Aylık arşivler: Nisan 2016

Aşağıdaki metni yayımlayabilmek için bu blogu açmak zorunda kaldığımda “canım insanlar sonunda bana bunu da yaptınız” diyen Oğuz Atay’ı hatırladım, gülümseyerek.

Hesabımı takip edenler hatırlayacaktır, bir süre önce yazı yayımlama etiğine uygun bulmadığım için Türk Edebiyatı dergisine twitter üzerinden yaptığım eleştiri maksadını aşacak şekilde genişletildi ve köpürtültü.

Aynı anda birkaç gazeteye, ajansa konuşan Türk Edebiyatı dergisinin Genel Yayın Yönetmeni,eleştiri konusunu bir tarafa bırakıp benim bunu yapmaktaki amacımın ne olduğunu sorgulamaya girişti. Cevap hakkımın doğduğunu düşünerek aşağıdaki yazıyı Anadolu Ajansı’na gönderdim. İlgili editör, metni okuduktan sonra bunun benim “şahsi meselem” olduğu kanaatine vardı. Oysa sadece yaptıkları haberde bana yöneltilen “amacı ne?” sorusuna cevap veriyordum.

Derginin Genel Yayın Yönetmeni Bahtiyar Aslan, bana sorular yönelttiği yazısını günlerce sosyal medya hesaplarında “sabit metin” olarak tutmasaydı bu yazıyı kaleme almaya gerek duymayacaktım.

Yazdıklarımı okuyanlar bunun “şahsi” olmadığını görecektir. Bahtiyar Aslan ile elbette hiçbir meselem yok. Neden olsun? Aslında o tweeti yazarken Bahtiyar Aslan’ın adı zihnimden bile geçmiyordu. Benim için söz konusu kişi Türk Edebiyatı dergisinin Genel Yayın Yönetmeni idi. Hâlâ öyledir.

Sadece Anadolu Ajansı’nın değil, konuyu kültür sayfasına taşıyan Cumhuriyet gazetesinin de tutumu aynıydı. Ayşe Sarısayın’la söyleşi yapmasına ve Bahtiyar Aslan’dan uzun bir görüş almasına rağmen bu konuda düşüncemi sormaya gerek duymadı. Oysa Aslan’ın demeçlerinde durmadan amacım sorgulanıyordu.

Aslına bakılırsa iki “taraf”ın da bu konuda beni “dışarıda” tutması durumumu gayet güzel özetliyordu. Amacım herhangi bir “taraf”a göre  pozisyon alıp söz söylemek değildi elbette, hiçbir zaman da olmayacak. Edebiyat alanında doğru bulduğum ne varsa onu dile getirmeyi sürdüreceğim.

SADECE EDEBİYATA “YARANMAYA” ÇALIŞIRIM:

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak değerli şairimiz Behçet Necatigil’e büyük bir gönül borcumuz var. Zengin kütüphanesi öğrencilerimizin kullanabilmesi için bize bağışlandı. Daha sonra çalışma masası, daktilosu, bazı elyazmaları da bu bağışlara eklendi. Bunlarla bölümümüzde bir “Behçet Necatigil Odası” yaptık. Doğumunun yüzüncü yılı için de iki gün sürecek büyük bir sempozyum hazırlığına giriştik. Bu süreçte kızı Ayşe Sarısayın ile sık sık haberleştim, bir araya geldim. Türk Edebiyatı dergisinin kendisiyle babası hakkında yaptığı söyleşinin neden yayımlanmadığını bu sohbetlerden birinde öğrendim. Ayşe Hanım çok kırgındı. İleride bu konuda bir şeyler yazacağını ama şimdi olayın üzerine gitmek istemediğini söyledi. Üzüntüsünü ben de paylaştım ve kendisinden aldığım onayla bu meseleyi dillendirmek istediğimi söyledim. Ayşe Hanım konuyu bir şekilde gündeme getireceğimi biliyordu ama onu şu sırada hiç istemediği bir tartışmanın içine çektiğim için üzgünüm.

Sohbetimiz sırasında, söyleşinin yayımlanmama nedeninin, son zamanlarda yaşanan ölümlere duyduğu tepkiyi facebook’ta babasının şiirleriyle birlikte paylaşması olduğunu söylemişti, çok genel bir ifadeyle. Asıl meselenin şu malum imza olayı olduğunu sonradan ve başka yerlerdeki açıklamalardan öğrendim. Hemen ekleyeyim, bu benim için bir şeyi değiştirmiyor, zira itiraz ettiğim husus dergi yönetiminin üslubudur. Zaten kendileri de daha sonra söyleşiyi yayımlamama biçimlerinin “şık olmadığını” itiraf ettiler.[1] Konu benim için burada kapanabilirdi ama kabul edemeyeceğim bazı ithamlar var.

Ayşe Sarısayın’ın Cumhuriyet’teki söyleşisinde[2]  belirttiği gibi, Türk Edebiyatı dergisi onu söz konusu imzayı attıktan sonra aramış. İmza konusunda hassasiyetini ısrarla vurgulayan Genel Yayın Yönetmeni Bahtiyar Aslan acaba süreci neden daha yakından takip etmiyordu? Bir edebiyat dergisinin profesyonel yöneticisi bu durumdan nasıl olur da haftalar sonrasında ve söylediği gibi, “tesadüfen” haberdar olabilirdi? Bunun bedelini davetine icabet ederek hazırlanıp kapısına gelmiş konuğuna mı ödetmeliydi? Benim itiraz ettiğim budur. Bu tam anlamıyla kabalıktır.

Basına “sansür” olarak yansıyan bu durumu ben Necatigil’in bir şiirine atıf yaparak çiğ’lik olarak değerlendirmiştim. Edebiyat dergilerinin elbette bir duruşu vardır. Her dergi bağlı olduğu dünya görüşünü işleyen ürünlere yer verme çabasındadır. Bunu anlıyorum. Ama sınırlarınızı baştan çizmek başka bir şeydir, talep ettiğiniz ve yaptığınız söyleşiyi son anda -edebiyat dışı bir nedenle- yayımlamaktan vazgeçmek başka.

Bahtiyar Aslan, twitter hesabımda bu tutumu eleştirmemden sonra yaptığı açıklamalarda karşıt dünya görüşlerine sahip edebiyat dergilerinin kimi yazarları dışlaması üzerinde durdu. Bunu bir savunma mekanizması olarak öne sürdü. Elbette edebiyatımızda zaman zaman bazı isimleri yok sayma, görmezden gelme eğilimi olmuştur. Birkaç yıl önce değerli romancı İbrahim Yıldırım’ın edebiyat ortamında tarafların giderek uzaklaşmasından duyduğu kaygıya işaret ettiği “Otistik Edebiyat” adlı makaleyi bugünlerde herkesin okumasında yarar var.[3] Bu ayrışma çabasından çok rahatsız olduğumu söylemeliyim.

Sanatın gündelik siyaseti aşan gücüne inandığım için akademik hayatım boyunca sadece “iyi edebiyatın tarafında” durdum. Üniversitedeki derslerimde de bundan başka amaç gütmedim. Günümüzde farklı görüşlerin dergilerinde öyküler/yazılar yayımlayan eski öğrencilerim bunu gayet iyi bilirler. Araştırmalarım belirli yazarlar üzerinde yoğunlaşmış görünse bile edebiyatın iyi örnekleri derslerimde her zaman yerini bulur. Konu etrafındaki yazılarda adı geçen Rasim Özdenören de bunlardan biridir. Bu nedenle, bir tarafta durarak öteki tarafı azarlayan hoca konumuna getirilmeyi kabul edemem. Bunu, çalışmalarımın temelini oluşturan “edebi değer” ölçütüme yapılmış bir haksızlık sayarım.

Bahtiyar Aslan’ın konuyla ilgili demecinde beni en çok üzen “bazı kesimlere yaranmaya” çalıştığımı söylemesiydi. Aslan’ın beni “taraflaştırma” gayreti boşuna bir çabadır. Bugüne kadar yazı ve söyleşilerimin birbirine karşıt duruşu olan gazete ve dergilerde yer bulması ne demek istediğimi göstermeye yetecektir. Ne yazık ki Bahtiyar Aslan sergilemeye çalıştığım duruşun anlamını kavrayamamış. Eleştiri konusunu bırakmış, amacımı sorgulamaya girişmiş. Tartışma ahlakında bunun karşılığı tam anlamıyla ad hominem’dir. Dergi yönetimini neden eleştirdiğim konusunda niyet okumasına gerek var mı? Niyetim açık: Kendisinin de “şık olmadığını” itiraf ettiği duruma dikkat çekmek. Başka ne amacım olabilir? Akademik ilerlememin hiçbir aşamasında kimseye sırtımı dayamadığımı bu çevredekiler iyi bilirler. Bugüne kadar kitaplarımı basan nitelikli yayınevleri de, prestijli ödüllerine seçici kurul üyeliği yapmamı rica eden farklı kesimler de “yaranmaya” ihtiyacım olmadığını gayet güzel örnekler. Ama ben yine de Genel Yayın Yönetmeni’nde kendisini “alkışlatmak” arzusu gördüğümü söylemeyeceğim!

Bahtiyar Aslan, bundan sonra da yönettiği dergide “sansür” uygulayacağını açıklamış. Aralarında Adnan Özyalçıner, Ahmet Büke, Ahmet Ümit, Ayfer Tunç, Barış Bıçakçı, Behçet Çelik, Celil Öker, İnan Çetin, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Metin Celal, Murathan Mungan, Müge İplikçi, Ömer Türkeş, Sema Kaygusuz, Şeref Bilsel, Şükrü Erbaş gibi isimlerin de olduğu yazarlara Türk Edebiyatı dergisinde yer vermeyeceğini belirtmiş. Bu tutumun, kendisinin de şikâyetçi olduğu “yok sayma ve dışlama” zihniyetini daha da palazlandıracağı açıktır. Hiç kuşku yok ki bundan zararlı çıkacak tek taraf giderek içine kapanan edebiyat ortamı olacaktır.

Son olarak, “dışlanma”dan söz edenlere Kitap-lık dergisinin bu ayki sayısında geniş bir Rasim Özdenören söyleşisi olduğunu da hatırlatmak isterim.[4]

 

 

[1] http://beyazgazete.com/haber/2016/4/6/benim-yaptigim-bir-tavir-koymadir-3209484.html

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/510136/Sair_anmasina_sansur_golgesi.html

[3] 2012’de Özgür Edebiyat dergisinde yayımlanan yazının metnine şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.ersanuldes.com/?p=3223

[4] Kitap-lık, Mart-Nisan 2016.

Reklamlar