdaki sessizlik bana bunu duyuruyordu. Çünkü bu sessizlik, dolu bir sessizlikti. Bu; susuşun, beklemenin sessizliğiydi. Karanlık bir gecede, bir denizde, sadece can telaşile yüzen yüzbinlerce insan… Hayır bu da değil. Başka bir şey, varlık sükût olmuştu.

İkide bir düşüyor, yuvarlanıyor, sonra nasıl olduğunu bilmeden kalkıyor, yine itile kakıla yürüyordum. O zamana kadar hiç duymadığım şekilde korkuyor; fakat bir taraftan da bu korkuyu bütün ömrümce beraberimde, içimde gezdirdiğimi sanıyordum. Hiçbir tanıdığım insan, her gün arasında yaşadığım şeylerin hiçbiri, ne kendi vücudum, ne düşüncelerim bu korku kadar bana aşina olamazdı. Bununla beraber yine de onu ilk defa duyuyordum. Dişlerim zangır zangır birbirine çarpıyordu. Fakat en korkuncu bütün vücudumdaki kesilme idi. Sanki ayaklarımın altında her şey uçmuştu. Beyhude uğraşıyorum. Dünyada anlatılamıyacak bir şey varsa  bu acayip korkunun kendisi, daha doğrusu onu kendimde bulduğum andaki halim idi. Hiçbir şey bu kadar müthiş olamazdı. Ölümün vaad ettiği hürriyeti bile ortadan kaldıran bir şeydi bu. İkide bir etrafıma bakıyor, içimden sağa sola sessizce yalvarıyor: “Beni bırakın… beni bırakın!.” diyordum.  Fakat sesimin çıkmıyacağını, çıksa bile işitmiyeceklerini, bu kalabalıktan, bu kaderden, bu yoldan kurtulamıyacağımı, hiçbirimizin kurtulamıyacağımızı, her şeyin her çırpınışın beyhude olduğunu biliyorum. Nereye gidiyorduk? Hangi  kuvvet bizi itiyordu? Hiç olmazsa büyük bir rüzgâr olsaydı. Bir şimşek parlasaydı.  Bir şeyler yıkılsaydı. Varlık kendisini bir yerden gösterseydi. Fakat hayır sadece gidiyorduk. Sadece yürüyordum. Düşe kalka, sanki içimdeki korkunun arasında, onun tahammül edilmez derinliklerinde yürüyordum. Nerelerden geçtik, hangi vadileri dolaştık, bilmiyorum, yalnız bir ara yolun daraldığını hissettim. Artık açık havada değildim. Hep aynı sessizliğin ve karanlığın içinde olmakla beraber kapalı bir yere girdiğimizi fark ettim. Görmediğim basık bir tavanın beni ezdiğini, acayip ve abes bir mimarinin yolumuza istikamet vermeğe başladığını sezdim. Sonra yavaş yavaş sızan aydınlıkta, iç içe koridorlar, dehlizler görünmeye  başladı. Fakat hakikaten bunlar koridor ve dehliz miydi? Hakikaten bir mimarinin içinde miydik? Yoksa sert bir maddenin içinden mi yolumuzu açıyorduk. Hiç kimseyi görmemekle beraber biliyordum ki etrafımda hep aynı kalabalık vardı. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, kendimi en önde ve yapyalnız buldum. Korkunç şekilde, tahammül edilmez şekilde yalnızdım. Nihayet beni geniş ve aydınlık bir salona soktular. İmkânsız  derecede zalim, çiğ, her türlü ümidin düşmanı bir aydınlıkta kendimi tek başıma ayakta buldum. Kendi başına, hiçbir kontrolsüz, insandan gelen her şeyi inkâr ederek  işleyen bir zihnin birdenbire bulduğu korkunç bir hakikate benzeyen bir aydınlıktı bu… insan yalnızlığının ta kendisi bir aydınlık. O zaman etrafıma bakındım ve bir mahkeme salonunda bulunduğumu anladım. Karşımda  boş oniki sandalya dizilmişti.; tam ortada hakimin kürsüsü vardı. Hiçbir şey bu keşif kadar beni sevindiremezdi. Nasıl olsa gelecekler, diyordum. Beni öldürseler bile yalnız kalmıyacaktım. Fakat kimse gelmedi. Sandalyalar boş kaldı ve ben bu boş sandalyalar karşısında, ne olduğunu bilmediğim sorulara cevap vermeye başladım. Durmadan konuşuyor, titreye titreye durmadan konuşuyor, ne olduğunu bilmediğim ittihamları reddediyor, kendimi müdafaa ediyor, yapmadığım suçları itiraf ediyor, yalvarıyor, ağlıyor ve konuşuyordum; sesimin aksini, bir tek hıçkırığımı işitmeden konuşuyordum. Sonuna doğru her şeyin nafile olduğunu, bu yalnızlığı hiçbir suretle yumuşatamıyacağımı, hiçbir hakikati anlatamıyacağımı anladım. Fakat yine konuşuyor, durmadan yine yalvarıyordum. Nihayet mahkemenin bittiğini, hükmün verildiğini hissettim. Önümde bir kapı açıldı ve ben boşluğa çıktım.

[Bir başka “sonuç” denemesi]         

 ….buranın bir mahkeme o[lduğunu ve beni burada muhakeme edeceklerini anladım. Bu çiğ, kendi boşluğundan başka hiçbir şeyi aydınlatmayan ışıkta odanın ortasına yürüdüm.

Mümtaz bir yerden gelmeyen aydınlık kadar korkunç bir şey olur mu? Fakat daha korkuncu vardı. Oda boştu. Dipte at nalı bir masanın etrafında, boş sandalyalar büyük değişmez, kahir hakikatler gibi bekliyordu.

O zaman muhakemenin başladığını anladım ve boş sandalyaların önünde kendimi müdafaaya koyuldum. Neden ittiham edildiğimi bilmiyordum. Fakat mütemadiyen kendimi müdafaa ediyor, ağlıyor, yalvarıyordum. Ah birisi o dakikada bana günahımı söyleseydi, beni bir cürüm, bir cinayetle ittiham etseydi, bir hareket benzerini, vehim dahi olsa bir kımıldanışı görse idim, ne kadar mesut olurdum! Fakat hayır, kendi sesimden başka hiçbir ses yoktu. Ve ben mütemadiyen konuşuyor, ağlıyor, yalvarıyor, kendimi müdafaa ediyordum. Sonuna doğru muhakemenin bittiğini anladım. Ve ben tekrar gerisin geri döndüm. Fakat artık karanlıkta değildim. Demin beni o kadar korkutan karanlık dehlizin bir yanı çatlamıştı. Bu çatlaktan garip, o zamana kadar hiç tanımadığım bir ses bana doğru geliyordu. Onun verdiği acayip ve  hummalı ihsasla uyandım. Konsertonun  ikinci hanesinin son cümlelerini duyduğumu, rüyamın hiç olmazda son taraflarını ondaki hasretin idare ettiğini biliyordum.

sayfa1

sayfa2

tanpinar3