Kadınların Gözünden II. Meşrutiyet’in İlk Günleri

FullSizeRender (1)

 

Meşrutiyet gibi siyasal ve sosyal hayatta dönemeç oluşturmuş bir olayın, ilk örneklerinden beri toplumsal gelişmelere ilgi duyan romanımıza yansımaması imkânsızdı. Nitekim, romancılarımız bu elverişli malzemeyi 2000’lere gelinceye kadar işlemekten vazgeçmedi. Bunların bazılarında II. Meşrutiyet olayları, gerilimi sağlayan bir yan unsur olarak kullanılırken, bir kısmında da doğrudan doğruya ana konuyu oluşturuyor. Bu yazıda, ilanın üzerinden daha bir yıl geçmemişken II. Meşrutiyet’i işleyen ilk romandan söz edeceğim. İlginç olan bu yansıtmanın aculiyeti kadar, aktarıcıların kimliğidir de. Henüz dumanı tüten bir olayı bu kadar erken tarihte romana taşıma cesareti gösteren Saffet Nezihi, bu işi iki kadına vermiştir.

Kadınlar Arasında*adlı romanda Kanûn-ı Esâsî’nin ilanıyla birlikte İstanbul ve Adana’da yaşananlar birbirleriyle mektuplaşan iki genç kadının bakış açısıyla kaydedilir. 1909 Martında basılan bu küçük romanda ressam Sami ve Fahri beylerin o günlerin atmosferini yansıtan resimleri de yer alır.

İstanbul’dan Nüzhet’in, Adana’dan Sadiye’nin gönderdiği on bir mektuptan oluşan romanda birbirine paralel gelişen iki olay vardır. Kanûn-ı Esâsî’nin yeniden ilanı sonrası yaşananlar birinci düzlemi oluştururken, bu hürriyet ortamında kendi hakları ve mutlulukları üzerinde düşünmeye başlayan kadınların, birer istibdada benzettikleri evlilik ve nişanlılık bağlarından kurtulma çabaları ikinci düzlemi oluşturur. Böylece romanda II. Meşrutiyet, hem toplumsal uyanış, hem de kadınlar için bir başkaldırı fırsatı olarak işlenir.

Bâb-ı Âli caddesinde bir konakta yaşayan Nüzhet’in gözlemleri ile Adana’da yüksek bir devlet memuruyla evli olan arkadaşı Sadiye’nin aktardıkları, Kanûn-ı Esâsî’nin yeniden yürülüğe sokulduğu ilk günlerin bu şehirlerde yarattığı heyecanı yansıtma çabasıyla dikkat çeker. Mektuplar 11 Temmuz – 21 Eylül 1324 tarihleri arasında yazılmıştır.  Nüzhet’in babası saraya ve düzene bağlıdır. Hürriyet taraftarı bir genç olan oğluyla bu konuda çatışır. Onların tartışmaları Nüzhet üzerinde “aydınlatıcı” bir rol oynar. Ağabeyinin fikirlerinden etkilenen Nüzhet, pencereden seyrettikleri ve gazetelerden okuduklarını, ağabeyinin değişik çevrelerden getirdiği havadislerle birleştirip yorumlamaya çalışır. İşin içinden çıkamadığı zamanlarda ağabeyine başvurarak onun yardımıyla karışık düşüncelerine çekidüzen verir. Gözlemlerini, duyduklarını ve düşündüklerini mektuplarla arkadaşı Sadiye’ye aktararak onun da değişimini sağlar. Tabii bu fikir tartışmaları ve zihinsel değişme süreçleri romanda çok üstünkörü bir şekilde verilmiştir.

Nüzhet, 11 Temmuz gecesi yazdığı ilk mektuba “gaflet uykusu”ndan uyanış müjdesiyle başlar: “Temmuzun  onuna kadar İstanbul’da  biz uykuda idik. Nitekim Adana’da siz de uyuyordunuz. Hâb-ı gaflet üzerimize çökmüştü.  İster istemez uyuyorduk”(s.1). Ağabeyinin o akşam yemekte anlattıkları Nüzhet’teki uyanışın ilk belirtisidir: “Üçüncü Ordu ayaklanmış, Manastır, Selânik buhran içinde imiş. Kol ağası mıdır, binbaşı mıdır, kumandan mıdır ne olduğunu biraderim de pek iyi öğrenemediği bir zâbit askerle Resne’de dağa çıkarak hürriyet bayrağını açmış; ‘illâ Kanûn-ı Esâsî’ diyormuş. Heyet-i vükelâ şaşırmış, mabeyn halkı birbirine geçmiş”(s.1).Baba, duyduklarına şiddetli bir tepki gösterir. Ona göre herşey kabul edilebilir ama Kanûn-i Esâsi asla. Nüzhet, henüz dile dökemediği sorularını zihninden geçirmektedir: “Yirminci asırda acaba mütemeddin bir devlet için idare-i meşrûteden başka bir çare-i selâmet var mıdır?”(s.2)

Meşrutiyet’i desteklemek veya karşı olmak konusunda aile içinde çatışma çıkması, bu konuyu işleyen bütün romanlarda görülür. Genellikle babalar, amcalar veya damatların eski yönetimin devamı olarak Merşutiyet’e karşı tepki göstermesi, onların karşısında ise hürriyetçi fikirleriyle kızlarının, oğullarının, genç eşlerinin yer alması, romanlarda gerilimi sağlayan unsur olarak kullanılmıştır. Daha o gece ağabeyiyle babası arasında başlayan çatışmada ağabeyinin yanında yer alan Nüzhet, duyduklarından öyle etkilenmiştir ki gece bir türlü uyuyamaz. Gözünün önünde hayaller uçuşmakta, kendisini Resne dağına, “o cibale doğru kanat açmış uçuyor”sanmaktadır.

Nüzhet’in haber alma kaynaklarından biri de gazetedir. Sabah uyanır uyanmaz ağabeyi eline İkdam’ı tutuşturur. “Dört satırlık bir ilan-ı resmi” ile Kanûn-ı Esâsî’nin ilan edildiği yazılmıştır. Gazetede okuduklarını “pek sudan”  bulan Nüzhet gerçeği sokaklardan öğrenmek için pencereye koşar. Ancak, Bâb-ı Âli caddesinde hiç bir fevkalâdelik yoktur. Sokağın ve gazetenin cevaplayamadığı sorularını biraz sonra ağabeyinin getireceği haberler aydınlatacaktır. Gerçi, olan bitenler, yeni dönemin heyecanıyla dolup taşan ağabeyi gibi gençleri memnun etmeyen şeylerdir. Eski yönetim hâlâ yerindedir. Ferit Paşa sadaretten düşmüş yerine İlk Meclis-i Mebusan’ın da kapanmasında rol oynayan Said Paşa getirilmiştir. Bilgisi arttıkça Nüzhet’in aklı karışmaktadır. Ağabeyi, Nüzhet’in saflığına ve şaşkınlığına güler. Sarayın ince hesapları niyetlerini de ortaya koymaktadır ona göre: “-Sen gazetedeki ilanı-ı resmîyi gördün de onu hakikat mi zannettin?  Kanûn-ı Esâsî lütfen, inayeten iade edilmiş, öyle mi? Sen çocuk musun ayol. Üçüncü Ordu müttefiken kıyam  etmiş; Manastır’da, Selanik’te hürriyet ilan edilmiş. (…)‘Eğer İstanbul’da da Kanûn-ı Esâsî ilan edilmezse askerimizle, topumuzla, tüfeğimizle pây-i tahtın üzerine yürüyeceğiz’ tehdidi var  imiş”(s.3-4).

Nüzhet kadar babası da şaşkınlık içindedir. Yaşlı adamın havsalasının alamayacağı şeyler yaşanmaktadır. Nüzhet konuşmak istedikçe “kadınlar bu gibi şeylere karışmaz”diyerek onu başından savar. Nüzhet, “kadınlar bu mülkün eczâ-yı sekenesinden değil mi? Hukuk-ı içtimaiyeden biz nasibedâr değil miyiz?”(s.4)diye içerler bu duruma. Nüzhet’te toplumsal olaylar kadar kendi konumuna karşı da bir uyanış başlamıştır. Neyse ki ağabeyi babası gibi düşünmez. Kadınlara karşı yaklaşımıyla da yeni bir dönemin insanıdır o. Ağabeyi gibi sokağa çıkamayan Nüzhet, pencereden Bâb-ı Âli caddesini seyrederek olanları kavramaya çalışır. Romanda Nüzhet’in pencere gözlemleri önemli yer tutar. İlk gün sokaklara çıkanlar da onun gibi şaşkındır henüz: “Bâb-ı Âli caddesi  kalabalıklaşıyordu. Kaldırımlar üzerinde biriken halkın çehrelerinde hep alâim-i hayret var. Belli, herkes hâb-ı gafletten uyanmış; fakat hâlâ sersem. Nedir? Ne olacak? Kimse bunu lâyıkıyla kestiremiyor.” Nüzhet ilk mektubunu “umum Osmanlıların hürriyetini tebşir eder, kadınlarımızın da bundan nasibdâr olmasını Cenab-ı Hak’tan temenni ederim”(s.6)cümlesiyle bitirir. Böylece daha romanın başında Meşrutiyet’in kadın hayatını da ciddi şekilde değiştirmesi beklentisine dikkat çekilir.

Nüzhet beş gün boyunca her gece mektup yazar.  12 Temmuz tarihli ikinci mektubuna İkdam gazetesinden derlediği havadislerle başlar. Gazeteler nihayet istediği tepkileri vermeye başlamış, sütunlar Kanûn-ı Esâsî övgüleriyle dolmuştur: “Zavallı muharririn düne kadar boğazını sansürün pençesi sıkarmış. Şimdi ondan hele kurtulmuş… Ohhh! Ohhh! Ohhh! diye feryat ediyor. Biçare sahib-i kalem. (…) Meğer biz ne kadar musibetlere, fenalıklara maruz imişiz hemşire. (…)İkdam”daki o makaleyi dikkatle okumaklığını tavsiye ederim”(s.7).

Bu makaleler Nüzhet’in yeni dönemin neler getireceğini anlama çabasında en etkili kaynak olur. Kanûn-ı Esâsî ile birlikte adalet, hürriyet ve eşitliğe kavuşacaklarını, bir Meclis’in açılacağını, halkın kendi vekillerini seçeceğini, bu Meclis’in halkın menfaatlerini kollayacağını, devlet bütçesindeki soygunlara son verileceğini hep İkdam’daki makaleler sayesinde öğrenir. Nüzhet’in anlamadığı bir şey kalmıştır şimdi: Böylesine iyi işler yapacak olan  Meclis neden otuz yıl boyunca kapatılmıştır? Yazar onun bu safiyane sorularıyla toplumun yıllar süren “gaflet uykusu”nu vurgulamak ister.

Zaman ilerledikçe gazeteler gibi sokakların tepkisi de artmaktadır. İlk şaşkınlık ve ürkeklik geçmiş, giderek cüretli bir şımarıklığa kadar varacak olan sevinç dalgası şehre yayılmaya başlamıştır: “Servet-i Fünun idarehanesi bayraklarını açmış. Kapısının önünde bir çok halk. (…)Gazetenin tekrar tab’ını bekliyorlar. Gelip geçenlerden bazısının ellerinde ufak sancaklar var. Bu gün hele çok şükür, halka eser-i faaliyet gelmiş. Çehrelerde alâmet-i beşâret mevcut. Gülüp geçenler artıyor”(s.8).Öğlene doğru eve gelen ağabeyi, Nüzhet’in görüş alanına giremeyen yerlerdeki gelişmeleri aktarır. Nihayet “kanlar galeyana başlamış”tır. Yaşananları gelip geçecek bir hezeyan dönemi olarak gören baba yemekte oğluyla tartışır. Oysa olaylar hızla yol almaktadır. Nümayişlere Selanik’ten gelenler de katılmıştır. 13 Temmuz tarihli üçüncü mektubunda Nüzhet, Meşrutiyet’i hastayı dirilten bir seruma benzetir: “Hürriyet ‘serum’u damarlarımıza berîd-i manevî ile idhal edileli kırksekiz saat olduğu halde havf ü atâlet mikroplarını ancak yavaş yavaş öldürmeğe muvaffak oldu. Osmanlı kanındaki safiyet iade ediliyor, âsâr-ı faaliyet görünmeğe başlıyor”(s.13).

Yaşadıkları Nüzhet’i o kadar sarmıştır ki, canını sıkan nişanlılık durumunu bile unutmuştur. Daha önce hoşlanmasa bile ses çıkarmadığı bu nişana hürriyetten cesaret alarak, karşı çıkmaya kararlıdır. Nişanlısı  paşa babasının nüfuzu sayesinde daha on yedi, on sekiz yaşlarında Şûra-yı Devlet’e alınmış, çeşitli rütbelerle taltif edilmiş, doğru dürüst bir eğitimi olmayan süslü bir bebek’tir ona göre. Nüzhet o güne kadar üzerinde düşünmediği nişanlısına artık yeni dönemin ölçütleri içinden bakmaktadır. Özellikle eski dönemdekilerin hâlâ Meclis’te tutulmasına öfke duyan ağabeyinin bu paşalar ve çocukları hakkında söylediklerinden çok etkilenir. Ağabeyi onun üzerinde “husule getirdiği tesirattan memnun”dur. Ağabeyinin konuşmaları Nüzhet’i zaten sevmediği nişanlısından iyice uzaklaştırır. Onun gibi gençlerin yeni düzende yeri yoktur. Oysa nişanlı genç de yeni düzene derhal uyum sağlamış, ‘yaşasın Kanûn-ı Esâsî’ yazılı pankartlarla Bâb-ı Âli caddesinde dolaşmaya başlamıştır. Bu riyakârlık Nüzhet’i daha da soğutur. Tek çekincesi babasına karşı isyan edecek olmasıdır.  14 Temmuz tarihli dördüncü mektubunda artık dikkatini sokaklardan ve gazetelerden çok kendi istibdadına, yani nişanlılığına çevirmiştir. Babasını padişah, istemediği nişanlılık durumunu istibdad, mücadelesini ise yaşanan inkılâb ile özdeşleştirmektedir. “Bu inkılap günlerinde” o da artık uyanmıştır ve “isyana hazır”dır. Bu sırada nümayişçilerin başında gördüğü yakışıklı genç zabit de Nüzhet’in isyan duygusunu güçlendirir. Hareketleri ve nutuklarıyla kalabalığı mıknatıs gibi çeken bu çalâk gençten çok etkilenen Nüzhet, böylece züppe nişanlının karşısında ideal erkek modelini de bulmuştur. 20 Temmuz gecesi yazdığı beşinci mektubunda Nüzhet, babasına karşı verdiği hürriyet mücadelesini anlatır. Önceleri onunla yüzyüze konuşmaktan çekinmiştir. “İstibdadın tavr-ı mutlakiyetine alışmış olanlar için tarz-ı meşverete yanaşmak ne kadar güç”(s.27) diyerek bunu alışkanlıkla açıklar. Ancak, Meşrutiyet baba-kız arasındaki konuşma üslubunu bile değiştirmiştir. “Madem ki şimdi bir meşveret devresindeyiz, söyle bakalım bu izdivacı niçin bozmak istiyorsun?”(s.30)diye alaycı bir edayla konuşmaya başlayan babası da kızının cesaretini dönemin havasına bağlar. Nüzhet babasıyla uzun uzun konuşur ama onu etkileyemez. Zaferini eski bir yöntemle, üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesiyle kazanabilir.

Nüzhet cephesinde işler yoluna girmeye başlamıştır. Şimdi sıra, başka bir istibdad mücadelesinde, mutsuz evliliğinden kurtulma fırsatı bulan Sadiye’dedir. Çocukluk arkadaşı Nüzhet’in ağabeyine aşık olan Sadiye birkaç yıl önce bunu dile dökmüş, karşılık bulamayınca başkasıyla evlenip Adana’ya yerleşmiştir. Ne kadar uğraşsa da soğuk ve kaba bir adam olan kocasına yakınlık duyamaz Sadiye. Böyle yaşayıp giderken Kanûn-ı Esâsî’nin ilanı hayatını değiştirir. Görevini kötüye kullanmış bir memur olan kocasını cezalandırılma korkusu sarmıştır. Sadiye, nihayet kocasıyla yüzleşme imkânı veren yeni hadiselere şükreder: “Senden aldığım mektup burada da bir hadise-i içtimaiyeye sebebiyet verdi. Hayat-ı içtimaiye-i hususiyemizde istibdad ile hürriyet yek-diğere ilan-ı harb ettiler. Şu anda münasebâtımız pek gergindir”(s.35).

Sadiye’nin 21 Temmuz tarihli ilk mektubunda olayların Adana’da nasıl geliştiğini de anlatılır. Kanûn-ı Esâsî Adana’da Temmuz’un on dördüncü günü ilan edilmiştir. Hürriyetin böyle birdenbire kabulü “memurîn-i hükümeti” dehşete düşürdüğü için önce bunun halka nasıl tebliğ edileceğine karar veremezler. Otuz senedir “zulm ü taadî altında ezilen bu zavallı halkta” böyle bir müjdenin yol açacağı buhrandan korkarlar. Bu korkuya rağmen Adana yönetimi, Temmuz’un on dördünde sadaretin Kanûn-ı Esâsî’nin ilanına dair yolladığı telgrafı halka duyurmak zorunda kalır. Halk bu kanunun getirilerinden habersiz olduğu için padişaha dua edip dağılmakla yetinir. Vali ve memurlar fırtınayı atlattık diye sevinirlerken ertesi gün feveran başlar. Mektepli zabitlerlerden Kanûn-ı Esâsî’nin ne demek olduğunu öğrenen binlerce kişi “adalet isteriz” haykırışlarıyla hükümet dairesinin kapısına yığılır. Evinden çıkamaz hale gelen vali çareyi kaçmakta bulur. Mektepli zabitler halka sabır ve sükunet tavsiye ederler. Böylece Adana’da olaylar biraz yatışır. Ancak, halk ile hükümet arasındaki gerginlik ve çatışma evde, hürriyet taraftarı Sadiye ile kocası arasında da yaşanmaktadır. Aralarındaki bağ tamamen kopmuştur ama, “zulum ve istibdadı” biraz daha sürdürmek isteyen kocası boşanmaya yanaşmaz. Artık sadece “hürriyetin hayaliylemeşgul” olduğunu söyleyen Sadiye, boşanamazsa kaçacak, kendi deyimiyle “isyan etmiş bir kalb-i pakin bütün feveranına tabi olacak” tır.

Sadiye 2 Ağustos tarihinli ikinci mektubuna boşanma müjdesiyle başlar. Nihayet o da isyan etmiş, kendisini “bu murdarlıklara bağlayan zincir-i istibdadı” kırmıştır. Kocası, Vali’nin kaçmasından sonra derhal azılı bir hürriyet taraftarı kesilmiş, Sadiye’yi değilse bile bütün şehri kandırmayı başarmıştır. Tartıştıkları bir gün bardağın iyice taştığı sırada kocasının ağzından çıkan boş ol cümlesi Sadiye’nin kurtuluşu olur. Hemen evi terkeder.

Bundan sonraki mektuplarda Nüzhet’in  Sadiye’yi eski aşkı ağabeyiyle evlendirme çabasını görürüz. Ağabey, Sadiye’yi bir zamanlar reddetmiş olduğuna pişmandır. Onun hakkında yanıldığını itiraf eder. Romanda duygusal ilişkileri bile devrin siyasî ortamıyla ilişkilendirme çabası ilginçtir.  Şöyle diyor: O zaman “devr-i istibdada yakışacak surette anîfâne bir cevab-ı redde bulundum. Kusur etmişim. Şimdi devre-i inkılâba girdik. İkimiz de hürüz. Ben hatâmı tamire amâdeyim”(s.49). Nitekim aynı söylem Nüzhet’in ve Sadiye’nin mektuplarında da tekrarlanır. Nüzhet, arkadaşını ikna etmek için, “madem ki bir devre-i inkılâbdayız, madem ki hiç hayal ve hatıra gelmeyen bu kadar şeyler değişti ve sen de suret-i hayatını değiştirdin, kardeşimin senin hakkındaki hissiyatının da değişmiş olabilmesine ihtimal veremez misin? (s.49)derken, evlilik teklifini kabul eden Sadiye de inkılâp ile özel hayatları arasında bağ kurduğu şu cümleyle bitirir romanı: “Hatırat-ı maziyeyi unuttum. Şu devre-i inkılâbın bu kadarcık bir tebdil-i hissiyatı da bize nasib olsun”(s.51).

Acemice yazılmış küçük bir roman olan ve tür açısından sadece tarihî bir önem taşıyan Kadınlar Arasında, Meşrutiyet’in ilk günlerindeki iyimserliği yansıtan romanların ilk örneğidir. Özellikle 31 Mart olayından sonra gücünü giderek arttıran İttihat ve Terakki partisinin baskıcı yönetimi, dönemi işleyen romanların iyimser bakışını değiştirir. Meşrutiyet’in vaadlerini gerçekleştirmedikleri ve öncekinden daha baskıcı bir idare kurdukları ithamıyla eleştirilen İttihatçıların on yıllık iktidar dönemi Türk romanlarında geniş bir şekilde işlenmiştir. Öyle ki, bu ilk örnekler bir yana, “Türk romanında II. Meşrutiyet” temalı bir okuma, daha çok İttihat ve Terakki iktidarına yönelmiş eleştireleri ortaya çıkarır.

*Saffet Nezihi, Kadınlar Arasında-resimli roman-, Matbaa-i Hayriye, İstanbul , Mart 1325 (1909), 51s.

Handan İnci, Türk Edebiyatı (II. Meşrutiyet dosyası), sayı 417, Temmuz 2008, s.46-50.

 

 

Reklamlar

Ah, Şöyle İyi Bir Ahmet Midhat Biyografisi…

0000000433359-1

Rüyasını gördüğüm  kitaplardan biridir dört başı mamur bir Ahmet Midhat Efendi biyografisi. Ama öyle ansiklopedik bilgi sunan kuru bir çalışma değil istediğim. Hem en ayrıntılı bilgiye kadar bu mucizevi hayatın köşe bucağını tanıtacak hem de roman okurcasına keyif verecek… Hani, Ahmet Midhat’ın romanlarıni kaleme alırken niyetlendiği gibi.

Bu biyografi aslında Ahmet Midhat’ın da değil, bütün bir Osmanlı modernleşmesinin biyografisi olacaktır. Ahmet Midhat, bir merkez kuvvet gibi Osmanlı modernleşmesine ait ne varsa etrafında toplamıştır. Bir Ahmet Midhat biyografisi yazmak demek, eğitim/öğretim kurumlarıyla, matbaacılık tarihiyle, aile yapısıyla, kadın hayatındaki dönüşümleriyle, Batılılaşma eksenininde yeni bir yola giren edebiyatıyla, özellikle roman türünün başlama ve gelişmesiyle, Osmanlı’da çocuk olmaktan, ticaret hayatına kadar bütün bir 19. yüzyıl modernleşmesini yazmak demektir.

İşte bu yüzdendir ki “şöyle iyi bir Ahmet Midhat biyografisi” çıkarmak ortaya, imkânsız görünmese de, ha deyince olacak iş değildir. Neden mi? Birkaçını sıralayalım:

Bu çok uzun, meşakkatli çalışmayı göze alacak olan, 1860 sonlarından başlayarak Bağdat’tan Tuna’ya Ahmet Midhat’ın kalem oynattığı bütün dergi ve gazete koleksiyonlarını elden geçirmelidir, bir.

Çeşitli devlet memurlukları da yapmış yazarın OsmanlıArşivi’nde nesi var nesi yok ortaya çıkarıp incelemelidir, iki.

Osmanlı edebiyatını özellikle 1860’lardan itibaren çok iyi bilmeli, bu dönemin  literatürüne hakim olmalıdır, üç.

Sadece bir edebiyat tarihçisi olarak değil, bir “kültür tarihçisi” olarak hareket etmeli; ekonomiden, İslam tarihine, 19. yüzyıl İstanbul’unun köşe bucağından, modernleşme eşiğinde kadın meselelerine, Osmanlının yakın dönem siyasi yapısından özellikle eğitim/öğretim kurumlarındaki dönüşümlere kadar birçok kültürel/sosyal/siyasi alana girebilmelidir, dört.

Çağdaşlarının 40 beygir kuvvetinde yazı makinasına benzettiği Ahmet Midhat’ın elinden çıkmış binlerce sayfalık yazıyı okumalı, değerlendirmelidir, beş.

Diyelim ki hepsini göze aldınız, bu da yetmez. Bir de talihin size yardım etmesi gerek. Kütüphanede koleksiyonlar elinize eksiksiz ulaşacak, vesikalar firesiz bulunacak… Evet, imkânsız değil, ama tam anlamıyla bir “adanma” işi…

Belki de bu yüzden Ahmet Midhat’ın biyografisi bir türlü yazılamıyor, onun kültürümüz, edebiyatımız için ne denli önemli ve değerli bir figür olduğunu bilenler, bu biyografiyi hep özlemle ve geleceğe ötelenmiş bir temenni olarak anıyorlar. Oysa Ahmet Midhat’ın hayatını, şöyle adam akıllı bir biyografiyle ortaya çıkarabilirsek bir gün, bakın neler dökülecek önümüze:

Kafkas Göçmenleri..

Biyografik romanımız, 1829’da Rus işgali yüzünden Kafkaslardan Anadolu’ya göç eden bir kadının dramınıyla başlar.  Gözü yaşlı kadın, dört yaşındaki oğlu ve onları korumakla görevli kahyalarıyla birlikte göç kervanında yol almaktadır. Bir daha hiç göremeyeceği kocası savaşmak için cephede kalmıştır, üstelik hamiledir. Zorlu yolculuk İstanbul’da, Tophane’de son bulacak, iki katlı eski bir eve yerleşen Nesime Hanım, bir süre yaptığı elişlerini çarşı pazarda kahya Süleyman Efendi’ye sattırarak geçinecektir. Kocasından uzun süre haber çıkmayınca öldüğüne kanaat getiren konu komşu Naime Hanım’ı kahya Süleyman’la evlendirmeyi uygun bulacak ve  Ahmet, 1844 yılında bu evliliğin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelecektir.

Hayat, daha ilk cümlesinde bir roman gibi başlamıştır.

İlk Ocak: Çarşı

İkinci sahne 1850’lerin başına açılır… İstanbul’da yoksul bir ailenin geçim sıkıntısı, anne-baba kardeş ilişkileri, mahalle hayatı… Tophane’nin Karabaş mahallesinde konu komşuyu yaramazlıklarıyla illallah dedirten haşarı bir oğlan… Şikâyetlerden bunalan  babası, haylazlıktan kurtulsun diye Ahmet’i Mısır Çarşısı’nda bir aktara çırak verir. Her sabah öfkeli bir küçük çocuk, karnı aç, yalın ayak Köprü’den çarşıya yürümektedir… 19. yüzyıl ortasında, Osmanlı esnaf dünyasındayız. Tanpınar’ın deyimiyle, uzun yazı hayatında “esnaf”lıktan hiç kopmayacak, Orhan Okay’ın benzetmesiyle “entelektüelliğinde bile esnaf” kalacak olan Ahmet, yetişeceği ilk ocağı bulmuştur.

Şühpesiz o dönemlerde çarşıda birçok çırak vardır, ancak Ahmet’in, onu giderek Osmanlı edebiyatının en önemli figürlerinden biri haline getirecek olan “kendini yetiştirme” bilinci, yoksa içgüdüsü mü demeli, öyle kolay kolay bulunacak cevherlerden değildir. Dükkanın önünü temizleme karşılığında komşu esnaftan okuma-yazma öğrenen, kazancını Galata’da da bir frenkten Fransızca ders almak için harcayan, yıllar sonra çevireceği bir kitabın adıyla söylersek, “Bir Fakir Delikanlının Hikâyesi”dir bu. Okumaya, öğrenmeye karşı dinmeyen bir iştah… Kendini yoktan var etme savaşında çıkış yolunu bulmuştur.

Bu noktada biyografimize, Ahmet Midhat’ın hayatı boyunca en temel mesele olarak üzerinde duracağı eğitim/öğretim girecektir. Okumanın, çalışmanın, bilginin mucizevi etkisini önce kendi hayatında şahsi bir tecrübe olarak edinecek, ardından romanlarında ibret dersi vermek için bol bol örnekleyecektir Ahmet Midhat.

  Balkanlarda Esen Gençlik Rüzgârı…

Sonraki durağımız Balkanlar ve Osmanlı memuriyet hayatıdır. Babanın ölümünden sonra aile, 1857’de Vidin’de memur olan üvey ağabeyi Hafız İbrahim Ağa’nın yanına taşınır. Böylece hem coğrafya değişir, hem sosyal yapı. Ahmet burada okulla tanışır. Önce sıbyan, ardından birincilikle bitirdiği rüşdiye… Midhat Paşa Niş valisi olunca İbrahim Ağa’yı da yanına alır. Zeki, meraklı bir çocuk olan Ahmet burada ona kendi adını verecek olan Midhat Paşa’nın dikkatini çeker, himayesine girer. Böylece Osmanlı’da yetişmenin ilginç yollarından birine şahit oluruz.  Liyakate değer veren, zeki çocukları koruyan ve kollayan, ancak ne yazık ki kişisel dikkate bağlı olduğu için bir “şans”a dönüşebilen yetişme yollarından biridir bu. Tabii bu sırada, yakın dönem Osmanlı siyasetinin en ilgi çekici isimlerinden olan Midhat Paşa da girecektir biyografiye.

Midhat Paşa’nın himayesinde tahsilini tamamlayan ve vilayet merkezi Rusçuk’da memuriyete başlayan genç Ahmet Midhat’ın hayatına bu defa çapkınlıklar ve gönül maceraları eklenecektir. Daha sonra bazı örneklerini romanlarında göreceğimiz bu gençlik serüvenleriyle biyografimizin bir Ahmet Midhat romanı tadı alması kaçınılmazdır artık.

Bir süre sonra Ahmet Midhat, Alman mühendislere tercümanlık yapmak üzere ağabeyiyle birlikte Sofya’ya gönderilir. Burada Rusçuk’dan daha serbest bir ortamla karşılaşmış, kendi ifadesiyle bir “çılgın genç” olarak derhal ortama uymakta kusur etmemiştir. “Sefahat” hayatı annesini, özellikle ağbeyini üzmeye başlayınca evlenmeye zorlanır. Neyse ki en azından eşini seçme özgürlüğü elinden alınmamıştır. Bu yeni düzen önceleri hoşuna gidese de çok geçmeden  yine o “perişanî” hayata bırakır kendini. “Ahmet Midhat romanı”, ihmal ettiği evliliği, aile kavgaları ve  Menfa adlı anı kitabında tatlı tatlı anlattığı, o hiç inandırıcı olmayan intihar teşebbüsüyle doludizgin sürmektedir.

Yeniden Rusçukta’yız. Burada tanıdığı bazı insanlar Ahmet Midhat’ı Batı kültürüne açacaktır. Evlerine girip çıktığı modern aileler, onda Batılı yaşama biçimlerine karşı ilgi uyandırır. Özellikle Şakir Bey ve Bükreşli eşinin, keman çalınan, tiyatro oyunları yazılıp okunan, geniş kütüphaneli evi, hayatan beklentisini şekillendirecek kadar etkileyecektir Ahmet Midhat’ı. Bu kütüphanede eline geçen bir Moliere kitabını hevesle çevirmeye koyulur. Bir yandan da Tuna gazetesine yazılar yazmaktadır. Ahmet Midhat’ın bir “koca muharrir”e dönüşmesinin ilk kıpırtılarını gördüğümüz yerdir burası.

 Bağdat Yollarında…

Derken imparatorluğun en Batısından en doğusuna geçiyoruz. Ahmet Midhat, Bağdat valiliğine atanan Midhat Paşa’nın ekibiyle yoldadır. Görevi bölgede bir matbaa kurmak ve gazete çıkarmaktır. Önce deniz, sonra kara yoluyla devam eden bu meşakkatli seyahat, yol arkadaşları ve konaklamalarla ilginç bir yol hikayesi ekleyecektir biyografiye.

Bağdat hayatı bize sadece Ahmet Midhat’ı değil, Osmanlı toplumunun değişik aydın tiplerini vermesiyle de önemli bir  bölüm olacaktır.  Özellikle Batıda yetişmenin sağladığı bilgi üstünlüğüyle Ahmet Midhat’ı her fikir tartışmalasında yenen, böylece onu öfkeden deliye çeviren Osman Hamdi üzerinde durulacaktır.

Osman Hamdi’nin Ahmet Midhat’ın yetişmesinde çok olumlu bir etkisi olduğunu söylemeliyiz. İstekli, zeki ancak bilgisiz, birikimsiz bulduğu bu gence, Avrupa’dan getirtip okuması için bir kitap listesi hazırlamıştır. Ahmet Midhat anılarında Osman Hamdi’yle tartışmalarını uzun uzadıya anlatmasına rağmen ne yazık ki listedeki kitaplardan söz etmez. Buna rağmen hiç şüphe yok ki, Ahmet Midhat ile Osman Hamdi arasındaki bu fikir tartışmaları biyografik romanımızın en çarpıcı sayfaları olacaktır.

Bağdat günlerinde, üzerinde Osman Hamdi kadar etkili olacak ancak onun tam zıddı biriyle daha tanışacaktır Ahmet Midhat. Hapisten kurtardığı bir “meczub” olan Can Muattar, neredeyse bütün dinlere girip çıkmış, sonunda İslamiyet’te karar kılmış ilginç bir Doğulu bilgedir. Ahmet Midhat anılarında Can Muattar’ın dersleri sayesinde çok eksik olan din kültürünün nasıl geliştiğini minnet duygularıyla anlatır. Biyografik romanımızın mistik bir havaya bürüneceği bu bölüme sağlam bir din bilgisinin eşlik etmesi gerekecektir.

Ahmet Midhat, Bağdat’taki bekâr evinde üç arkadaşıyla birlikte kalmaktadır. Evde bol bol kitap okunur, piyano çalınır, hattâ fotograf çekilip banyo edilir. Böylece modern hayatın çeşitli yönleri imparatorluğun en doğusunda bile Ahmet Midhat’ın gündelik hayatına karışmaktadır. Ahmet Midhat, paylaşma heyecanıyla dolduğu bilgilerle donanmakta, kendini yazıya hazırlanmaktadır.

Bağdat, bu yönüyle bir “koza-mekân” olarak Ahmet Midhat biyografisinin en dikkate değer bölümü olacaktır. Bir yandan okuduklarından ve tanıştığı kişilerden edindiği bilgilerle durmadan kendini geliştirmeye çabalayan bir genç, öte yandan bunları kitaba dökmek için sabırsızlanan, yavaş yavaş kalem denemelerine girişen bir yazar adayı vardır şimdi önümüzde. İstanbul’dan getirdiği baskı aletleriyle hemen bir matbaa kurmuş, gazeteyi neredeyse tek başına çıkarmaya başlamıştır. Okumak, yazmak ve basmak… Ahmet Midhat artık yolunu çizmiş görünmektedir.

“İstanbul’da Bir Donkişot”

İlk okullar için hazırladığı Hâce-i Evvel adlı ders kitabının, Maarif Nezareti’nin yeni metodları teşvik amacıyla açtığı yarışmada beğenilmesi fitilin ateşlenmesidir diyebiliriz. Ahmet Midhat, bu başarının yarattığı özgüven sayesinde artık sadece kalemiyle geçinebileceğine inanmış,  Midhat Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen istifasını verip İstanbul’a gelmiştir. Bütün hayali, ağabeyi ölünce bütün geçim yükü üstüne kalan kalabalık ailesini sadece kalem gücüyle geçindirebilmektir. Hem yalnız ders kitabı yazmak da değildir amacı, daha ‘çılgınca’dır: Osmanlı topraklarında yeni yeni tanınan roman türünde kitaplar yayımlayacak,  Bağdat’ta başladığı Kıssadan Hisse ve Letâif-i Rivayat serisiyle toplumu bu tür kitaplara alıştıracaktır.

Böylece, Ahmet Midhat’ın İstanbul’da yazar olarak tutunma savaşı başlar. Evde bir matbaa kurulmuş, aile bireylerini matbaa işçisi gibi işe koşmuştur. İşte tam da burada, Tanpınar’ın ailece hasat kaldırmaya benzettiği bu sahnelerde, biyografimiz bir ‘Ahmet Midhat romanı’ kıvamına bürünecektir. Şöyle bir göz önüne getirin: El yordamıyla tanımaya çalıştığı, Türkçede ilk örneklerini karaladığı bir türün ürünlerini derme-çatma bir matbaada bastıktan sonra ailesiyle ciltleyen ve kendi eliyle tomar tomar tütüncü dükkânlarına dağıtılan yazar, ‘var olmayan’ okurunu aranmaktadır… Bu sahneleri kaleme getirmek de artık sadece biyografi yazarının değil, bir romancının harcıdır. Bu bölümde söz, İstanbul’un henüz tanıştığı yeni bir kurgu türünün serüvenine gelecek ve roman, Ahmet Midhat’ın yanıbaşında kendi hikâyesini de anlatmaya başlayacaktır…

Ahmet Midhat’ın roman yazarak geçinememesi tabii hiç şaşırtıcı olmayacaktır bizim için. İstemeye istemeye gazete ve dergilerde çalışmaya başlayınca biyografik romanımız da önemli bir konuya demir atacaktır: Türk edebiyatında gazete ve dergilerin yeri ve rolü…

Bu gazete ve dergilerde tartışılan meseleler, özellikle Yeni Osmanlılar’ın 1870 sonrasında İstanbul’da oluşturduğu elektrikli hava biyografimize de hız katacaktır. Ahmet Midhat’ın İstanbul’daki ilk iki yılı, imparatorluğun en hareketli yıllarındandır. Avrupa’ya kaçmış olan Namık Kemal dönmüş, arkadaşlarıyla yeni bir gazetenin hazırlığına girişmiştir.

Ahmet Midhat günden güne geliştireceği matbaasında bir yandan piyasaya iş yapmakta, bir yandan da kendi kitaplarını ve daha ilk sayılarında sansür kurbanı olan gazete ve dergilerini basmaktadır. İbret’teki muhalif yazılarıyla yeniden parlamaya başladığı günlerde Namık Kemal’le tanışır. Mizacına ve amacına hiç uymadığı halde Namık Kemal’in ve Yeni Osmanlıların yarattığı bu elektrikli havanın etkisiyle olacak, Ahmet Midhat da suya sabuna dokunan yazılar kaleme almaya başlar. Namık Kemal’in Beylerbeyi’ndeki evinde sabahlara kadar süren fikir tartışmalarına girişirler. Tanpınar, “birisi ferdi hayatı ve iktisadi inkişafı esas olarak almış görünen, öbürü bütün davaların hallini bir rejim meselesi gibi gören” bu iki aydın arasındaki anlaşmazlığın, dönemin en dikkate değer olaylarından olduğunu söyler. Namık Kemal ile Ahmet Midhat’ın karşı karşıya geldiği ve uzun uzun tartıştığı bu sayfaların ilgiyle okunacağına hiç şüphe yok.

Sürgünde…

Derken, ateşle oynamanın, (ona göre olsa olsa Namık Kemal ile arkadaşlığının, Tanpınar’a göre elbette gazete yazılarındaki netameli konuların) ceremesi olarak Ahmet Midhat’a da pek çok çağdaşı gibi sürgün yolu açılır. Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Menapirzâde Nuri ve Hakkı Bey’lerle birlikte, “muzır neşriyat” gerekçesiyle tutuklanır ve Rodos’a sürülür.

Bu ikinci deniz yolculuğu, sebebine ve yol arkadaşlarına bakılınca ilkinden daha heyecan verici olacaktır Ahmet Midhat için. Bizim için asıl heyecan verici olansa sürgünlerin bu yolculuğu ayrı ayrı dikkatlerle yazıya dökmesidir. İkisi yazar, biri yayıncı beş “menfi”nin kalemden aktarılan bir sürgün hikâyesi biyografi için gerçekten müthiş bir malzemedir: Tutuklanmalar, Büyük Hapishane’de geçen bir-iki gün, yürüyerek konvoy halinde Sirkeci’ye inişleri, gemi yolculuğu, sürgün yerlerinde ilk günler….

Biyografi yazarımızının işi buraya kadar nisbeten daha kolaydır, diyebiliriz. Ahmet Midhat, üç yıl iki ay devam eden sürgün yıllarını anlatmak için kaleme aldığı Menfa adlı anılarını çocukluğundan alıp bu noktaya kadar getirmiştir. Her anı kitabını şüpheli kılan “öznel bakış açısı” bir yana bırakırsak, yazar elinden biyografına verilen bu destek gerçekten de çok değerlidir. Menfa’nın bu dönemde türünün ilk örneği  olması kaynağın önemini  daha da arttırır üstelik.

Bu aşamadan sonra biyografi Osmanlı siyasetindeki gelişmelerle atbaşı ilerleyecektir: Abdülaziz’in halli, V. Murat meselesi, II. Abdülhamid’in tahta çıkma macerası, sürgünlerin dönüşü, Kanun-i Esâsî çalışmaları, düşünce farklarının iyice belirginleştiği tartışmalar sürerken sarayın dizginleri ele alması,  kapıda bekleyen savaş, Yıldız mahkemesi, yeni sürgünler…

Ancak bu defa Ahmet Midhat İstanbul’da kalmayı başarır. Devam eden günlerde yeni padişahı kollayacak şekilde düzenlenmiş bir ısmarlama tarih kitabı dahi (Üss-i İnkılâp) kaleme alacaktır. Kimilerinin “ihanet” kimilerinin “özüne dönüş” olarak göreceği, ancak dedikodusu, en azından Namık Kemal üzerindeki olumsuz etkisi, sürüp gidecek bir kopuştur bu. Tanpınar’ın zalim imasına bakılırsa, Üss-i İnkılâp’tan ve Midhat Paşa’nın sürgüne gönderildiği mahkemedeki şahitliğinden sonra Ahmet Midhat’ın hayatı “gittikçe artan bir refahın” hikâyesi olacaktır. İşte yakın dönemin gölgelerine ışık düşürmek için bir fırsat daha. Sahi, Tanpınar Ahmet Midhat’ı bu kadar hırpalamakta haklı mıdır?

Yüksel ki Yerin Bu Yer Değildir…

 Görülen odur ki, Ahmet Midhat bundan sonra yüksek memuriyetlere atanacak, Tercüman-ı Hakikat gazetesini kurarak dönemin önde gelen edebiyat otoritelerinden biri olacak, kısacası çok çalışmasının karşılığını maddî, manevî devşirecektir.

Bu manzara, özellikle her fırsatta dile getirdiği Sultan II. Abdülhamid hayranlığı, sonraki neslin bazı edebiyatçılarında Ahmet Midhat’a karşı bir antipati uyandırır. Oysa, toplumu yazı/edebiyat yoluyla eğitmek misyonunu üstlenmiş olan Ahmet Midhat,  belki de  onun maarif alanındaki icraatında idealine uygun bir lider bulmuştu, o kadar.

Evet, 1876 sonrası taşlar biraz oturduktan sonra Ahmet Midhat’ın asıl konuşmak istediği konulara gelir sıra: bireye, çocuğa, kadına, eve, şehre ve edebiyata… Böylece, Beykoz’daki yalısından, mahallesinden, vapur yolculuklarından, eğlence yerlerinden, Beyoğlu sokaklarından… gözlediklerini, çocukken dinlediği halk hikâyeleri ve Fransız romancılarından okuduklarıyla harmanlayıp peşpeşe romanlar yazmaya başlar. Bir yandan giderek kıvam kazanan bir roman okuru oluşturmakta, bir yandan  da adeta bir edebiyat okulu gibi işlettiği Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle dönemin edebiyatına yön vermektedir. Bu bölümde Ahmet Midhat’ın çalışma gayretinin uzanabildiği her alanda gerçekleştirdiği ‘ilk’ler teker tek  göz önüne serilecektir.

1870 başlarında İstanbul’da henüz var olmayan bir roman okuru için yola çıkan, bulamayınca yaratmak için donkişotça yazıp duran Ahmet Midhat, yirmi beş yıl boyunca yayımladığı ciltler dolusu romanla türü adeta tek başına inşa etmiştir.

Yıllar geçer… Onun işe giriştiği günlerde doğan, yazdıklarını okuyarak beslenen, Ahmet Midhat’ın kendi edebiyatı için kullandığı metaforla söylesek, “ekmek” yiyerek büyüyen neslin zevki değişmiş, edebiyat yeni bir döneme girmiştir. Genç okurlar artık “pasta”nın peşindedir. Sahnede, bir zamanlar tutkuyla okudukları Ahmet Midhat’ın en sıkı muhalifleri olan Servet-i Fünuncular vardır.

Şimdi biyografik romanımız bir edebiyat tarihi gibi ilerlemektedir. Ahmet Midhat’ı yazmak demek, Namık Kemal’den Halide Edib’e kadar çok önemli onlarca yazarımızdan da bazen tam merkeze oturtarak, bazen dokunup geçerek söz etmek demektir. Bunlar içinde özellikle kadın yazarların ayrı bir yeri olacaktır. Çalışan, okuyan kendi ayakları üzerinde duran kadınlara sadece romanlarında yer vermekle kalmamış, edebiyat hayatında da kadın yazarların tutunması için ciddi bir çaba harcamıştır Ahmet Midhat. ‘Manevi kızım’ dediği ilk kadın romancılarımızdan  Fatma Aliye bunların başında gelir. Halide Edib hakkındaki ilk yazı bile onun elinden çıkmıştır. Nigâr Hanım, Fitnat Hanım, Gülnar Hanım… Kısacası kadınlarla olan ilişkileri için duruma göre hâmi, yakın arkadaş, dost ve kimi zaman maşuk olarak biyografisinde kayda değer bir bölüm ayrılacaktır.

1890’ların başları… Servet-i Fünun edebiyatı sırasında yaşanan tartışmalar, II. Abdülhamid döneminin sıkıntıları, Jön Türk’lerin giderek kesifleşen faaliyetleri ve Paris’e kaçmış edebiyatçılar fondadır. Merkezde ise bir “koca muharrir”in genç edebiyatçılarla kavgası vardır. Her zaman yeniliklere açık bir kafası olan Ahmet Midhat’ın Servet-i Fünunculara verip veriştirmesinde, ‘mevzi kaybı’nın yarattığı bir can sıkıntısı da yok mudur acaba? Halid Ziya ile Ahmet Midhat arasında çıkan roman tartışması işte bu noktada biyografide çok önemli bir bölümü oluşturacak ve romanımızdaki ilk baba-oğul kavgası olarak türün en büyük kopuşunu vurgulayacaktır.

Biyografinin sonlarına yaklaşıyoruz. Servet-i Fünun kuşağı da edebiyat tarihine izini bırakıp çekildinde II Abdülhamid iktidarı sallanmaya başlamıştır. II. Meşrutiyet, 31 Mart Vak’ası… İmparatorlukta sonun başlangıcı olacak yeni bir döneme girilir.  Biyografik roman, bu son durakta biraz buruk, hattâ acı bir tad alacaktır. Yeni dönemde tutunma çabası Ahmet Midhat’a övgü dolu bir Jön Türk romanı dahi kaleme aldırmıştır ama inandırıcılıktan uzak bu girişim işe yaramaz. Dönemin dergilerini dolduran karikatürlerin de anlattığı gibi, piyasa kendi değerlerine göre “eskimiş” olana rağbet etmez.

Romanların son sahneleri her zaman önemlidir; metnin anlamı çoğu kez bu sahnenin sırtına yüklenir. Ahmet Midhat romanının sonu da adeta yazarı tarafından kurgulanmış gibi, bütün hayat hikâyesini taçlandıracak bir perdeyle kapanır.  Ölüm bu eğitim-öğretim mistiğini,  bir okulda, yoksul çocuklara parasız ders verirken bulur. “Hâce-i Evvel” olarak başladığı hayatını Dârülfünûn hocalığı ile noktalasa da o, kendi doğrularıyla yönlendirmek istediği bir toplumun (okurlarının), kendi kabiliyetleriyle şekil vermek istediği bir türün (romanın) “ilk öğretmen”i olarak, ayrılır sahneden.

Tabii sadece ana hatlarıyla çizilen bu biyorafik romana, kimi okuru gülmekten kırıp geçirecek, kimi uzun uzun düşündürtecek nice ayrıntı, nice hoş anekdot da eklenecektir: Muallim Naciler, Beşir Fuadlar, Lastik Saidler, Rodos’taki hücresini, Beykoz’da evini okula çeviren öğrenciler, iki karılı, on çocuklu aile ortamının yarattığı görüntüler, Müsteşrikler Konrgresi’nin delegesi olarak Avrupa’da yaşadıkları….

Hülasa, yetmiş yıla sığmış bu hayat içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi bütün toplumsal meseleleri, siyasi gerilimleri, sosyal dönüşümleri günlük hayatın renkleriyle birlikte tatlı tatlı anlatılacak, adeta bir roman gibi kurgulanacaktır.

Söyleyin, böyle bir  biyografi heyecanla beklenmez de ne yapılır?

 

Kaynaklar:

Ahmet Midhat, Menfa (Hazırlayan: Handan İnci),  Yayınları, 2002; 2.bsk: Kapı Yayınları, 2013.
A.H.Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, YKY, 2006.
Bir Jübilenin İntıbaları / Ahmet Midhat’ı Anıyoruz (Hazırlayan: Hakkı Tarık Us),
“Orhan Okay ile Ahmet Midhat Üzerine”, Tarih ve Toplum, sayı:203, Kasım 2000.
Handan İnci, “Bir Sürgünün Beş Hikâyesi”, Kitap-lık, sayı:34, Güz 1998, s.194-203.

 

Türk Edebiyatı, (Başkasının Hayatı-biyografi özel sayısı),sayı 437, Şubat 2010

 

 

 

 

 

Orhan Pamuk’tan “Farklı” Bir Roman: Kırmızı Saçlı Kadın

 Her birini iyi edebiyatın tadını çıkararak okusam da bazılarını daha çok sevdiğim romanlarına geçtiğimiz günlerde bir yenisini ekledi Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın. Kitabı yayımlayacağı tarihi bir yıl kadar önce basılan Kafamda Bir Tuhaflık için yaptığı söyleşilerinde bildirmişti. Bu nedenle kimsenin “Bu kadar kısa zamanda yeni bir roman mı?” diye şaşırmasına gerek yoktu Şimdi de bir sonraki romanının tarihini veriyor bize: 2017 sonbaharı. Pamuk’un bir yazar olarak işini bu kadar planlı, programlı yürütmesi hayranlık uyandırıyor. Son romanında anlattığı kuyucu gibi, o da toprağını ustalıkla derinleştiriyor. Konuları farklı olduğu halde ortak temalarla birleştirdiği romanlarından  büyük bir yapı inşa ediyor. Başka bir ifadeyle, yazarın arkasında usta bir zenaatkar da çalışıyor. Bugüne kadar, “saf ve düşünceli romancı”yı her zaman ince bir dengede tutmayı başardı Orhan Pamuk. Metnin arkasına çelik bir konstrüksiyon gibi yığdığı bilgi ve araştırmanın, edebiyatın hassas perisini uçurmamasına özen gösterdi. Hem etkileyici anlatımıyla yoğun edebi tadlar yaşattı bize, hem de arka plandaki çalışma ve bilgi zenginliğiyle şaşırttı. İşte bu hassas denge, son romanında ikincisi lehine biraz bozulmuş gibi.  Pamuk’un  daima geride tutmaya özen gösterdiği araştırma ve düşünce yığını Kırmızı Saçlı Kadın’da epece öne geçmiş görünüyor. Kendisi de bu romanı “felsefi roman” olarak sundu okura.

Orhan Pamuk, otuz yıldır biriktirdiği malzemesini on dört ay önce kurgulamaya başladığında kısa bir roman yazmak amacıyla çıkmış yola. Kitabın ilk dikkate çarpan yönü kısalığı. Ancak Beyaz Kale’yi hatırlatarak, bu romanın Pamuk külliyatındaki  farkının kısalığında değil, anlatım biçiminde olduğunu söyleyeceğim. Hacim bir yana, cümlelerde de kısa yazmayı tercih etmiş Pamuk. Alışık olduğumuz uzun, betimleyici dili bırakmış, işlek, kısa, bildirme cümleleri kullanmış bu defa.

Romanın merkezinde, oğulların üzerindeki baba kompleksini, Doğu ve Batı kültürlerinin kadim anlatılarından yola çıkarak yorumlama düşüncesi var. Bunun yanı sıra, 12 Eylül ve öncesine ait eleştirel dokunuşlar,  İstanbul’un çarpık kentleşmesi, bir delikanlının yaşadığı ilk aşkın ve cinsel deneyimin etkileri gibi her biri başlıbaşına önemli konulara da yer verilmiş. Bu yoğunluk, kendisine durmadan “iki yüz sayfayı aşma” telkinleri yapan yazarı hayli zorlamışa benziyor. İçindeki “öteki Orhan”ın  yazma sürecinde bu duruma sık sık isyan ettiğini hayal ettim.

Romanın bakış açısı öncekilerde olduğu gibi olayları yaşayan erkek anlatıcıya göre kurulmuş. Kitap, yine ironisini ancak romanın sonunda tattıran çarpıcı bir cümleyle açılıyor: “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.” Bu sözler, elimizde tuttuğumuz romanın anlatıcısına ait olunca daha başlar başlamaz merak duygumuzu ele geçiriyor Pamuk. Bir mühendisi yazarlığa götüren süreçte hikâyeye ne taklalar attıracağını düşünerek heyecanla sürdürüyorsunuz okumayı. Ben de öyle yaptım. Ama sayfalar ilerledikçe elimde çok farklı bir Orhan Pamuk romanı tuttuğumu da anlamıştım. Pamuk, kendisini kimi okurların gözünde “zor yazar” yapan, kimi okurlarına da edebi hazlar yaşatan tarzından epeyce uzaklaşmış görünüyor bu kitapta. Romanın kısa cümleleri bir yana, olayların hızla gelişmesi ve sonuçlanması da Pamuk’un alışageldiğimiz ağır tempolu, dolambaçlı metinlerinden çok farklı.

Pamuk çapındaki bir romancı bunu elbete planlayarak yapacağından, işin içinde bir “neden” aramaya başladım ben de. Acaba bütün bunlar, hikâyenin sonunda ortaya çıkan anlatıcının gerçek kimliğiyle açıklanabilir miydi? Roman, hapisteki bir gence kendini temize çıkarması amacıyla yazdırılmıştı. Bize anlattıkları, kendisine  aktarılan bilgiden ibaretti  ve bu durum kimi zaman özetleme tekniğiyle hızla ilerleyen metnin özellikle ikinci bölümde yoğunlaşan kuru ve didaktik üslubunu da anlaşılır kılabilirdi. Ne var ki yazarla yapılan söyleşilerden, hızlı ve kısa yazmaktaki amacının sürükleyici bir roman kurgulamak olduğunu öğrendik.

Romanın merkezinde, Doğu ve Batı toplumlarında birey olma sürecinin nasıl geliştiği sorusu var. Bunun için baba-oğul arasındaki iktidar mücadelesini anlatan iki eski  metinden (Oedipus ve Şehname) hareket etmiş Orhan Pamuk. Sanki, yazmaya başlamadan önce bu ve benzeri metinlerden, efsanelerden, bilinç altına sızmış davranış modellerinden, Freud ve Jung’un teorilerinden süzüp çıkardığı bir “fikir” oluşturmuş da diyebiliriz. Daha sonra,  Kemal Tahir’in romanlarında olduğu gibi bu fikri somutlaştıracağı bir hikâye kurgulamış. Başka bir ifadeyle, romanda sık sık sözü edildiği  gibi, hayatın toplumsal bilinçaltına sızan efsaneleri taklit ederek tekrarladığı düşüncesini yansıtabileceği kişiler yaratmış. Olaylar, tekrar tekrar anlatıldığı için  zihnimize yerleşen bu fikir kalıbının içinde rahatça akıp gidiyor. Babalar ve oğullar arasındaki iktidar savaşından söz edildikçe kitabın sonunda bu tüfeğin patlayacağından öylesine emin oluyoruz ki ortaya bir “oğul” çıktığında Cem gibi biz de fazla  şaşırmıyoruz. Kısacası, romanı kurgularken yaşantıdan çok fikirlerden yola çıkmış Orhan Pamuk. Hikâyenin akışında da yaşantıdan çok fikirlere yer vermiş. Oysa, Cem’in babasından aldığı yüzme dersi gibi, teorinin neredeyse beş duyu organını harekete geçirerek yaşantıya evrildiği bölümleri daha fazla okumak isterdim.  Romanın hızına ve kısalığına en çok hayıflanma nedenim de bu oldu.

Bildiğim kadarıyla baba-oğul arasındaki iktidar ilişkisinin kültürel bilinçaltını gösteren ve bunu metinlerarası karşılaştırma yöntemiyle ele alan bir başka romancımız yok. Bireyleşme sancıları, babalık kurumu ve iktidar, ülkemizde bu kadar sorunluyken yani Pamuk’un kalemi bu kadar derinleşmeye müsait bir toprak üzerindeyken bu konuyu daha ağır tempoda ve uzun uzadıya yazmasını isterdim.

Bir söyleşisinde, Doğu’yu ve Batı’yı simgeleyen bu iki temel anlatıyı ancak bir “Türk yazar”ın bir arada işleyebileceğini ileri sürmüş Orhan Pamuk. Gerçekten de böyle bir romanı toplumsal kültürün arketipleriyle ve eski metinlerle uğraşmayı onun gibi seven bir yazar kaleme alabilirdi ancak. Romancının toplum adına aradığı bir hakikat varsa, oradadır çünkü. Edebiyatçının doğrudan doğruya gündelik siyasetle uğraşması şart değildir. Yazarlar, evrensel veya yerel temaları derinlemesine işleyerek hayatımızdaki sorunlara daha anlamlı yorumlar getirebilirler. Nitekim, sınırlandırılmış da olsa, Orhan Pamuk’un bireyleşme arzusu ile otoriteye itaat eğilimi üzerine bu kitapta söyledikleri, kültürel alt yapımızı kurcalamak isteyenlere zengin bir malzeme sunuyor. “Saf okur”u fazlaca mutlu etmese de “düşünceli okur” Kırmızı Saçlı Kadın’ın bu yönünden bolca yararlanacaktır.

Pamuk’un bir kadın karaktere bu kadar geniş ve işlevsel söz vermesi de romanı başlı başına dikkate değer kılıyor. Kitabın adını da belirleyen Gülcihan’ın, klasik tiyatrodaki koro gibi sahnenin sonunda ortaya çıkıp acı hakikati nakletmesi ve yaşananları özetlemesi, eski trajedilerin tekniğinden incelikli bir yararlanma şekli. Öyle anlaşılıyor ki, Batılı ressamlar gibi Orhan Pamuk da baba oğul arasındaki kanlı hesaplaşmayı resmetmek istememiş.

Romanda çatışma baba-oğul arasında yaşanıyor görünse de perde arkasında iktidarı elinde tutan ve olayları yönlendiren kişinin anne, yani tiyatro oyuncusu Gülcihan olduğu da söylenebilir. Babasına aşıkken (Akın) oğluyla (Cem) sevişmesi, baba-oğul  efsanesinin sonunu gayet iyi bildiği halde oğlu Enver’i planlı bir şekilde babasıyla (Cem) karşı karşıya getirmesi,  tutkuyla sevdiği oğlu hapisteyken,  gayet dişli bir şekilde miras hakkının peşine düşmesi, öte yandan sadece oğlunu “temize çıkamak” amacıyla değil, sanki kendisini de istediği gibi kurgulayabilmek için bu romanı yazdırması, erkek hikâyelerinde kadının ve annenin ne kadar güçlü bir rol oynadığına işaret ediyor.

İlk defa bu romanında okurun özdeşleşebileceği kimseye yer vermemiş Pamuk. Bir ara, sözlü kültürün soyu tükenmiş örneği gibi duran Mahmut Usta bu rolü oynayacak gibi görünse de bu ilginç kuyucunun metindeki varlığı ne yazık ki fazla sürmüyor.

Kitabın bir başka önemli teması Orhan Pamuk romanlarının vazgeçilmez unsuru haline gelen İstanbul. Özellikle son iki romanında şehirdeki çarpık yapılaşmanın izini süren Pamuk, bu sorunun arkasında Mevlüt ve akrabaları gibi (Kafamda Bir Tuhaflık) Anadolu’dan gelmiş, geçim ve eğitim sorunları olan kişiler kadar, hatta onlardan daha çok, gözlerini kazanç hırsı bürümüş, eğitimli, modern şehirlilerin olduğunu gösteriyor bize.

Sonuç olarak Kırmızı Saçlı Kadın, önemli bir konuyu ele almakla birlikte Pamuk’un romancılığında özellikle anlatım biçimi ve diliyle çok konuşulacak gibi görünüyor. Orhan Pamuk’un kendine has anlatım tarzını sergilediği, okuru zaman zaman derinlere çeken girdaplar yarattığı uzun soluklu metinlerini sevdiğim için bu yeni üslubun beni yadırgattığını söylemeliyim. Ama ne de olsa bir anlatı ustasının kalemi dolaşıyor sayfalarda. En azından, Mahmut Usta’nın çırağıyla birlikte kuyu kazdığı bölümden aldığım edebi tad avutucuydu. Üstelik, Pamuk benim alışık olduğum romanlarından farklı bir kitap yazdı diye kederlenecek de değilim. Kütüphanemde her birini ayrı ayrı sevdiğim romanları, önümde hevesle beklediğim yazacakları var… Varsın bu “kısa” ve “sürükleyici” kitaptan Pamuk’un romanlarını bitirememekten şikâyet edenler nasiplensin.

Milliyet Kitap, Şubat 2016

Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, YKY 2016, 204s.

FullSizeRender

Fotoğraf: H. İnci, Mayıs 2016

II.Meşrutiyet’i Anlatan İlk Roman: Kadınlar Arasında

 

FullSizeRender (1)Türün ilk örneklerinden başlayarak toplumsal konulara iştahla yönelmiş romancılarımızın, II. Meşrutiyet gibi Osmanlı toplumunu kökten değiştiren bir olaya ilgi göstermemesi elbette düşünülemezdi. Hem de ne ilgi… Bu elverişli malzemeyi günümüze kadar işlemekten vazgeçmedi romancılarımız. Bildiğim kadarıyla, II. Meşrutiyet’ti doğrudan konu edinen ilk roman, daha vakanın sene-i devriyesi dolmamışken yayımlanan Kadınlar Arasında[1] adlı kitaptır. Romanı ilginç kılan sadece bu konudaki aculiyeti değil, aynı zamanda seçtiği “anlatıcılar”ın  kimliğidir. Henüz dumanı tüten bir olayı bu kadar erken tarihte romana taşıma cesareti gösteren Saffet Nezihi[2], romanda anlatıcı rolünü  iki kadına vermiştir.  Romanda Kanûn-ı Esâsî’nin ilanıyla birlikte İstanbul ve Adana’da yaşananlar, birbirleriyle mektuplaşan iki genç kadının gözünden aktarılır. 1909 Mart’ında basılan bu küçük romanın hoş bir ayrıntısı da ressam Sami ve Fahri beylerin o günlerin atmosferini yansıtan resimleridir.

İstanbul’dan Nüzhet’in, Adana’dan Sadiye’nin gönderdiği on bir mektuptan oluşan romanda, birbirine paralel gelişen iki olay vardır: Kanûn-ı Esâsî’nin yeniden ilanı ve sonrasında yaşananlar birinci düzlemi oluştururken, bu hürriyet ortamında kendi hakları ve mutlulukları üzerinde düşünmeye başlayan kadınların, birer istibdada benzettikleri evlilik ve nişanlılık bağlarından kurtulma çabaları ikinci düzlemi oluşturur. Böylece romanda II. Meşrutiyet, hem toplumsal uyanış, hem de kadınlar için bir başkaldırı fırsatı olarak işlenir.

Bâb-ı Âli caddesinde bir konakta yaşayan Nüzhet’in gözlemleri ile Adana’da yüksek bir devlet memuruyla evli olan arkadaşı Sadiye’nin aktardıkları, Kanûn-ı Esâsî’nin yeniden yürülüğe sokulduğu ilk günlerin bu şehirlerde yarattığı heyecanı yansıtma çabasıyla dikkat çeker.

Mektuplar 11 Temmuz – 21 Eylül 1324 tarihleri arasında yazılmıştır.  Nüzhet’in babası saraya ve düzene bağlıdır. Hürriyet taraftarı bir genç olan oğluyla bu konuda çatışır. Onların tartışmaları Nüzhet üzerinde “aydınlatıcı” bir rol oynar. Ağabeyinin fikirlerinden etkilenen Nüzhet, pencereden seyrettikleri ve gazetelerden okuduklarını, ağabeyinin değişik çevrelerden getirdiği havadislerle birleştirip yorumlamaya çalışır. İşin içinden çıkamadığı zamanlarda ağabeyine başvurarak onun yardımıyla karışık düşüncelerine çekidüzen verir. Gözlemlerini, duyduklarını ve düşündüklerini mektuplarla arkadaşı Sadiye’ye aktarır. Böylece  onu da etkiler ve hayatını dönüştürmesini sağlar. Tabii bu fikir tartışmaları ve zihinsel değişme süreçleri romanda çok üstünkörü bir şekilde verilmiştir.

Nüzhet, 11 Temmuz gecesi yazdığı ilk mektuba “gaflet uykusu”ndan uyanış müjdesiyle başlar:

Temmuzun  onuna kadar İstanbul’da  biz uykuda idik. Nitekim Adana’da siz de uyuyordunuz. Hâb-ı gaflet üzerimize çökmüştü.  İster istemez uyuyorduk” (s.1).

Ağabeyinin o akşam yemekte anlattıkları Nüzhet’teki uyanışın ilk belirtisidir:

Üçüncü Ordu ayaklanmış, Manastır, Selânik buhran içinde imiş. Kol ağası mıdır, binbaşı mıdır, kumandan mıdır ne olduğunu biraderim de pek iyi öğrenemediği bir zâbit askerle Resne’de dağa çıkarak hürriyet bayrağını açmış; ‘illâ Kanûn-ı Esâsî’ diyormuş. Heyet-i vükelâ şaşırmış, mabeyn halkı birbirine geçmiş” (s.1).

Baba, duyduklarına şiddetli bir tepki gösterir. Ona göre herşey kabul edilebilir ama Kanûn-i Esâsi asla. Nüzhet, henüz dile dökemediği sorularını zihninden geçirmektedir:

Yirminci asırda acaba mütemeddin bir devlet için idare-i meşrûteden başka bir çare-i selâmet var mıdır?”(s.2)

II.Meşrutiyet’i desteklemek veya karşı olmak konusunda aile içinde yaşanan çatışmalar  bu konuyu işleyen bütün romanlarda görülür. Genellikle eski yönetimin devamı olan babalar, amcalar veya yaşlı damatlar Merşutiyet’e tepki gösterirken, onların karşısında hürriyetçi fikirleriyle kızları, oğulları ve genç eşleri yer alır. Daha o gece ağabeyiyle babası arasında başlayan atışmada ağabeyinin tarafına geçen Nüzhet, duyduklarından öyle etkilenmiştir ki gece bir türlü uyuyamaz. Gözünün önünde hayaller uçuşmakta, kendisini Resne dağına, “o cibale doğru kanat açmış uçuyor” sanmaktadır.

Nüzhet’in haber alma kaynaklarından biri de gazetedir. Sabah uyanır uyanmaz ağabeyi eline İkdam’ı tutuşturur. “Dört satırlık bir ilan-ı resmî” ile Kanûn-ı Esâsî’nin ilan edildiği yazılmıştır. Gazetede okuduklarını “pek sudan”  bulan Nüzhet  gerçeği sokaklardan öğrenmek için pencereye koşar. Ancak, Bâb-ı Âli caddesinde hiç bir fevkalâdelik yoktur. Sokağın ve gazetenin cevaplayamadığı sorularını biraz sonra ağabeyinin getireceği haberler aydınlatacaktır.

Gerçi, olan bitenler, yeni dönemin heyecanıyla dolup taşan ağabeyi gibi gençleri memnun etmeyen şeylerdir. Eski yönetim hâlâ yerindedir. Ferit Paşa sadaretten düşmüş yerine İlk Meclis-i Mebusan’ın da kapanmasında rol oynayan Said Paşa getirilmiştir. Bilgisi arttıkça Nüzhet’in aklı karışmaktadır. Ağabeyi, kız kardeşinin saflığına ve şaşkınlığına güler. Ona göre, Sarayın ince hesapları niyetlerini de ortaya koymaktadır:

“-Sen gazetedeki ilanı-ı resmîyi gördün de onu hakikat mi zannettin?  Kanûn-ı Esâsî lütfen, inayeten iade edilmiş, öyle mi? Sen çocuk musun ayol. Üçüncü Ordu müttefiken kıyam  etmiş; Manastır’da, Selanik’te hürriyet ilan edilmiş. (…)‘Eğer İstanbul’da da Kanûn-ı Esâsî ilan edilmezse askerimizle, topumuzla, tüfeğimizle pây-i tahtın üzerine yürüyeceğiz’ tehdidi var  imiş(s.3-4).

Nüzhet kadar babası da şaşkınlık içindedir. Yaşlı adamın havsalasının alamayacağı şeyler yaşanmaktadır. Nüzhet konuşmak istedikçe “kadınlar bu gibi şeylere karışmaz diyerek onu başından savar. Nüzhet, “kadınlar bu mülkün eczâ-yı sekenesinden değil mi? Hukuk-ı içtimaiyeden biz nasibedâr değil miyiz?(s.4) diye içerler bu duruma. Nüzhet’te toplumsal olaylar kadar kendi konumuna karşı da bir uyanış başlamıştır. Neyse ki ağabeyi babası gibi düşünmez. O, kadınlara karşı yaklaşımıyla da yeni bir dönemin insanıdır.

Ağabeyi gibi sokağa çıkamayan Nüzhet, pencereden Bâb-ı Âli caddesini seyrederek olanları kavramaya çalışır. Romanda Nüzhet’in pencere gözlemleri önemli yer tutar. İlk gün sokaklara çıkanlar da onun gibi şaşkındır henüz: Bâb-ı Âli caddesi  kalabalıklaşıyordu. Kaldırımlar üzerinde biriken halkın çehrelerinde hep alâim-i hayret var. Belli, herkes hâb-ı gafletten uyanmış; fakat hâlâ sersem. Nedir? Ne olacak? Kimse bunu lâyıkıyla kestiremiyor.”

Nüzhet ilk mektubunu umum Osmanlıların hürriyetini tebşir eder, kadınlarımızın da bundan nasibdâr olmasını Cenab-ı Hak’tan temenni ederim(s.6) cümlesiyle bitirir. Böylece daha romanın başında Meşrutiyet’in kadın hayatını da ciddi şekilde değiştirmesi beklentisine dikkat çekilir.

Nüzhet, beş gün boyunca her gece mektup yazar.  12 Temmuz tarihli ikinci mektubuna İkdam gazetesinden derlediği havadislerle başlar. Gazeteler nihayet istediği tepkileri vermeye başlamış, sütunlar Kanûn-ı Esâsî övgüleriyle dolmuştur:

Zavallı muharririn düne kadar boğazını sansürün pençesi sıkarmış. Şimdi ondan hele kurtulmuş… Ohhh! Ohhh! Ohhh! diye feryat ediyor. Biçare sahib-i kalem. (…) Meğer biz ne kadar musibetlere, fenalıklara maruz imişiz hemşire. (…)İkdam’daki o makaleyi dikkatle okumaklığını tavsiye ederim”(s.7).

Bu makaleler Nüzhet’in yeni dönemin neler getireceğini anlama çabasında en etkili kaynak olur. Kanûn-ı Esâsî ile birlikte adalet, hürriyet ve eşitliğe kavuşacaklarını, bir Meclis’in açılacağını, halkın kendi vekillerini seçeceğini, bu Meclis’in halkın menfaatlerini kollayacağını, devlet bütçesindeki soygunlara son verileceğini hep İkdam’daki makaleler sayesinde öğrenir. Nüzhet’in anlamadığı bir şey kalmıştır şimdi: Böylesine iyi işler yapacak olan  Meclis neden otuz yıl boyunca kapatılmıştır? Yazar onun bu safiyane sorularıyla toplumun yıllar süren “gaflet uykusu”nu vurgulamak ister.

Zaman ilerledikçe gazeteler gibi sokakların tepkisi de artmaktadır. İlk şaşkınlık ve ürkeklik geçmiş, giderek cüretli bir şımarıklığa kadar varacak olan sevinç dalgası şehre yayılmaya başlamıştır:

Servet-i Fünun idarehanesi bayraklarını açmış. Kapısının önünde bir çok halk. (…) Gazetenin tekrar tab’ını bekliyorlar. Gelip geçenlerden bazısının ellerinde ufak sancaklar var. Bu gün hele çok şükür, halka eser-i faaliyet gelmiş. Çehrelerde alâmet-i beşâret mevcut. Gülüp geçenler artıyor” (s.8).

Öğlene doğru eve gelen ağabeyi, Nüzhet’in pencereden görüş alanına giremeyen yerlerdeki gelişmeleri aktarır. Nihayet “kanlar galeyana başlamış”tır. Yaşananları gelip geçecek bir hezeyan dönemi olarak gören baba yemekte oğluyla tartışır. Oysa olaylar hızla yol almaktadır. Nümayişlere Selanik’ten gelenler de katılmıştır. 13 Temmuz tarihli üçüncü mektubunda Nüzhet, Meşrutiyet’i hastayı dirilten bir seruma benzetir:

Hürriyet ‘serum’u damarlarımıza berîd-i manevî ile idhal edileli kırksekiz saat olduğu halde havf ü atâlet mikroplarını ancak yavaş yavaş öldürmeğe muvaffak oldu. Osmanlı kanındaki safiyet iade ediliyor, âsâr-ı faaliyet görünmeğe başlıyor”(s.13).

Yaşadıkları Nüzhet’i o kadar sarmıştır ki, canını sıkan nişanlılık durumunu bile unutmuştur. Daha önce hoşlanmasa bile ses çıkarmadığı bu nişana hürriyetten cesaret alarak, karşı çıkmaya kararlıdır. Ona göre nişanlısı  paşa babasının nüfuzu sayesinde daha on yedi, on sekiz  yaşlarında Şûra-yı Devlet’e alınmış, çeşitli rütbelerle taltif edilmiş, doğru dürüst bir eğitimi olmayan süslü bir bebek’tir. Nüzhet o güne kadar üzerinde düşünmediği nişanlısına artık yeni dönemin ölçütleri içinden bakmaktadır. Özellikle eski dönemdekilerin hâlâ Meclis’te tutulmasına öfke duyan ağabeyinin bu paşalar ve çocukları hakkında söylediklerinden çok etkilenir. Ağabeyi ise onun üzerinde “husule getirdiği tesirattan memnundur. Ağabeyinin konuşmaları Nüzhet’i zaten sevmediği nişanlısından iyice uzaklaştırır. Onun gibi gençlerin yeni düzende yeri yoktur. Oysa nişanlı genç de yeni düzene derhal uyum sağlamış, ‘yaşasın Kanûn-ı Esâsî’ yazılı pankartlarla Bâb-ı Âli caddesinde dolaşmaya başlamıştır. Bu riyakârlık Nüzhet’i daha da soğutur. Tek çekincesi babasına karşı isyan edecek olmasıdır.

Nüzhen 14 Temmuz tarihli dördüncü mektubunda artık dikkatini sokaklardan ve gazetelerden çok kendi istibdadına, yani nişanlılığına çevirmiştir. Babasını padişah, istemediği nişanlılık durumunu istibdad, mücadelesini ise yaşanan inkılâb ile özdeşleştirmektedir. “Bu inkılap günlerinde” o da artık uyanmıştır ve “isyana hazır”dır. Bu sırada nümayişçilerin başında gördüğü yakışıklı genç zabit de Nüzhet’in isyan duygusunu güçlendirir. Hareketleri ve nutuklarıyla kalabalığı mıknatıs gibi çeken bu çalâk gençten çok etkilenen Nüzhet, böylece züppe nişanlının karşısında ideal erkek modelini de bulmuştur.

20 Temmuz gecesi yazdığı beşinci mektubunda Nüzhet, babasına karşı verdiği hürriyet mücadelesini anlatır. Önceleri onunla yüzyüze konuşmaktan çekinmiştir. “İstibdadın tavr-ı mutlakiyetine alışmış olanlar için tarz-ı meşverete yanaşmak ne kadar güç(s.27) derken bu durum da eski yönetimin zararları hanesine kaydedilir. Meşrutiyet, baba-kız arasındaki konuşma üslubunu bile değiştirmiştir. “Madem ki şimdi bir meşveret devresindeyiz, söyle bakalım bu izdivacı niçin bozmak istiyorsun?(s.30) diye alaycı bir edayla konuşmaya başlayan babası da kızının cesaretini dönemin havasına bağlar. Nüzhet babasıyla uzun uzun konuşur ama onu etkileyemez. Zaferini eski bir yöntemle, üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesiyle kazanabilir.

Nüzhet cephesinde işler yoluna girmeye başlamıştır. Şimdi sıra, başka bir istibdad mücadelesinde, mutsuz evliliğinden kurtulma fırsatı bulan Sadiye’dedir.  Çocukluk arkadaşı Nüzhet’in ağabeyine âşık olan Sadiye birkaç yıl önce bunu dile dökmüş, karşılık bulamayınca başkasıyla evlenip Adana’ya yerleşmiştir. Ne kadar uğraşsa da soğuk ve kaba bir adam olan kocasına yakınlık duyamaz Sadiye. Böyle yaşayıp giderken Kanûn-ı Esâsî’nin ilanı hayatını değiştirir. Görevini kötüye kullanmış bir memur olan kocasını cezalandırılma korkusu sarmıştır. Sadiye, nihayet kocasıyla yüzleşme imkânı veren yeni hadiselere şükreder:

Senden aldığım mektup burada da bir hadise-i içtimaiyeye sebebiyet verdi. Hayat-ı içtimaiye-i hususiyemizde istibdad ile hürriyet yek-diğere ilan-ı harb ettiler. Şu anda münasebâtımız pek gergindir(s.35).

Sadiye’nin 21 Temmuz tarihli ilk mektubunda olayların Adana’da nasıl geliştiğini de anlatılır. Kanûn-ı Esâsî Adana’da Temmuz’un 14. günü ilan edilmiştir. Hürriyetin böyle birdenbire kabulü “memurîn-i hükümeti” dehşete düşürdüğü için önce bunun halka nasıl tebliğ edileceğine karar veremezler. Otuz senedir “zulm ü taadî altında ezilen bu zavallı halkta” böyle bir müjdenin yol açacağı buhrandan korkarlar. Bu korkuya rağmen Adana yönetimi, Kanûn-ı Esâsî’nin ilanına dair yolladığı telgrafı halka duyurmak zorunda kalır. Halk bu kanunun getirilerinden habersiz olduğu için padişaha dua edip dağılmakla yetinir. Vali ve memurlar fırtınayı atlattık diye sevinirlerken ertesi gün feveran başlar. Mektepli zabitlerlerden Kanûn-ı Esâsî’nin ne demek olduğunu öğrenen binlerce kişi “adalet isteriz” haykırışlarıyla hükümet dairesinin kapısına yığılır. Evinden çıkamaz hale gelen vali çareyi kaçmakta bulur. Mektepli zabitler halka sabır ve sükunet tavsiye ederler. Böylece Adana’da olaylar biraz yatışır. Ancak, halk ile hükümet arasındaki gerginlik ve çatışma evde, hürriyet taraftarı Sadiye ile kocası arasında da yaşanmaktadır. Aralarındaki bağ tamamen kopmuştur ama, “zulum ve istibdadı” biraz daha sürdürmek isteyen kocası boşanmaya yanaşmaz. Artık sadece “hürriyetin hayaliyle meşgul” olduğunu söyleyen Sadiye, boşanamazsa kaçacak, kendi deyimiyle isyan etmiş bir kalb-i pâkin bütün feveranına tâbi olacaktır.

Sadiye 2 Ağustos tarihinli ikinci mektubuna boşanma müjdesiyle başlar. Nihayet o da isyan etmiş, kendisini bu murdarlıklara bağlayan zincir-i istibdadı” kırmıştır. Kocası, Vali’nin kaçmasından sonra derhal azılı bir hürriyet taraftarı kesilmiş, Sadiye’yi değilse bile bütün şehri kandırmayı başarmıştır. Tartıştıkları bir gün bardağın iyice taştığı sırada kocasının ağzından çıkan boş ol cümlesi Sadiye’nin kurtuluşu olur. Evi hemen terkeder.

Bundan sonraki mektuplarda Nüzhet’in  Sadiye’yi eski aşkı ağabeyiyle evlendirme çabasını görürüz. Ağabey, Sadiye’yi bir zamanlar reddetmiş olduğuna pişmandır. Onun hakkında yanıldığını itiraf eder. Romanda duygusal ilişkileri bile devrin siyasî ortamıyla ilişkilendirme çabası ilginçtir.  O zaman devr-i istibdada yakışacak surette anîfâne bir cevab-ı redde bulundum. Kusur etmişimdiyen genç adam şöyle devam eder: Şimdi devre-i inkılâba girdik. İkimiz de hürüz. Ben hatâmı tamire amâdeyim” (s.49).

Bu söylem biçimi Nüzhet’in ve Sadiye’nin mektuplarında da tekrarlanır. Nüzhet, arkadaşını ikna etmek için, madem ki bir devre-i inkılâbdayız, madem ki hiç hayal ve hatıra gelmeyen bu kadar şeyler değişti ve sen de suret-i hayatını değiştirdin, kardeşimin senin hakkındaki hissiyatının da değişmiş olabilmesine ihtimal veremez misin?” (s.49) derken, evlilik teklifini kabul eden Sadiye de inkılâp ile özel hayatları arasında bağ kurduğu şu cümleyle bitirir romanı: Hatırat-ı maziyeyi unuttum. Şu devre-i inkılâbın bu kadarcık bir tebdil-i hissiyatı da bize nasib olsun(s.51).

Acemice yazılmış küçük bir roman olan ve tür açısından sadece tarihî bir önem taşıyan Kadınlar Arasında, Meşrutiyet’in ilk günlerindeki iyimserliği yansıtan romanların ilk örneğidir. Özellikle 31 Mart olayından sonra gücünü giderek arttıran İttihat ve Terakki partisinin baskıcı yönetimi, dönemi işleyen romanların iyimserliğini değiştirecektir. Bu tarihten sonra İttihaçılar, Meşrutiyet vaadlerini gerçekleştirmedikleri ve öncekinden daha baskıcı bir idare kurdukları ithamıyla eleştirilir. Öyle ki, bu ilk örnekler bir yana, “Türk romanında II. Meşrutiyet” temalı bir okuma, daha çok İttihat ve Terakki iktidarına yönelmiş eleştireleri ortaya çıkarır.

 

Türk Edebiyatı, sayı 417, (II. Meşrutiyet 100 Yaşında ) Temmuz 2008, s. 46-50.

 

[1] Kadınlar Arasında -resimli roman-, Matbaa-i Hayriye, İstanbul , Mart 1325 (1909), 51s.

[2] Saffet Nezihi, (1871-1939) Asıl adı Ömer Lütfi. Galatasaray Sultanisi’ni yarım bıraktı. Babasının Kapalıçarşı’daki kuyumcu dükkânında çalıştı. Bir yandan da dönemin önemli gazete ve dergilerinde hikâyeler ve romanlar yayımladı. Bunlar içinde en tanınmışı Zavallı Necdet’tir (1898). Servet-i Fünun edebiyatından etkilenen ve  zayıf kopyalarını üreten Saffet Nezihi, aşırı duygusal romanlarıyla dönemin okurları tarafından çok sevilmiştir ve geniş ün kazanmıştır. Diğer eserleri: Roman- Teehhül Aleminde (1899), Kadın Kalbi (1901), Hemzad (1902), Müsebbib (1910). Oyun- İzah ve İstizah. Gece hayatına ve eğlenceye aşırı düşkünlüğü sağlığını bozmuş, uzun süre tedavi gördüğü  Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde ölmüştür.

Romandan bazı resimler:

FullSizeRender (2) FullSizeRender FullSizeRender (1) FullSizeRender (3)

Tomris Uyar’ın Öykülerinde Yaz, Deniz, Güneş…

Untitled-7

“ Denizi öylesine severdi. Gider çakıllara uzanır, denizin yüzünde gerinir, sularda kulaç atar, kumlarda yatardı sere serpe. Yaşamak demek, yazsa denize gitmek, kışsa deniz aylarını beklemekti ona göre.”

Bilge Karasu’nun bir öyküsünde geçen bu cümleler Tomris Uyar için yazılmıştır sanki. Okurları çoktan fark etmiştir, tanıyanları yakından bilirler yaz mevsimi, güneş, deniz Tomris Uyar’ın öykülerinde ve yaşamında özel bir yer tutar. Hele deniz…  Başrolde olmadığı zaman bile bir yerden ilişiverir öyküye. Denizin Tomris Uyar öykülerinde işlevsel bir yeri var. Öykülerin anlamı, yoğunluğu, aydınlanma ânı, ya bir deniz kenarında ya da denizle ilgili bir anıyla duyumsatılır çoğu kez. Giderek yıpranan, çöken bir kıyı otelinde, sahipleri gibi çürüyen bir Boğaz yalısında, “oturmuş, sessiz dostlukları pekiştirmeye” yarayan kuytu kıyı lokantalarında dolaşan öykülerde ışıltılı yüzeyi, lodosu, deniz kabukları, renkli takaları, günbatımları, mavi sonsuzluğuyla diri bir deniz de görebilirsiniz, geçmiş yazın plaj artıklarıyla, kıyıya vuran çer çöpüyle tüketilmiş bir deniz de. İki kitabının adında, bazı öykülerin başlığında, çoğu öykünün de ana damarında yaz ve deniz akar. Füsun Akatlı’nın onun öykülerini “güneyli” olarak nitelemesi boşuna değil. Yazdan, denizden söz açmayan öyküleri bile bir “yaz duygusu” uyandırır içimizde.

Uyar’ın öykülerindeki deniz, biyografik bir izi de sürdürebilir bize. Günlüğünde anlatır, çocukluğu, gençliği “yazın, kokuları ve renkleriyle bir bütün olduğu günlerde”, Büyükdere’de geçmiştir. Sarıyerli balıkçı arkadaşlarıyla gezip tozduğu o kıyılarda işlemiştir deniz kanına. Sonraları, Boğazın salaş lokantalarında dostukları pekiştiren,  Marmara adalarında, Akdeniz kıyılarında  “tadına varılan” denizlere gelecektir sıra.

Kıyıların tadını çıkarmak için dostluklar idealdir ama, deniz içi yalnızlık ister. “Yüzmek denizin bütün gürültüleri sindiren, size tekbaşınalık duygusunu veren enginine açılmak” tır, özgürleşmektir. Güzel Yazı Defteri’nde Kenan, sudan yeni çıkmış Güzin’e “…yalnız denizdeyken kendin oluyormuşsun gibime geliyor” derken Tomris Uyar’ı düşünmeden edemeyiz, denizle, yaz mevsimiyle öylesine özdeşleşmiştir.

Yaşdeğiştirme günlerine yetiştirdiği şiirlerde Edip Cansever de Tomris Uyar’ı denizle, yazla anar: ‘Deniz üstlerinden gülücükler toplayan’, ‘gözleri haziran gibi parlayan’, ‘evinde güneşin hiç batmadığı’ bir kadın…

Denizle arası iyi olmayan bozkır çocuğu Turgut Uyar ise hem aralarındaki farkı, hem de onun deniz sevgisini bir dizesinde şöyle vurgular:

“Dağ biraz daha benden deniz her zaman senden.” 

Yaz tutkusu, içinde uzun zamanlar geçirdiği mutfağına bile yansımıştır Tomris Uyar’ın. Günlüğünden öğreniriz, yaz duygusunu kışın da diri tutmak için turuncuya boyatmıştır mutfağını, “içerde hep küçük bir yaz güneşi varmış izlenimi uyandıracak kadar” bir turuncu.

Yaz ve deniz, bir damak zevkidir aynı zamanda. Akşamüzerleri kızarmış biberlerin, patlıcanların kıyıyı tutan kokusuna, diri domateslerle hazırlanan salatalara ve şişede buğulanan rakıya payını ayırmalıdır yaz kıpırtısında. İstanbul “denizini kaybetmeden” önce:

 “O günlerde yaz sabahları, at arabalı satıcıların mahalle aralarına taşıdıkları sebze-meyve kokularıyla açılırdı. (…) Kah­valtıdan sonra gün, denizindi. (…) Akşam yemeklerinin demirbaşları: salata ile patlı­can kızartması. Salata limonlu mu sirkeli mi olacak,  patlıcan kızartması domatesli mi sarmısaklı yoğurtlu mu? Yaz, bir damak tadı da aşılıyordu. Ama asıl öğrettiği aşkın gelip geçici olabileceğiydi. İstanbul’un denizine (yoksa suyun farklılığı yüzünden denizlerine mi desem?) girenler, değişik akıntılarla savrulabileceklerini bilirler. Onların arasından, ömürboyu sürecek bir aşkı, kısa bir tatil sırasında, şatafatlı bir tatil yöresinde bulduğunu sanıp kente döndükten sonra ‘tüh, değilmiş’ diyen saflar pek çık­maz.”

 “Aşk” ve “deniz” kelimeleri yanyana geldiyse,  “Kalenin Bedenleri” öyküsündeki şu bölümü okumanın sırasıdır:

“On dört yaşından sonra tutulduklarına hep anlayış, sevecenlik ve dostlukla yaklaşmayı öğrettin kendine. Yaz geceleri, sevdiğinle sevgilisinin en az yirmi adım ötelerinde yürüyüşlere çıktın. Onlar öpüşürken bir bahçe duvarına iliştin, bekledin, yaz gecesinin, yaz göğünün tadını çıkardın. Yalnız denize gerçekten âşık olunabileceğini ve bu sevginin süreceğini düşündün, mutlu oldun.”

Yalnız denize gerçekten âşık olunabileceği…”  Yıllar geçmiştir. Deneyimlerin yanıltmadığı yazar günlüğünde bu cümleleri şöyle tamamlar: “Haklıymışım. Bugüne kadar elimde olan ya da olmayan nedenlerle, bazen bile-isteye, bazen ister-istemez aşktan (aşklardan)  kolaylıkla caydım da denize duyduğum aşk hep yerli yerinde kaldı.”

 Aslında denize değil, “su”ya tutkundur. Suların kesik olması bile “katlanılmaz bir tedirginlik”tir onun için. Şöyle diyor günlüğünde: “Kimileri bu özelliğimi burcuma, balık olmama yorabilirler. Daha iki aylıkken, sıcak suyla değil, bahçede, ılık ilkyaz güneşinde ısınmış suyla doldurulmuş küçük bir küvette yıkandığımı bilenler, değişik psikolojik yorumlar getirebilirler. Bu bilgilerden yoksun olanlar, yine de öykülerimde ve yazılarımda denizin çoğu zaman bir başkişi katına yükseldiğini farkederlerse bu eğilimimle özgürlük tutkusu arasında bir bağlantı kurmaya çalışabilirler. Bütün bu görüşlerde haklılık payı var.”

Doğrudur. Bu öykülerdeki deniz teması ile yazarın özgürlük tutkusu arasında bağ kurmak hiç de yanlış olmaz.  Ancak dahası var: Yukarıda da söylendiği gibi, deniz, yaz ve güneş, öykünün yapısında, çatışmaları, bakış açılarını ve aydınlanma anlarını yansıtan bir işlevle de taşır. Yazının devamında Uyar’ın öyküleri bu açıdan değerlendirilecektir.

Yaz biter!

Tomris Uyar’ın öykülerinde hep geçmişte kalmış bir yaz, içinde yaşama sevinciyle yüzülmüş bir deniz vardır. Bir daha aynısı yaşanamayacak, geri gelmeyecek, mutluluğa en çok yaklaşılmış anları çağırıştıran bir imgeye dönüşmüş olarak ama. Ya çevrenin, insanların yozlaşması ile yitirilmiştir “o yaz”lar, ya da “kişi” değiştiği için artık yinelenmesi olanaksızdır. Anımsamalara o günlerin sevinci ve şimdinin  hüznü birlikte yansır. Bir tatil dönüşünü anlattığı “Rus Ruleti”nde ‘leitmotiv’ gibi tekrarlanır şu sözler: “Yaz bitti”. “Yaz bitti”. “Çare yok. Yaz bitti”.

Yazlar biter, anıları gölgeye dönüşür. Güzel Yazı Defteri’nde dediği gibi: “Gölge kalıcı.”

Tomris Uyar öyküsü, geçmiş yazların gölgesinde kalmış o ân’ları yakalamaya çalışır. Bellek geçmiş ve gün arasında gider gelir. Bu çarpışmadan her zaman ‘gün’ yenik çıkar. Yaşanmış güzel ân’ların ışığı  günün kasvetini daha derinden duyumsatır. “Konuk” öyküsünde örneğin, loş bir kıyıda oturan kadının hüznü, gençliğinde kalmış masmavi bir yaz günü anısıyla daha da belirginleşir. “Son Sanrı”da yaşama duyulan isteksizlik, eski bir yazın pırıltısıyla iyice koyulaşmıştır. “Yaz alacakaranlığı”nda başlayan öykü, ışıltılı bir yaz anısıyla biter: “Sıcak bir yazın son günleri”dir. “Akşam inerken sebzelere serpilen su, yıkanmış taşların buğununa karışı(r). Her yer deniz. Yakında kış gelecek. Oysa yaz dendi mi hep o: Ada’da keskin akasya kokusu, Boğaz’da denizli ılhamur kokusu, arnavut ciğeri, rakı, balık kokusu.” Ama birşeyler değişmiştir. Sadece kendisinde değil, ülkesinde, arkadaşlarında: “Ev hiçbir şey kokmuyor. Ev, yalnızlık demek. Kış demek” artık.  Yazın, paylaşımın, açık havanın yerini, yalnızlık, soğuk ve kapalı mekân almıştır. O güzelim geçmiş yaz, yaşanan kaybın büyüklüğünü derinleştirir.

Bazı öykü kişileri isteseler de bu deneyimi yaşayamazlar. Bir iç hesaplaşma yolculuğunda Halit Akçam örneğin, denizle bu ilişkiyi kaçırmış olmasının boşluğunu duyumsar. “Kente, geçmişin ilk önemli durağından başlamak, onu kıyı kesimlerinden sarmalamak çabası boşa gitmişti. Denizle ilgili anıları yoktu ki. (…) Deniz, yanıbaşından akıp gidiyordu, yaşamasına bir şey katmadan.” (“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”)

Yaz sonu hüznünün en kuvvetli anlatımlarından birini Kuşluk Rakısı”nda buluruz. “Mevsim dönünce” yazlıkçılar adadan aleleacele kaçarken anlatıcı bir çardak altında içmektedir. “Yazı bitirdik”, mırıltısı adayı giderek daha şiddetle saran rüzgâra karışır.

Deniz iyi gelir, yaz da!

 Hüzün ve yaşama sevinci Tomris Uyar öykülerinde, günlüklerinde içiçe yürüyen iki ana damar gibidir. İkisini de saf halde bulamazsınız. İlle de “sevinç” öne geçecekse, dikkat edin, ya güneş parlamaktadır, ya da kıyıdayız. Hiç değilse güneşe, denize benzer birşeyler sarmıştır etrafımızı. Bir tren yolculuğunda bile:

“Suyun içinde sallanır gibi geçirdim geceyi. Dışarda istasyonların sesleri, yol kıyısındaki evlerin ışıkları, sabaha doğru görünüp görünüp kaybolan deniz parçaları… (…) Kimi zaman küçük ayrıntılar birleşip yeni bir tat oluşturuyorlar, daha önce bilmediğiniz bir tat. Mutluluk dedikleri bu kadar mı acaba? Bu kadarsa da yeter.”

Denizin dirilten gücü “Bir Günün Sonunda Arzu” öyküsünün bezgin temizlikçisi Hacer Hanım’ın tek dayanağıdır. Mutsuz evliliğini, yorgunluğunu Dolmabahçe’den inerken unutuverir; “deniz kıyılarında akşamları kolaylayacak soluklar bulu(r)”, eve gitmeden, “ağızdaki pas silinir su kokusunda.”  Canlanır. Günlüğüne de yazmıştır Uyar: “..bütün kahırları, bütün umutsuzlukları birlikte yuta(r)” çünkü deniz.

Otuzların Kadını’ndaki anne için de iş dönüşü, sokağın ucundan denize girmek tek kaçamaktır. “Ölümle ilk karşılaşmayı atlatan birinin birdenbire aklına düşen ayrıntılarla canlanması gibi” dirildiğini hisseder eve dönmeden. Uyar’ın öykülerinde denizin, yumuşatıcı, sağaltıcı, yönüne en çarpıcı örnek “Ayşe Haklı”, öyküsü olsa gerek. Denizde yanyana  yüzmek, boşanmak üzere olan bir çifti bile yaklaştırır bir süreliğine: “gözalabildiğine bir maviliğe doğru açılırlarken, daha kolay bulmuşlardı sözcükleri. Kıyıda, denizden gelen esinti aralarından geçmiş, günlerin tortularını, kırıklıkları, karaları, belirsizlikleri silmişti, giysilerini aynı yöne savurmuştu. Kumlara sereserpe yatmak, kasıkları ve yürekleri güneşe açmak, iyi gelmişti.”

Deniz sıkıntıyı hafiflettiği gibi, yaşamdan alınan tadı da arttır. “Dön Geri Bak” öyküsünde. Mustafa’yla ilk ve son sevişmesinde Nesrin, “Denize doğru doludizgin” koşarcasına mutludur. Her sevinç ânından denize, yaz güneşine pay vermeyi unutmaz Tomris Uyar. Bazen bu, “Gülümsemeyi Unutma” öyküsündeki anlatıcının, başında yıllardır taşıdığı “cam fanusu” kıracak kadar güçlü bir güneştir. “Hep yaz”dır, çünkü:”ya yazbaşı ya yaz sonu.” Kentte “ırmağa açılan yan yollardan yazın deniz kokusu, taze ekmek kokusuna karışarak” yayılmaktadır.

Söylediği gibi, denizle özgürleşmek duygusu arasında kuvvetli bir bağ kurabiliriz Tomris Uyar’ın öykülerinde. Bir de bunu kaçırmış olanlar vardır: Denizin sesini duyamadıkları için yaşamı da ıskalamış olanlar… “Gün Döndü”deki orta yaşlı Nigar, gençliğini düşünürken denizin duymazdan geldiği sesini anımsar. İşte şimdi yine o ses, “gel Nigar, diyor yolun sonu, evin sonu deniz, bir adım daha at… at kendini… at, yola at… hadi at, çek kapıyı sonra koş… koş… koş… yüreğin yatışsın.”  Yine yapamıyor Nigar, ama deniz sokağın ucunda oldukça bir ihtimal hep vardır. “Durup dururken bakarsın bir gün… bir lokantada, deniz üstünde hem, ikindi sıcağında, bira ısmarlamışımdır. Anahtarı da kapının üstünde bırakmışımdır üstelik.. ayıp ama öyle işte.”

“Rus Ruleti”nde emekli Ferhunde Hanım da denizi ve özgürleşmek fırsatını kaçıranlardan. Tatil dönüşü terminalde yorgun beklerken, elinde kış evine taşıdığı bir zakkum kökü, boş geçen yazlarını düşünür. Artık ne anlamı var… “denize bakıp bakıp durduk. Sonra tatil bitti işte. Yaz bitti. Gençler gibi göremedik oraları. Aklımda hiçbirşey kalmadı. Eve bir dönsem.”

Denizin en az yer aldığı “Şahmeran Hikâyesi”nde bile bu ân’ı kaçıranlara bir yazıklanma yükseltir Uyar: “İnsanoğlu, çırpınan bir kayık, bir gemi görür de atlamaz mı içine? Çekip gitmez mi hiç?

 Bir Denizi Paylaşmak

“Denizi paylaşmak” deneyimi Uyar’ın öykülerinde, günlüğünde sık sık yinelenir. Tadı yoğunlaştıran bir paylaşımdır bu… “Ormandaki Ayna” öyküsünün Ece’si geçmişinden sadece böyle eşsiz bir anı saklamıştır: “Sabahın erken saatlerinde, ilk serinlikte, koskocaman bir denizi paylaşan bir kadınla bir erkek arasındaki garip hısımlığı”  tekrar yaşayamamaktan korkan Ece yalnızlığı seçmiştir.  Bazen de tam tersi, bu paylaşım sağlanamadığı için biter ilişkiler. “Dizboyu Papatyalar”da Şermin, denizi aynı biçimde sevemedikleri için Orhan’ı terkeder. Orhan için, “Çanakkale’nin hırçın suyu, Ege’nin göz kamaştıran tuzu, Karadeniz’in yüzeydeki soğuğu, diplerde sarmalayan ılıklığı… hiçbiri önemli değildir” çünkü,  “tek deniz” vardır sözlüğünde, gerisi ayrıntıdır.

Deniz Yağmacıları

Deniz kıyısı, kişilerin yaşama biçimini, iç dünyasını açığa çıkaran bir turnusol kâğıdı gibidir Tomris Uyar’ın öykülerinde: Denizi tanıyarak, bilerek, usulca sevenler, onu gürültüleri, görüntüleri ve artıklarıyla kirletenler.

“Yürekte Bukağı” öyküsünde, bir kıyı otelinde iki genç kadın görürüz. Kadınların konuşmasına anlatıcının iç sesi eşlik ettikçe aralarındaki derin farklar belirir. Çoğunluğu temsil eden küstah ve saldırgan kadınlar karşısında yeniktir anlatıcı. Yüreğini çember gibi saran, soluk alacak yer bırakmayan bu baskı karşısında yaz bile sağaltıcı değildir artık. “Yaz, çekilmiş bir diş gibi yokluğuyla” zonklamaktadır.

Uyar’ın öykülerinde denizi anlayarak, tüketmeden seven kıyı insanları ile her yaz daha çok yayılan turistik tesis müşterileri ve yazlıkçılar arasındaki bu çatışma önemli bir izlektir. Daha ikinci kitabı Ödeşmeler’de karşımıza çıkan çatışmada kimin yenildiğini söylemeye gerek yok. “Çiçeklerle” öyküsünde Barba, soyu giderek tükenen bu kıyı insanlarının çarpıcı bir örneğidir. Elinden alınan dükkanının yanıbaşında lüks bir otel inşaatı yükselirken Barba’nın kenardaki parkta ölmesi yaşanan değişimin çarpıcı bir simgesi gibidir. Kıyıları yavaş yavaş leylakları solduran, deniz görüntüsünü kesen oteller, birörnek yazlıklar, yoz bir müziğin taşkın gürültüsünü kıyılara boca eden tesisler saracaktır. “Limanda” öyküsünde İzzet Bey bu çılgın kalabalıktan umutsuzca kaçmaya çalışır:

Kalabalık, denizi yağmalamaya koşuyor. Özel arabalar doldurmuş kıyıyı. Yolcuların çoğu küçük memur. (…) Botlar, kürekleri, şortlar, deniz yatakları, toplar… üst yanları çıplak erkekler, arabalardan inip denize bakıyorlar: ‘Müthiş yahu!’ diyorlar karılarına ‘Şuraya baksana!’ Bu toprağa yeni ayak basmışcasına şaşkın (…) Karılarının çarçabuk kısalttıkları etekleri görmezden geliyor ev erkekleri (…) Çünkü yaz bu. Gereğince yaşanmalı ki anlatılsın kış boyunca:  tatil köyleri, kampingler, karpuzun en ucuzu nerdeydi, boğma rakıyı nereden getirtmeli…”

Tomris Uyar’ın öykülerini günlükleriyle birlikte okuduğunuzda birçok deneyimin bazı farklarla yazarın da başından geçtiğini görebilirsiniz. Öykülerinde sıkça karşılaştığımız bu görgüsüz kıyı yağmacıları yaz günüklerine de yansımıştır. Hem de yıldan yıla daha acıtıcı, yıldırıcı ayrıntılarla. 1996 Mayıs’ında Şile’de yazılmıştır: “Denizin ve güneşin tadını çıkarmaya çalışmak yetmiyor artık: Kıyıya sabahtan inenlere ikindiciler de katılınca gürültüye ve müziğe karşı düpedüz savaş vermek zorundayız. Konuşmaktan vazgeçtim, gazeteye gözatmak bile olanaksız.” Yüksek sesli arabesk müzik, büfe önünde kalabalıklar:“Yiyecek ve insan eti görmekten içim kalktı.”  Yapılacak tek şey var: “Deli gibi denize koşmak!”

Oysa deniz de bitmiştir.

Deniz bitti!

Bir zamanlar her plajından denize girdiği Marmara’nın, Boğaz’ın artık yüzülmeyecek hale geldiğini görmezden gelerek kavun, karpuz kabukları arasında inatla yüzmüş, kolera tehdidinde bile denizin çağrısına kayıtsız kalmamıştır Tomris Uyar; denizin gerçekten bittiğini, “içinde kıvrık, kaygan siyah lekelerin yüzdüğü koyu bir bulamaca” benzediğini korkuyla farkedinceye kadar.

Peki denizsiz kalmış bir kentte yazın ne yapılır?”

“Denizini Yiteren Kent” adlı yazısından okuyalım:

“Seçenekler çok çeşitli aslında: Burnunuzun dibinde akıp giden denize uzaktan bakabilirsiniz, yüzme havuzu de­nilen toplu küvetlere girebilirsiniz, kilometrelerce yol kat edip eğlenmeyi yaygara koparmak sayan kitlelerle birlikte kapağı attığınız bir yazlıkta, değil bir kitap günlük gazeteyi bile okuyamadığınızı anlayınca ‘Burda ne işim var?’ deyip uslu uslu kente dönebilirsiniz. Soğuk bir duş yaparsınız, olur biter.  Ya da benim gibi yaparsınız: Evdeki bütün camları açıp bütün perdeleri kapatarak yani rüzgârı içeri, güneşi dışarı salarak çalışırsınız. Yaz sözcüğü ikinci an­lamıyla işbaşındadır artık, size yazmanızı buyuruyordur.”

Öyle de olur. Gündökümlerinin sonunda Tomris Uyar’ı denizi yaşamak yerine deniz temalı kitaplar okurken görürüz. Bu yıllarda üniversitede verdiği dersin adı anlamlıdır: “Kıyıdan Açılmak”. Yaz sevinci, deniz tutkusu son öykülerinde nasıl azalmışsa, günlüğünde de denizden yavaş yavaş uzaklaştığını izleyebiliriz Uyar’ın. Kendi deyimiye, “tutkusu depreşince” denizi öykülerinin başkişisi yapan Bilge Karasu’yu okumak gelir aklına, ya da Camus’un  “duyarlı yolcu”yu Oran’da geziye çıkardığı Yaz kitabına başlar.

Deniz Bir İmgedir

 Tomris Uyar’ın öykülerinde yaz, güneş ve deniz görüntülerinin kitaptan kitaba nasıl değiştiğini izlemek de ortaya anlamlı bir sonuç çıkarır:

Genel bir bakışla denebilir ki, ilk kitapların parlak güneşi, diri denizi zamanla  yerini  puslu, soğuk bir denize bırakmış, Füsun Akatlı’nın deyimiyle yazar “kuzeye kaçmış”tır. Öykülerinde toplumsal bağlamı hiç göz ardı etmeyen Uyar’ın güneşindeki soğuma dönemleri, toplumsal ve siyasal dönüşümlere yöneltilmiş bir eleştiri olarak yorumlanabilir. 1979 tarihli Yürekte Bukağı’nın öykülerinde donuk, üşüten bir güneş vardır. Uzak adaların moru, güneşin turuncusu artık çocukların resim defterinde kalmıştır. Çürümüş deniz, üstünde cesetler sürüyüp götürür.

Gecegezen Kızlar (1983) ve Sekizinci Günah (1990)’ta deniz ve güneş trajik bir durumun imgesine dönüşmüştür. “Gecegezen Kızlar” öyküsünde mavi-uç’un soylu insanlarını, kokuşmuş sarı kentten kaçırıp diplere ileten mitolojik bir hayvandır deniz. “Geriye Kalan Günlerimizin İlki”nde gerilim atmosferini besleyen bir ses; “Sonuncu Belki”de sıkıdüzen bir evliliğe hapsolmuş kadının bilinçaltı; “Mavikan Kokusu”nda grotesk bir gardiyan… Son öykü toplamı Aramızdaki Şey (1997)’de ise deniz, yaz ve güneş ne doğal hali, ne imgesiyle görülür. Mavi yerini tamamen “kırmızı”ya bırakmıştır. Umut yerine yokoluş!

Ölümünden bir yıl önce yayımlanan son kitabı Güzel Yazı Defteri (2002)’nde okuru bir sonbahar denizi beklemektedir. Kitaptaki fotoğrafların da gösterdiği gibi, tükenmiş bir yaz:   kırık iskele merdiveni… yosun tutmuş sandal…  eskimiş bir palet teki.

Tomris Uyar, “mavi-uç”tadır.

 

Kaynak:

Tomris Uyar: “Konuk”,  “Bir Günün Sonunda Arzu”,  “Gün Döndü” (İpek ve Bakır, 1971); “Çiçeklerle” “Dön Geri Bak” “Şahmeran Hikâyesi” (Ödeşmeler, 1973); “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü” “Dizboyu Papatyalar” “Limanda” (Dizboyu Papatyalar, 1975); “Ayşe Haklı” “Yürekte Bukağı” (Yürekte Bukağı,1979); “Rus Ruleti” “Kuşluk Rakısı” (Yaz Düşleri, Düş Kışları,1981); “Sonuncu Belki” “Ormandaki Ayna” “Geriye Kalan Günlerimizin İlki” “Gecegezen Kızlar” (Gecegezen Kızlar, 1983); “Gülümsemeyi Unutma”, “Son Sanrı” “Kalenin Bedenleri” (Yaza Yolculuk,1986); Sekizinci Günah, 1990; Otuzların Kadını,1992; Aramızdaki Şey, 1997; Güzel Yazı Defteri, 2002. (Metindeki alıntılar kitapların YKY baskısından yapılmıştır.)

 

Kitap-lık, sayı 130, Eylül 2009, s. 66-72

25. Yılında Kara Kitap’ı (Yeniden) Okumak için 25 Neden

kara kitap

Kara Kitap yayımlandığında doğanlar şimdi  yirmi beş yaşındalar. O günlerde genç olanlar ise orta yaşı geçti, geçiyor. Yirmi beşinci yılı için yapılan özel baskı Kara Kitap’ı ilk defa okuyacak gençler için de,  nicedir okunacaklar listesinde bekletenler için de güzel bir fırsat yarattı. Ama asıl tadı “yeniden” okuyanlar çıkaracak. Çünkü Kara Kitap tek okumayla üzerinden geçip gidebileceğiniz bir roman değil. Bir çiçek dürbününü her sallayışta yeni şekillere bürünmesi gibi Kara Kitap da her okumada yeni hayaller, düşünceler açıyor önümüze. Bu romanı hem bir an önce okumak, hem de dönem dönem yeniden okumak gerek. Size bunun için en az yirmi beş neden sıralayabilirim:

1

Edebiyatımızda pek az roman tekrar okunacak güçte ve zenginliktedir. Bu tür kitaplar hakkında konuşurken “ilk okuduğumda…” diye kurulur cümleler, çünkü aradan bir süre geçtikten sonra yeniden okuma isteği uyandırırlar, tüketilemezler. Bunlara zaten “klasik” diyoruz. Kara Kitap Türk edebiyatının klasiğidir ve Calvino’nun da dediği gibi klasikler, insanların, hiçbir zaman ‘okuyorum’ demedikleri, genellikle ‘yeniden okuyorum’ dedikleri kitaplardır.” Kara Kitap’ı  yeniden okumaya zaten ilk okumanın sonunda karar vermişsinizdir.

2

Kara Kitap’ın parçalı yapısı sadece yeni okumalar için değil “seçilmiş” okumalar için de elverişlidir. Bir senfonide daha çok sevdiğiniz bölümünü tek başına dinleyebilmeniz gibi, Kara Kitap’ı da tadı damağınızda kalan bir bölümünden okuyabilirsiniz. Bir gün “Boğazın Suları Çekildiği Zaman”da dolaşmak için, bir başka gün Bedii Usta’nın mankenler galerisini gezmek için alabilirsiniz elinize. Bu defa önemli olan romanı kavrama çabası değil, kelimelerin zihninizde yarattığı büyüleyici resmi tekrar seyretme isteğidir.

3

Kara Kitap okurunu kendine hapsetmez, aksine başka okumalara yönlendirir. Öncelikle Doğu’nun büyük kültürüne açar. Şart değildir ama Kara Kitap’tan daha yoğun tad alabilmeniz için örneğin Hüsn ü Aşk’ı, Mantıku’t-tayr’ı da okumanız, Binbir Gece Masalları ve Muhayyelat’ı da elden geçirmeniz iyi olur. Bu demektir ki, bu kitaplarla kuracağınız her okuma deneyimi dönüp dolaşıp yolunuzu yeniden Kara Kitap’a getirecek, okumanızı tazeleyecektir.

4

Bu anlamda Kara Kitap, Türk romanının eve dönüşüdür. Benim çok önemsediğim bir yönü de budur. Kendisini Muhayyelat yazarı Aziz Efendi’nin torunu olarak gören Orhan Pamuk, çağdaş romanı Türkçenin yüzlerce yıllık hikâye geleneğine büyük bir ustalıkla bağlar. Kara Kitap’tan sonra romancılar dededen kalma sandığı karıştırmaya daha büyük bir cesaret gösterdiler. Bu dönüştürücü gücü bile Kara Kitap’ı edebiyatımızın en önemli romanlarından biri yapmaya yeter. Kitabını, New York’ta bir üniversite kütüphanesinde Mesnevi’yi, Hüsn ü Aşk’ı ve benzerlerini okurken kurgulayan Pamuk, kendisinden yaklaşık yüz yıl önce Paris kütüphanelerinde divan şiirini keşfeden Yahya Kemal gibi geleneksel hikâyeyi keşfetmiş ve yine onun şiire yaptığı gibi bu kaynağı yenileyerek Türk romanında bir dönem başlatmıştır.

5

Kara Kitap, hikâyeye övgüdür. Namık Kemal ve Ahmet Midhatların pozitivist Batı romanını yerleştirmek için anlatı dünyasından söküp atmak istedikleri geleneksel hikâyeye itibarını iade eden ilk “edebi metin”dir. Gerçekçi ve öğretici olmaya şartlanmış romancıların güdümündeki okur için büyülü bir bahçeye çıkmak gibidir. İçinden atamadığı olağanüstü hikâye dinleme ihtiyacını “yüksek edebiyat” içinde rahatça giderebilen okur, suçluluk duygusundan da arınır böylece. Bunun içindir ki sonunu bildiğimiz halde tekrarlatmaktan bıkmadığımız çocukluk masalları gibi, satır satır bildiğimiz Kara Kitap’ı da okumaktan bıkmayız.

6

Kara Kitap çıktığı günlerde yazarı sık sık okumak ile panayır ve eğlence kelimeleri arasında ilişki kurmuş olabilir ama çok da kulak asmamak gerek söylediklerine. Uzun okuma yolculuğunun sonunda sadece iyi edebiyatın hazzıyla dolmayacak, aynı zamanda  yaşadığınız topluma ve kendinize dair nice durum üzerine düşüncelere  dalacaksınız. Kara Kitap’ı okumak, hayata dair sorular uyandıran bir sürece katılmaktır. Pamuk’un bütün kitaplarında ama öncelikle Kara Kitap’ta kurcaladığı  konular arasında, Doğu Batı  kültürlerinin bir karmaşa içinde gündelik hayatımıza yansıması da vardır.  Bu tür sorunlar çağlar içinde bizimle birlikte yol aldıkça, Kara Kitap da yeniden okunabilme potansiyelini koruyacaktır.

7

Kara Kitap, okurunu sadece Doğu’nun değil dünya kültürünün büyük anlatıları arasında da dolaştırır. Attar’dan Dostoyevski’ye, Şeyh Galib’den Dante’ye kadar  dünyanın “edebiyat” denilen ortak bir coğrafyası olduğunu hatırlatan Kara Kitap’ı bu özel coğrafyanın defalarca dolaşabileceğiniz zenginlikteki bir ülkesi gibi de düşünebilirsiniz.

8

Kara Kitap için kullanılabilecek bir niteleme de “büyük roman”dır. Büyük roman dediğimde, yazıldığı edebiyatta romanı dönüştüren, ele aldığı konuya yeni bir boyut kazandıran, ait olduğu dilin anlatım olanaklarını geliştiren, yararlandığı kültürel kaynakları yeni bir işleyişle güncelleyen,  farklı dillerin edebi metinleriyle konuşan, çok katmanlı kitapları düşünüyorum. Bu romanlar aynı zamanda yazarın edebiyatçı kimliğinin de damgası olurlar. Bana göre Huzur ve Tutunamayanlar’dan sonra Kara Kitap  da Türkçenin daima başucunda duracak “büyük roman”larından biridir.

9

Kara Kitap, anlattığı ile anlatma biçimi arasındaki eşsiz uyumla da ayrı bir okuma tadı verir. Pamuk’un paramparça, grotesk ve karanlık bir dünyada çıkış yolu arayan bireyi anlatırken kurduğu parçalı yapı, dolambaçlı dil ve kapalı atmosfer göz kamaştırıcıdır. Geçmişle güncelin arasına sıkışmış İstanbul sokaklarını arşınlayan Galib’in yaşadığı kültürel kimlik ve varoluşsal anlam sorunları aslında tam da Türkiye’nin ruhunu yansıtmaktadır. İçerik, dil ve kurgudaki bu çarpıcı bütünleşmeleri zevkle tatmak için dahi kitap tekrar tekrar okunabilir.

10

Kara Kitap’ın çok katmanlı yapısı tek okumayla ele geçirilemeyecek kadar zengindir. En dikkatli okurlar bile kışkırtıcı bir kazı alanı gibi önünde duran metni yeniden dolaşma ihtiyacı duyarlar. Bu defa suları çekilmiş Boğaz’ın dibindeki balçıkta yürürcesine dikkatle yol alınmalıdır. Zamanın adeta fantastik bir dizilişle yan yana getirdiği değerli, bayağı, eski, yeni yığın yığın nesnenin arasındaki bağları nasıl ustaca gösteriyorsa yazar, okur da romandaki bütün unsurların birbiriyle ilişkisini aynı dikkatle görebilmeli, yorumlayabilmelidir. Bu da ancak yazma sürecinde metni defalarca kurup bozan yazar gibi, okurun da  gözünü Kara Kitap üzerinden defalarca geçirerek edineceği bir okuma ustalığı gerektirir.

11

Bütün büyük romanlar böyledir ama, Kara Kitap’ın iyi okuru yazara dönüştüren gücü üzerinde de ayrıca durmak gerekir. Okumanın yazmak kadar ciddi bir eylem olduğunu ve güçlü yazarların ancak büyük okurlardan çıkabileceğini kanıtlayan Kara Kitap’ı okuduktan sonra kaleme sarılan yazarlar, ilerisi için iyi bir araştırma konusudur. Kara Kitap bu yönüyle bir yaratıcı yazarlık kursuna benzer ve iyi yazmak için, iyi kitapları tekrar tekrar okumak gerektiğini söyleyenlerin her zaman liste başında yer alacaktır.

12

Kara Kitap, okuruna zevk verir, düşündürür, yetiştirir ama sevecen bir metin değildir hiç, adı gibi karanlıktır. Metnin merkezini hemen kavramaya hevesli okuru oynak ve akışkan yapısıyla tedirgin edebilir. Bir kısım okur ise civa gibi başka tarafa kaydıkça kendisini de peşinden sürükleyen bu belirsizliğin ardında sürüklenmekten keyif  duyacaktır. Bu anlamda Kara Kitap okurunu klasik bir sona ulaştırmaz, kurduğu labirentten çıkarmaz ama daha değerli bir kazanç sağlar sonunda. Okur, Mantıku’t-tayr’ın kuşları gibi onca gayreti boşuna göstermemiş olduğunu anlar. Kısacası Kara Kitap, menzili olmadığını bildiğiniz halde tekrar çıkmaya can atacağınız maceralı bir yolculuğa benzer.

13

Buna göre (ve bana göre) Kara Kitap’ın okuruna hayatla ilgili fısıldadığı en etkileyici cümle romanın sonundadır: Tek teselli yazıdır. Orhan Pamuk, yazarak o teselliye ne kadar yaklaşmışsa biz de okuyarak onunla aynı çizgiye çıkar, bize sunduğu teselliden payımızı alırız. Sadece bu teselli payı bile Kara Kitap’ı tekrar okutacak güçtedir. Hayat kafanızı karıştığında bir köşeye çekilip neyse ki iyi kitaplar var, yazı var, edebiyat var demek için de yeniden okunabilir Kara Kitap.

14

Bu madde biraz “seçmeci” olacak ama, doğrusu da budur: Kara Kitap’ı en çok İstanbul tutkunları sevmiştir, sevecektir. Merkezine bir şehri yerleştiren romanların sayılı iyi örneklerindendir Kara Kitap. Şehirle romanın yapısı arasındaki benzerlik ise hayranlık verir. İstanbul’un dolambaçlı, sürprizli, nerede çıkmaza dönüşeceği, nerede birden bire ana yola bağlanacağı bilinmeyen ara yollarında dolaşır gibi okursunuz kitabı. Okumak bir yürüyüşe dönüşür Kara Kitap’ta. Her şeye rağmen büyüleyici İstanbul’u  arşınlamaktan nasıl bıkmazsak, kimi yerde İstanbul gibi zorlayıcı bir metne dönüşen Kara Kitap’ı da tekrar tekrar okumaktan bıkmayız.

15

Söz konusu İstanbul ise, Kara Kitap’ı yeniden okumak için bir başka önemli neden Pamuk’un şehirle kurduğu ilişkiyi anlattığı kitabı olacaktır. Kara Kitap’tan sonra yayımlanan İstanbul/Hatıralar ve Şehir’de Pamuk, İstanbul’un kişiliğinde ve edebiyatındaki etkisini uzun uzun anlatır.  Bu demektir ki Kara Kitap, bu kitapla arasındaki bağları keşfetmek için de ayrıca okunmalıdır.

16

Ve bu ikili etkileşim, doğrudan doğruya Huzur ile Beş Şehir arasındaki ilişkiyi düşündürüyor bana. Kara Kitap bağlamında Tanpınar ve Pamuk’un anlattığı İstanbulları karşılaştırmak da çoğu edebiyat tutkununun aslında tadını çoktan çıkardığı bir başka okuma deneyimi olacaktır.

17

Tanpınar demişken listeye bu konuda iki madde daha eklemek isterim, çünkü bana göre Pamuk’un Tanpınar’la nasıl konuştuğunun izini sürebilmek için Kara Kitap’ın kilit metni saydığım “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” adlı köşe yazısı ile Tanpınar’ın “Lodosa Sise ve Lüfere Dair” adlı gazete yazısını karşılıklı okumak gerek. Türkçede Boğaz için yazılmış en etkileyici metinlerden olan bu iki yazıda Tanpınar’ın renkli, aydınlık Boğaz’ı  Pamuk’un kaleminde ışıkları söndürülmüş,  suyu çekilmiş bir çamur yığınına dönüşür. Bizi bir aynanın sırlı yüzü ile karanlık arka yüzeyi arasında bırakan bu iki metin, yazarların benzer ve farklı yönlerini yorumlamak için çok verimli bir fırsat yaratır.

18

Kara Kitap’ı Huzur’la birlikte yeniden okuma isteği uyandıran  bir başka tema, aynı şekilde bir zıtlık ilişkisine dayanır. Öyle sanıyorum ki birbirinden bu kadar farklı söyleyişlerle bu kadar derinden konuşan iki roman daha yoktur Türkçe’de. Pamuk, Kara Kitap’ta Tanpınar’ın İstanbul’unu kendi çağına, diline, edebiyat anlayışına büyük bir özgünlükle çevirmiştir. Mümtaz’la Galib arasındaki benzerlik ile Hüsn ü Aşk’ı kullanma yöntemleri bile başlıbaşına bir inceleme konusu olacak kadar önemlidir. Ama asıl dikkate değer olan, Kara Kitap’ın Mümtaz’daki bütünlük ve saflık arayışına kapkara bir cevap vermesidir. Kara Kitap, kişinin ne yaparsa yapsın tamlığa ve saflığa kavuşamayacağını söyler. Huzur’un sonunda Mümtaz’ın bir kabus gibi farkettiği, hayatın paramparça ve karmaşık bir süreç olduğu gerçeği Kara Kitap’ta gelip tam kalbine yerleşir Galib’in.

19

Kara Kitap’ı yeniden okumanız için bir neden de edebiyat sosyolojisiyle ilgilidir. Türk edebiyatında pek az roman edebiyat çevrelerini birbirine katacak kadar geniş çaplı bir tartışmanın konusu olmuştur. Bu tartışma metinlerinden ayrı bir kitap yayımlandığını da düşünürsek, Kara Kitap’a kayıtsız kalmak imkansızlaşır. Romanı bir defa kendiniz için okuduysanız, bir defa da hakkındaki eleştirileri yeniden gözden geçirmek için okumalısınız demektir.

20

Kara Kitap tartışmalarının önemli bir ekseni postmodernizmdir. Yazarı ister kabul etsin, ister çoğunlukla yaptığı gibi reddedsin, Kara Kitap, çağın etkin edebiyat kuramı Postmodernizmin içinden yazılmıştır ve bu kuramı Türkçede örnekleyen en yetkin romanlardan biridir. Üstelik kitapta “Borges’in, Calvino’nun, Amerikan postmodernizminin de etkisi”  olduğunu bizzat yazarın kendisi söyler. Kara Kitap’ı postmodern tekniklerin nasıl kullanıldığını usta işi bir örnek üzerinden görmek için de  tekrar elinize alabilirsiniz.

21

Bir dilde bu tür romanlar ancak birkaç tane yazılabilir desem abartmış olmam sanırım. Yazarı dahi Kara Kitap’ı nasıl kaleme aldığına şaşırır bazen. “Belki de kitabın başarısının sırrı da bu. Kitabı yazarken ne yaptığım bana da karanlıktı. Hâlâ da öyle” diyor Pamuk. Hiç kuşkusuz Türk edebiyatının  ağır yazarlarından /tezli romanlarından sıkılmış okuru için Kara Kitap’ı  çekici kılan noktalardan biri de Pamuk’un kitabıyla kurduğu bu ilişki biçimi olsa gerektir.

22

Kara Kitap, Pamuk külliyatının “kara kutu”sudur, bizzat yazarının “kendi sesimi bulduğum romanım” dediği kitaptır. Kara Kitap’ı bütün romanlarını birbirine bağlayan ‘kilit taşı’na da benzetebiliriz. Her büyük romanıcının kendisini temsil eden sesini, üslubunu, dünyasını yansıtan böyle tipik bir romanı vardır. Pamuk ilk romanından itibaren dokuz roman boyunca aynı temaları çoğaltarak, derinleştirerek yazmaktadır ve Kara Kitap giderek genişleyen bu yapının temel direğidir. Demem o ki, Orhan Pamuk okudum diyebilmek için, başka ne okumuş olursanız olun, Kara Kitap’ı mutlaka ve hatta yeniden okumalısınız. Daha doğrusu her yeni Orhan Pamuk kitabında dönüp tekrar Kara Kitap’a da bakmalısınız.

23

Sadece romanları değil, Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabını da daha iyi anlamak için tekrar okunabilir Kara Kitap. Yazarın roman türünde neyi neden nasıl yaptığını açık seçik gösteren bu metnin kılavuzluğunda Kara Kitap biraz daha aydınlanacaktır. Saf ve Düşünceli Romancı’da bizi mutfağına sokan Pamuk, özellikle romanlarla teorik açıdan ilgilenenlerin Kara Kitap’dan alacağı zevki ikiye katlayacaktır.

24

Kara Kitap’ı yeniden okumanız için çok keyifli bir neden daha var: Darmin Hadzibegoviç’in hazırladığı Kara Kitap’ın Sırları. Neleri kaçırdığınızı, nelerin farkına vararak, tadını çıkara çıkara okuduğunuzu görmek için önce Kara Kitab’ın Sırları’nı ardından Kara Kitap’ı yeniden okumak gerekir. Tıpkı DVD’lerdeki “film arkası”nın filmi yeniden izleme isteği uyandırması gibi, romanın nasıl oluştuğunu anlatan bu çalışma da okuru yeniden Kara Kitap’a döndürecek ilginç bilgilerle doludur.

25

Kara Kitap’ı okumak veya “yeniden okumak” için belki de en temel neden, Orhan Pamuk’a niçin Nobel ödülü verildiğini anlamak olacaktır. Ödül gerekçesi sanki sadece Kara Kitap düşünülerek kurulmuş gibidir. “Şehrin melankolik ruhunun izlerini sürerken birbirleriyle çatışan ve içiçe geçen kültürlerin yeni simgelerini bulmuştur” cümlesinin Pamuk külliyatındaki tam karşılığı Kara Kitap’tır. Romanı benim gibi çok sevebilir ya da sadece beğenebilirsiniz ama her insaflı okur, Kara Kitap’ı elinden bıraktıktan sonra Pamuk’a gelişigüzel yöneltilen eleştirilerin önünde taş gibi bir metnin durduğunu ve edebiyat dışı ölçütlerle bu gerçeğin değiştirilemeyeceğini  görecektir.

  Cumhuriyet Kitap, 22 Mayıs 2015