“Eski ağza yeni taam…” Alaturkadan alafrangaya Türk romanında sofra

Üzerinde “Potage aux pointes d’aspèrges-Homard a La Bordelaise – Volaille demideuil ve Bœuf froid en gelée” yazan bir liste ile cemaatçi beraberliği sağlamak mümkün değildir.”

Şerif Mardin[1]

Batılılaşma sürecinde “Osmanlı evine giren her yeni nesne ve âdet çeşitli anlam katmanlarından oluşan karmaşık bir sembolik eylemler bütünü olarak görülmelidir.”denir 1880-1940 arasının İstanbul evleri üzerine yapılan bir sosyolojik araştırmada.[2]  Örneğin  ‘çatal’. Batılılaşmanın bütüne değil, parçaya indirgendiği bu süreçte çatal Osmanlı toplumunun genelde ona atafettiği bir anlamın yanı sıra, “belli bir zamanda belli bir evde ona verilen anlamları da taşır.” Bugün soframıza en doğal haliyle yer alan çatalın kendini kabul ettirmesi hiç de kolay olmamıştır. Türk romanındaki alafranga sofralara baktığımızda çatala bu açıdan simgesel bir değer yüklendiğini görürüz. Öyle ki, sadece çatal-bıçak üzerinden bile Osmanlı toplumunun bazı kesimlerinde batılılaşmaya karşı gösterilen tepkinin izini sürmek mümkün. Refik Halid Karay’ın Üç Nesil Üç Hayat kitabından okuyalım:

Masa, sandalye, çatal, tabak, herkese ayrı bardak usulü” II. Abdülhamid devrinde başlamıştı…  Tabii “yer sofrasından hâlâ vaz geçemiyenler, çatala el sürmeyenler henüz pek çok”tu. Yeni yetişenlerden biri sofrada böyle bir “mutaasıp” varsa ve elle yemişse iğrenir, onunla bir daha sofraya oturmak istemezdi.  “Beceriksizliklerinden dolayı çatala bir türlü eli yatmayanlar bütün yemekler için kaşık kullanmak suretiyle iğrenç olmamaya çalıştıkları gibi, bir kısım küçük aileler de çatalla yemek yenilmesi mutat olan büyük evlere gitmeleri icap edince yolda söylenirlerdi: ‘O  cânım yemekleri şöyle oturup da elimizle rahat rahat yiyemiyeceğiz ki… Vallahi hiçbirinin lezzetini alamıyoruz!’ Çatal bunların elinde külçe demir kadar ağırlaşırdı; düşürüp önlerindeki tabağı kırmak korkusiyle de büsbütün acemileşirler, azap çekerlerdi.”[3]

“Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma” adlı makalesinde, sofradaki batılılaşmanın aileye etkisinden söz eden Şerif Mardin ise “işkence”ye benzetecektir bu süreci: “Bir sini etrafında bağdaş kurup kaşıkla yemek yemek geleneğinin yerini çatal ve tabağın almasına” çalışmak bütün aileyi huzursuz etmiş, yemek saatleri “zevkle beklenen bir şey olmaktan çıkıp, hemen geçip gitmesi arzulanan bir işkence” ye dönmüştür artık.[4]

Evet, çatal’a duyulan tepki, batılılaşma sürecinde alaturka-alafranga ikiliğine yol açan kültürel kırılmanın  ilginç göstergelerinden biri. Bu ikiliği  bir çatışma olarak işleyen Şıpsevdi romanında Hüseyin Rahmi Gürpınar, yemeğin elle yenildiği geleneksel sofraya alışmış insanların çatala duyduğu “tevahhuş ve nefret” ile  batılılaşmanın kes-yapıştır  tarzındaki  ‘parçacı’ uygulamasının abesliğini anlatır.

Geleneksel bir Osmanlı konağının sofrasını zorla alafrangalaştırmaya çalışan Meftun, hem bireysel tercihi hem de kültürel aidiyeti doğrudan yansıtan yemek zevkine yönelik bu yaptırımıyla, batılılaştırma hareketimizin üstten/dayatıcı karakterini temsil eder. Paris’ten döndükten sonra “yaşayışını tamamıyla alafrangalığa dökmek” isteyen Meftun, elindeki Fransızca âdâb-ı muaşeret kitabının rehberliğinde  ailesini “forme” etmeye soyunmuştur. Mutfak, bu amaçla giriştiği büyük savaşın ilk cephesidir. Her gün  ‘tuhaf tuhaf’ malzemeyle ‘garip’ karışımlarla, alışılmadık pişirme yöntemleriyle dolu tarifleri uygulamaya zorlayarak kuzinedeki (mutfağın adını bile değiştirmiştir…) aşçıları dehşete düşürür.  Bu “eziyet”e evin uşağına duyduğu aşk yüzünden katlanan Zarafet’ten önceki bütün aşçılar, peştamalı atıp kaçarlar… Mantar denince bunu şişe tıkacı sanan Zarafet’in pişirdiği yemekler de hiç bir şeye benzemez gerçi. Olsun, Meftun’un ‘kuzine’sine yakıştıramadığı yemeklerin,  “kuskus pilavı, işkembe çorbası, nohutlu yahni, patlıcan dolması, un helvası, bulamaç, pekmezli muhallebi, nazlaç,  piruhi, tatarböreği, boza, tirit, çılbır”  ve büyükannenin çok sevdiği turşu lapasının ayağı sofradan kesilmiştir ya… Bu ‘avam’ yemeklerin yerini “potage aux pointes d’aspèrges” (kuşkonmazlı sebze), “homard a La Bordelaise” (Bordo usulü ıstakoz), “Volaille demi-deuil” (mantar garnitürlü bir yemek), “Bœuf froid en gelée” (Jöleli soğuk sığır eti) alır. Aşçıların kaçma şans vardır ama ev halkı damak zevklerine hiç de uymayan bu yemekleri üstelik çatal-bıçak kullanarak yemek zorundadır. Yemeklerde istediği kıvamı tutturamazsa da çatal-bıçak konusunda asla taviz vermez Meftun. “Eline çatal bıçak almamış bir aileyi alafranganın bütün sıkıcı yükümlülük, bütün zorunlu törenleriyle yemek yemeye alıştırmak”ta kararlıdır. Kesilen etin bir yana, çatal-tabağın bir yana uçtuğu ilk denemeler bile yıldırmaz onu. Nihayet aileden birkaçı masada oturmaya,  “çatal denilen o sivri uçlu demirleri ağıza sokup yemek yemeye” istemeye istemeye alışmış görünür.  Tabii bu kerhen kabul sadece Meftun’un bulunduğu sofralarda geçerlidir. Onun konağa gelmediği gecelerde âdeta bir bayram havasıyla eskiye dönülür, derhal yere bir örtü ve sini koydurulur “Oh, cânım alaturka” diye yemeğe girişilir.[5]

Roman kişilerine genellikle mesafeli duran bir yazardır Hüseyin Rahmi. Bu romandaki sofra savaşında da hem  Meftun’u hem de alışkanlıklarını sürdürmek için çırpınan ev halkına aynı alaycı üslupla anlatır. Hüseyin Rahmi’nin ustası olan ve batılılaşma konusunu romanlarında en sık işlemiş yazarların başında gelen Ahmet Midhat’ın alafranga sofra karşısındaki tutumu ise oldukça şaşırtıcı bir farklılık gösterir. Batılılaşmanın söz konusu olduğu her alanda kendine göre bir denge arayan Ahmet Midhat, ilginçtir ki alaturka sofranın hepten aleyhinde konuşur.  Hatta daha da ileri gidip batılılardan aldığımız en güzel şeyin sofra alışkanlıkları olduğunu bile söyler. Alafrangalığı eleştirdiği romanlarında dahi alafranga sofraların karşısında yer almaz Ahmet Midhat.[6] Onun tepkisi  batılı sofra düzenine değil, bu düzeni Avrupai görgü kuralları içinde işletemeyen bilgisiz alafranga meraklılarınadır. Romanlarındaki alafranga yemek salonları  ile bu hevesli kesimi yetiştirmek peşindedir.

Midhat’ın okurlarını alafranga sofra âdâbına alıştırma çabası, bir babanın dışarıda yerken mahçup olmasınlar diye çocuklarına sofra dersi vermesine benzer.

Avrupa’ca yemek yemesini bilmek insanın mi’yar-ı terbiyesi addolunur. Alafranga usul ile hüsn-i tenavül-i taam bir ince sanattır ki, insan kendi kendisini güzelce alıştıramaz ise pek çok yerlerde âdeta mahçup olur.”[7]  diyen Midhat, okurunu böyle ‘küçültücü’ bir duruma düşmekten kurtarmak için romanlarının etkisine bile güvenmemiş, doğrudan doğruya alafranga yaşama kurallarını belleten bir görgü kitabı da yazmıştır.[8]

Tahmin edilebileceği gibi Ahmet Midhat’ı ayrıntılı bir görgü kitabı yazmaya yönelten “mahcubiyet” endişesi kişisel bir deneyimden kaynaklanır. Kitabını yazdığı tarihten beş yıl önce delege olarak katıldığı  Sekizinci Şarkiyatçılar  Kongresi’nde (Stockholm), özellikle sofra başında oldukça zorlanan, hatta Kral II. Oskar’ın verdiği yemekte “kimi “zaman kusurlu davranışlarda” bulunan Midhat, hemen o gün  bazı deneyimli kişilerden bilgi alarak bu eksikliğini gidermeye çalışır. [9]  Ancak mahcubiyetin acısını unutmamış olmalıdır ki Avrupa Adab-ı Muaşereti –yahut- Alafranga adlı kılavuz kitabında  sofra kurallarına geniş bir yer ayırır. Batılılaşmayla birlikte hayatımıza giren ve özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında iyice yaygınlaşacak olan bu tür kılavuz kitapların ilk örneklerinden diyebileceğimiz kitabında Midhat,  hangi saatte, hangi kıyafetlerle ne yenip içileceği, hangi kurallara uyulacağına kadar alafranganın sofra kültürünü şaşırtıcı ayrıntılarla aktarır. Görgü kitabından bir yıl sonra yayımlayacağı Taaffüf romanında ise bu kuralları bir de uygulamalı olarak gösterecektir.

Avrupa seyahatindeki gözlemlerinin etkisiyle olsa gerek, Ahmet Midhat’ın romanlarında en gelişmiş alafranga ev ve yemek salonunu bu romanda buluruz. Yazarın, geleneksel ile batılı olan arasındaki ideal bileşimini her açıdan temsil eden Seniha ve Rasih çiftinin “görülmeye şâyân” bir evleri vardır. Midhat bu evin yemek salonunu tam üç sayfa boyunca ballandıra ballandıra anlatmakla kalmaz,  hemen ardından, artık neredeyse kendine özgü bir roman tekniği haline getirdiği karşılaştırma yöntemiyle, alaturka sofralardan da söz açar. Böylece batılı sofraları tercih etmekteki haklılığını okura da kabul ettirebilecektir.

Rasih ve Seniha’nın evindeki  yemek salonu üst kattaki büyük salonun altında, geniş bir salondur. Açıldığı zaman yirmi dört kişilik olan uzun bir masası vardır.  Ancak ev halkı dört kişi olduğu için sadece on kişilik bölümü açıktır. Seniha’nın  İstanbul’da yaşayan Mısırlı alafranga hanımları ağırlayabilmesi için bu genişlikte bir masaya ihtiyaç vardır. Sofrada dokuzar mumlu bir çift gümüş şamdan, özel zamanlarda kullanılan gümüş meyvelikler, çiçekler filanlar hakikaten görülecek şeylerdir. Sandalyeler ve masa en iyi meşedendir. Bunlar masa kenarına ve köşelere konmuştur. Bir yemek salonu için lazım olan büfe ve “armuar” dahi görülmeye değer güzelliktedir. “Armuar” yani dolap içinde doğunun değerli fağfurları yanında Sevr ve Saks gibi ünlü Avrupa porselenleri de vardır. Duvarlardaki resimler ise salonun işlevine uygun olarak natürmort denen meyveleri,  çiçekleri ve vurulmuş geyik gibi şeyleri gösterir.

Ahmet Midhat’ın hayranlığını gizlemeden anlattığı bu geniş ve süslü alafranga yemek salonundan hemen sonra çizdiği alaturka sofraya gelince:

Yemek için ayrı bir salon ayrılmadığı için sofra oturulan odaya kurulur.. Kerevetin yüksekliğine göre bir iskemle, onun üzerine sini ve onun da üzerine kaşıklar, ekmekler, nihaleler konur. Bu durumda kerevette oturan nisbeten rahat yerse de karşıda minder üzerinde oturanlar çene hizalarına gelen sorada yemek yemekte çok zorluk çekerler. Ya sonra sofrayı kaldırmak. Sofraya yapılan hücum saldırısıyla darmadağım olmuş sinide ekmek kırıntıları, artık kemikler, kirli kaşıklar filanlar tok karnına hiç de bakılacak, görülecek şeyler değildir. Üstelik bunları bir defada kaldırıp götürmek mümkün olsa cana minnet… Büyük sini o zamanın kapılarından sığmaz ki sofra takımıyla kaldırılıp götürülebilsin. Bir ayvaz gelip bu enkazı birer birer toplayıp elindeki kaplara koyacak, sonra da temizliği su götüren bir paçavra ile siniyi silip nihayet onu bir araba tekerleği gibi yuvarlaya yuvarlaya götürecek. Kısacası hem bir çok hizmet ve zahmet, hem rahatsızlık ve çirkinlik… İşte Ahmet Midhat’ın alaturka sofrada gördüğü. Tabii peşpeşe sunulan bu iki sofra tasvirinden sonra okur da aynı fikirdedir ki eski sofralarımız ile şimdiki alafranga sorfalar arasındaki fark hiç bir şekilde karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. “Avrupa’dan ahzettiğimiz ve etmekte olduğumuz şeylerin en müstahseni de hakikaten bu sofralardır.”[10]

 Aslında  Midhat Efendi, ne ev döşemesinde, ne giyim-kuşamda ne de sofra düzeninde  alafrangaya karşıdır. Onu rahatsız eden batılı eşya ve kıyafet değil, bunların kullanılış tarzı, hayata geçirilme biçimidir. Romanlarında idealize ettiği bütün gençlerin evinde bu iki uç, alaturka ve alafranga, dengelenmeye çalışılır. Midhat genel olarak şekilde batıyı, içerikte doğulu bir bileşimin peşinidedir. Söz gelimi Rakım’ın evinde yemek masada yenir, salonu da bir batılı evi gibi döşenmiştir, ama yaşayış biçiminde harem-selamlık usulü korunur. Taaffüf romanında da evin erkeği ve kadını misafirlerini o son derece alafranga döşenmiş yemek salonunda ayrı ayrı ağırlarlar. Bu çizgiyi aşan alafranga aileler,  (Karnaval’da Bahtiyar Paşa ailesi,  Jön Türk’te Kazım Bey ailesi… )  hemen daima romanın sonunda başı belaya uğratılan, yazarca cezalandırılan ailelerdir.

Sofra düzeninde tamamen alafranga kuraların uygulanmasını isteyen Midhat’ın doğu-batı arasındaki bileşim arayışı yemek seçiminde açığa çıkacaktır.  Doğuda yemeklerin lezzetine çok önem verilmiş olduğu halde yeme şekline o derecede özen gösterilmeyişini şaşırtıcı bulan Ahmet Midhat’ı geleneksel sofrada rahatsız eden yemek değil, yenme tarzıdır. Yoksa, Orhan Okay’ın da işaret ettiği gibi, yemek yeme usullerinde batılı alışkanlıkları beğenen Midhat, konu yemeklere, yani içeriğe geldiğinde tamamen alaturkaya bağlıdır.[11]

Türk edebiyatının ilk romanlarının verildiği Tanzimat döneminde batılılaşmanın toplumsal yaşayışa yansıması bir problem olarak ele alınırken  yazarların hedefi alafranga değil, ölçüsü, ayarı kaçmış batılılıktır daha çok. Nitekim ne dönemin alafranga konusunu işleyen en ilginç romanlarından olan Araba Sevdası’nda ne de, batılı yaşam biçimini İstanbul’a ilk tanıtan Mısırlı ailelerden birinin konağında geçen Sergüzeşt’te alafranga sofralar aleyhine konuşulmaz. Özümsenmemiş, şekilde kalmış gösteriş nesnesine dönüşmüş bir batılılığı temsil eden Bihruz’un Çamlıca’daki  köşkünde bir “sal a manje” vardır. Büfesi, masa ve sandalyeleriyle tam alafrangadır bu yemek salonu. Sofrada Bordo şarabı içilir, alafranga yemekler yenir. Fransızca dersine geldiği akşamlar hocası Mösyö Piyer’le Bihruz bu sofrada uzun uzun sohbet ederler. Yemekte sohbet etmek  batılı bir sofra alışkanlığıdır. Ancak uyanık bir batılıyı temsil eden Mösyö Piyer konuyu toplumsal konulara, gündelik politikaya çekmek istedikçe, hayalperest aşık Bihruz kadınlardan ve aşktan konuşmak ister. Yani şekil ve içerik arasındaki çatışma gene karşımızdadır. Alafranga kurallara göre yiyip içse de bir batılınınki gibi hayata ve kendine dikkat eden zihin yapısı yoktur Bihruz’un.

Batılılaşmanın her alanda ivmeli bir hızla yayıldığı yüzyılın sonuna doğru Türk edebiyatına hakim olan Servet-i Fünuncuların romanlarında bu konu merkezden   uzaklaşmıştır. Bu dönemin romanında çatışmayı sağlayan unsur, kültürel olmaktan çok bireyseldir artık. Alafranga döşenmiş evler, roman kişilerinin en doğal halleriyle  yaşadıkları mekanlar olarak anlatılır. Söz gelimi Aşk-ı Memnu romanında  Adnan Bey’in evi  ve ağır eşyalarla döşeli yemek salonu, geleneksel bir Türk evinde çalışma heyecanıyla İstanbul’a gelen Fransız mürebbiyeyi hayal kırıklığına uğratacak kadar batılıdır. Daha çok ev içlerinin anlatıldığı Servet-i Fünun romanında sofra da bir kültür çatışması olmaktan çıkmış,  yemeğin ağır ağır ve sohbet eşliğinde yendiği, kişilerinin iç dünyaların çözümlenmesine, birbirleriyle ilişkilerini yansıtılmasına imkan sunan  bir alan işlevi yüklenmiştir.  Öyle ki Ahmet Midhat ve alafranga eleştirisinde onu izleyen Hüseyin Rahmi’nin romanlarında bir çatışma unsuru olan ‘geleneksel kaşık’, bu dönem romanında sofraya hakim olmuş kültürün hoşgörüsü içinde kabul görür. Evini Avrupa’dan getirttiği dergilerdeki gibi döşeyen Ömer Behiç, şık sofrasının üslubunu bozsa bile, çatal kullanamayan emektar Andelip Bacı’nın ‘sedefli boynuzlu kaşığı’na “hoş bir süs” olarak izin verir.[12]

Türk romanında alafranga sofranın en uç örneğini ise Üç İstanbul’da çıkar karşımıza. Servet-i Fünun romanlarında gördüğümüz yemek odalarını küçük burjuva olarak aşağılayan Hidayet’e göre yemek odası asla yemek odasına benzememelidir. “Büfeyi Avrupa’da küçük burjuva kullanır; büfeye yüksek asalet tahammül etmez; yemek salonu büfesiz, loş, bitaraf bir oda olacaktır.” Hidayet’in yemek odasında  dolap olarak İspanya papazlarının ayin cübbelerini koydukları siyah kilise dolapları, duvarda Celadon ( Mertebani denmesine kızar Hidayet) tabaklar, Fransız Goblen halısı vardır. Üzerinde Fransız gümüşünden altı büyük şamdanın bulunduğu uzun yemek masasını Cordoue derisi kaplı İspanyol koltuklar çevreler. Akşam yemekleri mutlaka mum ışığında yenir. Uşakların frakları salonun karanlığında kaybolurken beyaz kolalı gömlekleri ağır ağır kımıldar…  Hidayet batılı sofra geleneklerini batıl inancına kadar benimsemiştir. Yemek masasında on üç kişi bulunmasından ürker örneğin. Gerçi mobilyası, döşeme anlayışı değişmiştir ama, yemek salonu hâlâ bir kültürün göstergesi hem de çok kuvvetli bir göstergesidir bu romanda da. Kuşkonmaz çorbası ikram edilen misafirler yemeğin ve eşyanın değerini, daha doğrusu Hidayet’in ne kadar Avrupai olduğunu takdir edemeyecek kadar ‘görgüsüz’ çıkarlarsa bir daha davet edilmezler. Ancak, Üç İstanbul romanındaki sofraların asıl önemi,  iktidar oyunlarının kurgulandığı birer siyasi güç arenası olmalarıdır. Nitekim romanda iktidarın el değiştirme süreci de masanın başında duran kişinin değişmesiyle verilir. [13]

Cumhuriyet sonrasına gelindiğinde  alaturka-alafranga ikiliği daha çok ‘asri’ (modern, Avrupai) ve ‘ilkel’ (yerli, geleneksel) sözcükleriyle karşılanan bir çatışmaya dönüşmüştür. Bu bağlamda sofranın modern ve geleneksel yaşayış tarzı arasındaki gerilimini yansıtan bir simge olarak kullanıldığı en dikkat çekici örnek Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanıdır.

İstanbul’un konak çevresinden gelen Selma, romanın birinci bölümünde özenle hazırladığı sofra ile hem hem Ankara’nın üst sınıfını temsil etse bile ona göre yeterince medenileşmemiş olan mebus Murat Bey ailesine, hem de şehrin yerlisini temsil eden  eşraf Ömer Efendi ailesine, muazzam  bir medeniyet/görgü dersi vermek peşindedir.

İşlemeli keten sofra takımlar, çini tabaklar, billur bardaklar, yelpaze şeklinde devşirip aralarına birer dilim ekmek sıkıştırılmış peçeteler, Degusiche’tan alınmış gümüş çatal ve bıçaklar ve örtüye serpiştirilmiş yaban gülleriyle süslü bu sofra karşısında misafirlerinin “afallamasını” bir zafer duygusuyla seyreder Selma. Taşralı Murat Bey ve ailesi İstanbullu kadın tarafından ayıplanma endişesi içinde sofrayı övüp övmemeye bile karar veremezler. Ancak onların şaşkınlığı sofrayı ve misafirleri pencereden gizli gizli seyreden Ömer Efendi’nin karısı ve kız kardeşinin şaşkınlığı yanında hiç kalır tabii.  Bu insanlara “medeniyet getirdiğini” düşünen Selma’nın da asıl hedefi bu ailedir aslında. Sofrasının onlarda yaratacağı etkiyi zevkle düşünür:

Kimbilir ne yakası açılmadık sözler söyleyecektir ve benim hakkında kimbilir neler düşünecektir. Öyle ya, sağımda bir yabancı erkek, solumda bir yabancı erkek ve Nazif, iki yabancı kadın arasında sımsıkı oturmuşuz, bir şeyler yiyor, bir şeyler içiyoruz, gülüşüp konuşuyoruz. Onlara göre, gerçekten tuhaf bir manzara”[14]

Bu tuhaf manzara, Ankara’nın başkent oluşundan sonra toplumsal değişim projesinin en önemli alanlarından biri olan “modern ev” anlayışı yaygınlaştıkça olağanlaşacaktır elbette. Tanpınar’ın romanımızın ilk burjuva ev sahibi dediği Rakım’dan beri özenle kurulan, Selma’nın son rötuşunu yaptığı alafranga sofralar, masa ve sandalyeleri, çatal-bıçak takımlarıyla  yemek odaları, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren toplumsal yaşayışın bir parçası olacak kadar yaygınlaşır ve kabul görür.

[1] Şerif Mardin, Tanzimat’tan Sonra Aşırı Batılılaşma”, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, 2002, s.65.

[2] Alen Duben-Cem Behar, İstanbul Haneleri, İletişim Yayınları, 1998, s.222-223.

[3] Refik Halid Karay, Üç Nesil, Üç Hayat, İnkılap Kitabevi, 1996, s. 65.

[4] Mardin, s.65.

[5] Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şıpsevdi, Özgür Yayınları, 2003, s. 71-72.

[6] Orhan Okay,Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1991, s.129.

[7] Ahmet Midhat, Avrupa Adab-ı Muaşereti –yahut- Alafranga (Yayına hazırlayanlar: İ. Doğan, A. Gurbetoğlu), Akçağ Yayınları, 2001, s.108.

[8] Ahmet Midhat’ın bir doğulunun alafranga sofradaki acemiliklerinin ‘mahçup edici’ bulunmasına karşın, aynı acemiliği alaturka sofra başında gösteren batılıları sadece insanı “gülmekten çatlatacak kadar komik” bulması ise dikkat çekicidir. Felatun Bey ve Rakım Efendi romanındaki İngiliz ailenin alaturka sofra başındaki beceriksizlikleri sadece Rakım’ı değil, kendilerini bile güldürür. Ne de olsa  “medeni” olduklarını kanıtlamak için değil,  hoş, eğlenceli bir deneyim için oturdukları bir sofradır bu.

[9] Baki Asiltürk, Osmanlı Seyyahlarının Gözüyle Avrupa, Kaknüs Yayınları, 2000, s.500.

[10] Ahmet Midhat, Taaffüf, (Yayına hazırlayan: A.Ş. Çoruk), Türk Dil Kurumu Yayınları, 2000,  s.151.

[11] Okay, s.130.

[12] Halid Ziya, Kırık Hayatlar, Hilmi Kitabevi, 2944, s. 184.

[13] Mithat Cemal, Üç İstanbul, Sander Yayınları, 1976, s. 97-98.

[14] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, Remzi Kitabevi, 1972, s.54.

 

Kitap-lık, (Edebiyatımızda Yeme-İçme),   sayı 78, Aralık 2004.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s