Oğuz Atay’ın Paltosu

 Yazarlar arasında etkileşim ağından söz etmeye kalkmak, dikkatle yürünmesi gereken tehlikeli bir yola çıkmaktır. Yeterince somutlaştırılmamış her etkilenme iddiası, suyu bulandırmaktan başka işe yaramaz çünkü. Bloom’un öne sürdüğü “etkilenme endişesi”nin edebiyatta ne türden bir yaratma enerjisine dönüştüğü ancak metinler üzerinde yapılacak çalışmalarla ortaya konabilir. Edebiyat eleştirimiz ise bu alanda henüz yeterince verimli görünmüyor. Bununla birlikte bazı yazarların söyleşilerini okurken, en azından kendilerini hangi isimlerle yan yana getirdiklerini rahatça izleyebiliyoruz. Edebi etkinin, ‘hayran okur’ olmaktan ‘endişeli yazar’ olmaya nasıl evrildiği hiç şüphesiz ayrı bir inceleme konusudur ama, söylediklerine kulak verirsek, günümüz yazarları özellikle Oğuz Atay’ın “palto”su altında epeyce ısınmışa benziyorlar.

Gerçekten de, şöyle genel bir bakış bile  günümüzde yolu Oğuz Atay’dan geçmeyen pek az yazar olduğunu gösteriyor. Okuma sürecinin bir döneminde, ister anlattıklarına kapılsınlar, ister dilinden, kurgusundan büyülensinler, çağdaş yazarlarımızı en çok meşgul etmiş isimlerin başında geliyor Oğuz Atay. Okur-yazarlığa özellikle ‘80 sonrasında başlayanlar arasında Atay’ın ismi sıkı bir referans gibidir. Bugün kırklı yaşlarını süren öykü ve roman yazarları, birbirlerinden farklı kulvarlarda yol alsalar bile Oğuz Atay’ı sevmek konusunda hemen anlaşabilirler. “Oğuz Atay bir tür DNA’dır. Yeni kuşaktaki has edebiyatın izleyicileri -ister okur olsun, ister yazar- bu DNA’yı taşır” diyen Ayfer Tunç, bu sahiplenmeyi genetik bir devamlılık olarak yorumluyor. Daha ilginci, Oğuz Atay okumalarının hep üniversite yıllarıyla birlikte başlamasıdır ki Ayfer Tunç o yılları Atay’dan ödünç aldığı bir dille şöyle anlatmış:

“Ülkenin en büyük şehrinde, tarihi bir üniversitede, Oğuz Atay’ın edebiyatıyla henüz tanışmamış bir grup öğrenciydik. Yıl 1981’di.  Arkadaşlarım ve ben, hepimiz yirmi yaşın altındaydık, iyi edebiyatın bir parmak aralanmış kapısını açmaya çalışıyorduk. (…) O kış gününde, nasılmış bakalım diye başyapıtını okumaya başladığım Oğuz Atay’ın dört yıl önce ölmüş olduğunu, gelecek yıllarda kuşağımın birçok yazarı gibi ondan besleneceğimi, hatta bize ondan bir tür gen, bir tür DNA geçeceğini, bizim de bunu bizden sonraki kuşaklara geçireceğimizi bilmiyordum. ‘Tutunamayanlar’ sözcüğünün bir tür ruh ortaklığı ifade edeceğinden, biri birine Tutunamayanlar’dan bahsettiğinde, bunun anlamlı bir frekansta buluşmak  anlamına geleceğinden haberim yoktu.”

Bu DNA zinciri, Tutunamayanlar yayımlanır yayımlanmaz, daha 1972’de işlemeye başlamıştır aslında. “Edebiyat otoriteleri”nin kayıtsızlığına inat, o hep karşılaşmayı beklediği okur, bir yerlerde sessizce kendisiyle buluşuvermiştir. Atay’ın sonraki yazarlar üzerinde yarattığı etki için de öyle uzun bir süre geçmesine gerek kalmamıştır. Yirmili yaşlarında genç bir yazar adayı, daha doğrusu henüz Selim gibi “sıkı bir okur” olan Orhan Pamuk söylüyor: “1972 yılında Tutunamayanlar’ı çıkar çıkmaz aldım, okudum ve bir daha okudum. Yazarı da kendisi de hiç tanınmayan kitap, sanki bana bir sır verir gibi konuşuyordu; bu yüzden de (başka sebepler arasında) çok sevmiştim.

Pamuk, Yeni Hayat romanında İTÜ’lü gençleri esrarengiz bir bağla birbirine yaklaştıran kitabı anlatırken bu “sır”dan ne kadar yararlandı bilinmez ama, okuruna sanki sadece onun anlayabileceği gerçekleri fısıldarmış gibi konuşan Tutunamayanlar, özellikle ‘80 sonrasında edebiyatımıza fırtına gibi girmiş ve hangi kültürel tabandan gelirlerse gelsinler, bu ülkenin gençleriyle en kesintisiz şekilde konuşmayı başarabilen bir fenomen kitaba dönüşmüştür.

‘80 sonrasının ilk kuşağı adına konuşan Perihan Mağden, “biz çok etkilendik Oğuz Atay’dan ve hâlâ onun terminolojisini kullanıyoruz. Çünkü  o romanları biz hep birlikte, o en kritik yaşlarda 17, 18, 19’lu yaşlarda okuduk ve bizi derinden etkiledi” diyor. Günümüz öykücülerinden Behçet Çelik ise “80′lerde arkadaşlarımla en çok konuştuğumuz yazardı” dediği Oğuz Atay’dan aldıkları gücü şöyle anlatır: “Ama edebi yönünü düşünmezdik pek. Oyuncu yanı hoşumuza giderdi. Birimiz birdenbire başkası oluverir, başkasının ağzıyla konuşmaya başlardı; yadırgamaz, oyunu sürdürürdük biz de. Bakış açılarımızdaki darlığı fark etmeye başladığımız için, en çok kendimizle, bu bakış açısıyla dalga geçerdik. Oğuz Atay, kendimize ve başkalarına farklı açılardan bakma imkânı sunmuş, gündelik hayatın içindeki saçmalıkları görebilme, bunlarla baş edebilme yeteneğimizi geliştirmişti. İroni onun sayesinde sığındığımız ortak korunağımız olmuştu. Her şeyin söylenebilir olduğuna, hiçbir şeyle dalga geçmenin günah, ayıp olamayacağı inancına dayanan ortak bir dil oluşturmuştuk. (…) Mezun olduktan sonra ne yapacağımızı düşünürken, ‘Ubor metenga’dan mektup gelse, evden çıkmasak’ demeye başladık; başka çare yoktu. Yine de çıktık, öngördüğümüz bütün saçmalıklarla karşılaştık; nelerle karşılaşacağımızı bildiğimiz için çok sarsılmadık.”

Oğuz Atay etkisinden söz eden yazarların, bunu ilk gençlik yıllarının okumları içinde bir “çarpılma” olarak anlatılması önemlidir önemli olmasına ama, Atay hiç şüphesiz bir “gençlik yazarı” değildir. Türkiye’de büyümenin yarattığı bazı sancılı süreçleri eşsiz bir ironiyle dile getirmesi, okuru bu süreçlerden en az biriyle kolayca özdeşleştirmiştir sadece. Sanki sizin için yazılmışcasına, ya da siz yazsaydınız işte ancak böyle yazabileceğinizi düşündürerek okunur Atay’ın kitapları. ‘70’lerde genç bir edebiyat meraklısı olarak Orhan Pamuk’un deneyimi, bu ortak etkilenme adına konuşur gibidir: “Yirmi yaşındaydım, edebiyatçı olmak istiyor, Teknik Üniversite’de  sıkılarak okuyor, hayatta ne yapmak istediğimi tam bilmiyordum. Kitabı, çıktığının haftası kendi kendime bulmuş, ele geçirmiştim. (…) Tutunamayanlar ve Oğuz Atay ilk çıktığında neden bana özel bir şekilde sesleniyordu (…) Yazarın duyarlığı, dikkat ettiği şeyler (eşyanın tuhaflığı), yazarın güvensizlikleri, korkuları, alaycılığı, kendi kendine konuşması (‘Yahu bu Olric de nerden çıktı.’) bana benziyordu. Yirmi yaş büyük olsaydım bu kitabı ben de yazmış olabilirdim.”

 1952 doğumlu Orhan Pamuk’un “Bu kitabı ben de yazmış olabilirdim” cümlesinin arkasına 1976 doğumlu Hakan Günday’ın “Eğer Oğuz Atay böyle romanlar yazdıysa biz Türkçeyle her şeyi yapabiliriz” cümlesi eklendiğinde Oğuz Atay’a tutunma zincirinin devamlılığı hakkında genel bir fikir vermiş olabiliriz belki. Bu çizginin orta yerinde ise bugün çağdaş edebiyatımızın dikkate değer örneklerini veren yazarlar duruyor. Mesela, Vatan Dersleri’nde “yarım kalmış aydınların hüznü”nü yeni yöntemlerle anlatmayı sürdüren İbrahim Yıldırım (“Kendime edebi bir baba seçecek olsam, mutlaka Oğuz Atay’ı seçerdim”); “kendi yatağını çizmiş” edebiyatıyla Cemil Kavukçu (“Tutunamayanlar’ı okuduktan sonra ben bir roman yazmak istedim”); yoğun, iyi işlenmiş roman ve öküleriyle Murat Gülsoy (“Üzerimde yarattığı etki o güne kadar okuduğum yazarlardan çok farklı oldu. Kararımı vermiştim, ben de yazacaktım”); kısa ömründe edebiyatımızda kendine ait bir alan açmayı başarmış olan Ali Teoman  (“Oğuz Atay’ın bütün romanlarını yazmış olmak isterdim ama en çok Tehlikeli Oyunları’nı”) ilk akla gelenler yazarlar. Teoman’ın Atay sevgisi, ne yazık ki onu yazarıyla kader birliğine bile götürdü. Atay için hazırladığım armağan kitaba yazması için aradığımda, sanki yapması gereken sıradan bir işten söz ediyormuş gibi, “çok isterdim, ama bu günlerde beynimdeki urla uğraşmalıyım” demişti, donup kalmıştım. Acıyı ironinin yumuşak zırhına gömmüş bir Atay kahramanı gibiydi.

Atay sever edebiyatçılar arasında gelişigüzel dolaşan bu yazında adı geçmeyen daha başka yazarlar da var elbette. Çeşitli söyleşilerinde Atay’dan etkilendiklerini dile getirmiş, ya da metinlerinde Atay’a göndermeler yapmış yazarlar için Buket Uzuner, Elif Şafak, Murathan Mungan, Fatih Özgüven, Ümit Kıvanç, Sadık Yalsızuçanlar, Murat Uyurkulak Yekta Kopan, Murat Yalçın… gibi isimlerin de yer alacağı uzun bir liste oluşturulabilir ama, bütün bu yazarların, yine Harold Bloom’un ifadesiyle söyleyelim, Atay’dan “etkilenme endişeleri”yle nasıl başettikleri, her birini tek tek incelememiz gereken geniş kapsamlı bir başka yazının konusu olabilir.

Son zamanlarda ise Oğuz Atay’ın edebiyatımızda önceki kuşağa göre daha dönüştürülmüş bir etkiyle estiği söyleniyor. Fatih Özgüven’in “Oğuz Atay sonrası oğlan çocuklarının hikayelerini” anlatıyorlar dediği  Barış Bıçakçı, Emrah Serbes, Alper Canıgüz, Murat Menteş gibi yazarlar için Cem Erciyes, “Atay’ın dünyasına, diline, hikayeciliğine, ironisine ve açık sözlülüğüne yakın duran, ama ondan ‘çok sonra’ki bir döneme denk gelen bir yazar grubu” nitelemesini yaptı ki bunun da ayrıca ele alınması gerek.

Okur Atay

 Tabii bir de işin öteki yönü var. Edebiyatın bir etkilenmeler zinciri olduğunu düşünürsek, Atay’ın hangi yazarların paltosundan çıktığına da bakmak gerekir. Bu ayrıca önemli bir konudur, çünkü Atay’ın esinlendiği kaynakları hangi estetik düzlem içinde dönüştürerek özgünleştirdiği üzerine çokça yazılmış olduğu halde,  Tutunamayanlar’ın Batı romanlarını taklit edip etmediği bugün de tartışılmaktadır.[1] Atay’ı kullandığı Batılı teknikler yüzünden Türkçe’nin sınırları dışında çıkamayacak bir taklit gibi gören bu düşünceye karşı, onu “bir dünya yazarı” olarak niteleyen Murat Belge’nin şu cümleleri okunabilir: “Oğuz Atay’da dünya edebiyatı etkileri dediğimiz zaman hemen arkasından bence eklenmesi gereken şey, bunların ne kadar özümsenmiş şeyler olduğudur. Hiçbirisi bir mekanik taklit, yüzeysel bir esinlenme falan değildir. (…) Mesela Dostoyevski… Ondan kendisi de bahseder, ne kadar sevdiğini anlatır. Dostoyevski’ye romanın şurası benziyor, diyemem; ama Tutunamayanlar veya öteki kitaplarının içinde Dostoyevski’nin bir yerlerde dolaştığını her zaman hissederim. Belki yeraltından konuşan adamın sesiyle yer yer, zaman zaman. bazen bir Marmeladov olarak, İvan olarak, Engizitör olarak… Dostoyevski orada dolaşır ama romanın içinde o da artık Oğuz Atay’dır, Oğuz Atay’ın Dostoyevski’sidir, ona mal olmuş bir adamdır.”

 Memet Fuat’ın “dünya romanının büyük bir okuru” dediği Atay, kendisini tanıyanları bu yönüyle adeta büyülemiştir. Tutunamayanlar’da “bir roman kahramanı olarak” anlattığı “birinci sınıf okuyucu” dur o. Sadece okumakla kalmaz, sevdiği kitapları, yazarları romanlarına da taşır, onlarla metinlerarasında konuşmayı sürdürür. Neredeyse her satırı göndermelerle dolup taşan kitaplarını bu gözle taradığımda, en çok andığı yazarın Dostoyevski olduğunu, Kafka’nın onu bir sayı farkla izlediğini saptamıştım. Söyleşilerinde de ikisini daima baş köşeye koymuştur:

“Dostoyevski’yi her zaman seviyoruz tabii, büyük ustalarımızdan biri. Buna Stendhal’i, Kafka’yı, Joyce’u, Laclos’yu eklemem gerekir. Bunların dışında, Türkiye’de az okunan İngiliz yazarlarını katacağım. Romanın anavatanı biliyorsunuz İngiltere. Ama bizde en az bilinen romancılık da İngiliz romancılığı. Kadın romancı George Eliot, Henry James ve Joseph Conrad İngiliz romancılığının üç devi. Ve tek romanıyla Emily Bronte’nin ayrı bir önemi var, bence. Almanlardan Günther Grass ile biçim bakımından hayran olduğum Lolita’nın yazarı Vladimir Nabokov’u listeme katmalıyım. (…) Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam, Tutunamayanlar’ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak, sonumuz ne olur? Gonçarov’un Oblomov’u, bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak istediğine bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. ‘hayatı roman’ olanların yazdığı pek görülmüyor.”

Evet, bu listeye ve Memet Fuad’ın aktardığı şu anekdota bakarsak, Atay’ın paltosu yüzde yüz ithal kumaştandır:

De Yayınevi’nde üstüme üstüme gelen Oğuz Atay’ı hiç unutamam. Nazım Hikmet dışında hiçbir yazarımızın Türk yazını dışında kendine yer bulamayacağını söylüyor, ben direndikçe ad vermemi istiyor, verdiğim her ada karşılık da dünyanın en büyük yazarlarından birkaçını art arda sıralayarak ‘Bunların arasına mı koyacağız?’ diye soruyordu.”

Bununla beraber Oğuz Atay, Türk edebiyatından da birkaç isim saymıştır söyleşilerinde:

Gençliğimde İçimizdeki Şeytan’ı okumuştum. Sabahattin Ali’nin. Doğrusu şimdi yeniden okumaya korkuyorum. Belki o zaman bulduklarımı şimdi bulamam. Yusuf Atılgan da Aylak Adam’ı ile ilgimi çekmişti. Yanık Saraylar’la Saatleri Ayarlama Enstitüsü ilk okuyacağım eserler olacak.”

Atay’ın Türk edebiyatı içinde iki yazarla ilişkisi üzerinde ayrıca durmak gerekir. Bunlardan biri Atılgan, diğeri Tanpınar’dır. Aylak Adam’da geçen “tutamak sorunu” cümlesinin nasıl büyük bir romana dönüştüğünü görünce Atılgan ne düşünmüştür, bilemiyoruz. Belki de bundandır, Tutunamayanlar’ı “ilginizi umarak” notuyla Atılgan’a gönderen Atay kadar, biz de bu ilginin gösterilmemiş olmasına üzülürüz. Atılgan’ın yıllar sonra “Böylesine güzel roman yazan birinin başkalarını da yazacağını, benim yargıma gereksinmiyeceğini düşünmüştüm” demesi bile hafifletmez bunu. Tutunamayanlar’ı o dönemde en iyi anlayacak yazarın sessizliği yaralayıcıdır.

Atılgan’ın Oğuz Atay için konuşmamış olması kadar, Atay’ın da nedense hep çok seveceğini düşündüğüm Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okumakta gecikmesine, Tanpınar üzerine hemen hiç yazmamış olmasına da üzülürüm. Atay ve Tanpınar’ın sık sık birlikte anılması, birbirine yakıştırılması, Atay’ın Atılgan kadar Tanpınar’la da birlikte düşünülmesi sebepsiz değildir. Tutunamayanlar, Aylak Adam kadar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle de kardeştir çünkü, birbirinden habersiz iki kardeş.

Tanpınar, Oğuz Atay’ın 18 eylül 1975 tarihli günlüğünde, “okumaya çalıştığı” yazarlar arasında bir  isim olarak geçer önce; 17 ocak 1976 günü “yapılacak çok iş var” derken okunacak kitaplar listesinde Tanpınar’ınkileri de sayar ama şunu da ekleyerek: “İçim bir şey istemiyor ne var ki. İnsanlarımızın ilgisizliği, uzaklığı da canımı sıkıyor.” Beli ki Tanpınar kitapları, yorgun, bezgin bir dönemine dek düşmüştür Atay’ın. Son defa 30 ocak 1976 tarihli sayfada, Tanpınar için “roman diye bir gerçeği birçok gürültücüden daha çok hissettiği” cümlesini okuruz. O kadar.

Doğu-Batı arasında sıkışmışlığı kendi yordamlarınca ele almaları, bu sıkıntıyı edebiyatlarının temel meselesi yapmaları, Türkiye’nin ruhuyla uğraşmaları, yazar yalnızlıkları, günlüklerinde aynı edebiyat ortamından, aynı nedenlerle şikâyet etmeleri, okurlarına geç ulaşmaları ve birdenbire edebiyatımızın en sevilen birkaç yazarı arasına girmeleri (Notos’un anketinde ilk üç romancıdan ikisi Atay ve Tanpınar’dı) bir yana,  her şeyden önce “iyi okur” olmakla benzerler birbirlerine. Kitaplarında Batı edebiyatının “büyük okuru” olarak gördüğümüz Tanpınar’dan sonra bu anlamda ona bağlanabilecek ilk isim Oğuz Atay’dır diyebilirim. İkisi de okuduğu, etkilendiği yazarları açıkça sayıp döken, romanlarına taşıyan, onlarla didişen yazarlardır.

Aslında burada kalmaz Atay-Tanpınar ilişkisi. Bazı cümlelerde, bazı sahnelerde çok şaşırtıcı bir şekilde konuşurlar da birbirleriyle. Tabii bunları Türkiye’nin ruhunu arayan iki yazarın hoş kesişmeleri olarak görmek de mümkün. Mesela Tanpınar’ın “Bu kan ga­rip bir ha­li­ta idi. Onu, ala­tur­ka mu­si­ki de­dik­le­ri aca­yip tok­mak­la dö­ve dö­ve hazırlamışlar­dı” cümlesi, Oğuz Atay’da “Alyuvarlar, akyuvarlar, bir de alaturkadan mürekkeptir kanımız” şeklinde çıkıverir karşımıza. Günlüğünde “Niçin reşit değiliz?” diye öfkelenen Tanpınar’ı, kendi günlüğünde “Çocuk kalmış bir millet”in özelliklerini sayıp dökerken cevaplar gibidir Atay. Selim ve arkadaşlarının sıkıcı derslere dayanmak için arka sıralarda oynadıkları “vakit geçirme oyunu”nu, daha önce Sahnenin Dışındakiler’de Cemal ve arkadaşlarının yine arka sıralarda sıkıntıdan patlarken “en pratik vakit geçirme çaresi” olarak icad ettiğini farketmek ise iki yazarı da ayrı ayrı seven okurları hiç şaşırtmayacaktır. Kitaplar arasındaki bu yankılanmaları, derinlikli bir incelemede daha da çoğaltmak mümkün.

Zaten edebiyat, yazarların ve  kitapların karşılıklı konuşup durmalarından başka nedir ki! Okur bazen bu sesleri kendi köşesinden usulca dinler, bazen de, Turgut gibi dayanamayıp kaleme sarılıverir. Atay, itiraf etmiştir: “İnsan roman yazmak istediğine bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor, ‘hayatı roman’ olanların yazdığı pek görülmüyor.”[2]

 

 

[1] Enis Batur, Tutunamayanlar’daki Pale Fire (Nabokov) etkisini yeniden gündeme getirdi ve  Atay’a hayranlıkla bağlı olanların bunu görmezden gelmesini  bir “sendrom” olarak niteledi. (Cumhuriyet Kitap, 9 eylül 2010) Batur’un bu yargısı, belki paylaşıldığı, belki de bir sorun olarak görülmediği için, iki kişi hariç, yukarıdaki adı geçen yazarlardan bu konuda hiç ses çıkmadı. Murat Gülsoy, “tek kelimesine bile katılmıyorum” dediği bu yazıyla Batur’un Atay’a  “büyük bir haksızlık” yaptığını söyledi. Ona göre Tutunamayanlar’ı taklit olarak görmek, burada yapılanı farkedememekti, çünkü roman anlamını zaten bu batılı malzemeye borçluydu: “Evet romanın ilk üçte birlik bölümü Solgun Ateş’teki ‘çözümü’ hatırlatır, diğer bölümleri Şato’yu, Ulysses’i, Yeraltından Notlar’ı, başka yapıtları ve eserleri yineler. Hem içerik hem de biçimsel olarak nasıl da Batı’nın kültürel malzemesi ile inşa edilmiş bir kültürel dünyamız ve entelektüel dilimiz olduğunu sergiler romanın bütünü. Bu eklektisizme yenilmek değildir; bu Batı’ya zaten çoktan yenilmiş ve dilini hiç bulamamış bir kültürün samimi hesaplaşmasıdır. Olamamanın itirafıdır. Aynı zamanda bu yinelemeler trajikomik bir durum yaratır, o yüzden de tüm yapıt baştan sona dev bir ironiye dönüşür.” (muratgulsoy @worldpress.com/12 Eylül 2010)

Daha sonra İbrahim Yıldırım, Tutunamayanlar’ın ikinci baskısına övgü dolu bir önsöz yazan Batur’un çıkışını “gecikmiş bir atak” olarak niteledi; hem bu yargısını ortaya koymakta gecikmişti Batur, hem de Atay’ın bu romanla ilişkisi daha önce bazı incelemelerde konu edildiği için, gecikmişti. (Varlık, Ekim 2010)

Aradan sekiz ay geçtikten sonra Enis Batur, ikinci bir yazı yazarak Tutunamayanlar ile  Pale Fare’ı arasındaki “model geçişimi”nin Atay’ın ilk romanını “gölgelediği”ni tekrarladı. Yıldırım’ın “gecikmiş atak” saptamasını çok haklı bulan Batur, bu gecikmeyi  şöyle açıkladı: “Değer verdiğim bir yazarın ölümünün ardından, sıcağı sıcağına bunları yazmayı kendime yakıştıramadım.”  (Cumhuriyet Kitap, 5 Mayıs 2011)

[2] Yazıda geçen alıntıların kaynakları: Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 1998; Oğuz Atay’a Armağan, İletişim Yayınları, 2007; Oğuz Atay İçin / Bir Sempozyum, İletişim Yayınları, 2009; Kendi Yatağını Çizen Öyküler, Everest, 2004, “Uyanmak İstemediğimiz Bir Rüya: Oğuz Atay”, Radikal Kitap, 14.12.2007; “Oğuz Atay’a  Borçluyuz”, Radikal Kitap, 05.05.2011; F. Özgüven, Radikal, 21.04.2011, Cem Erciyes,Radikal, 24.04.201.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s